Çocukluğumuzda Western filmlerinde Kızılderilileri “kötü adam” olarak tanıdık; oysa gerçek hikâye Wounded Knee’ye varan bir soykırımın hikâyesiydi. Egemen uygarlık, asimile ettiği toplulukları ya acımasız dayakla ya da nazik boğulmayla eritti: biri açık şiddet ve hapis, diğeri ülkeyi terk etmeye zorlama ve köklerden kopma. Fethullah Gülen’in Kırık Testi metaforu tam da bunu anlatıyor: Testi parçalanmış olsa da içindeki su yok olmadı; dünyanın dört bir yanına dağılan gönüllüler o idealleri yanlarında taşıyor ve yaşatmaya devam ediyor. Yıkımın domino etkisi uzak bir yerden başlayıp bir gün hepimizin dizlerinin dibine kadar ulaşabilir.
İLHAN YILDIRIM | YORUM
“Altın, lanetlenmiş bir maden. Adı tarihin bütün cinayetlerine karışmış, pıhtılaşmış kan, insan kanı. Cam güzel, çünkü kirli mazisi yok. Cam güzel çünkü kalbi var, kırılıverir.” Cemil Meriç
1980’ler… Ortaokul yıllarımda, çizgi romanlarda ve pazar günleri izlediğimiz Western filmlerinde gördüğüm Kızılderililer, garip sesler çıkaran, beyaz insanların posta arabalarına saldıran, insanları öldüren ve eşyalarını yağmalayan kötü adamlar olarak tasvir edilirdi. Apaçileri ve Komançileri, filmlerde Kızılderililerin en korkulan kabileleri olarak hatırlardık.
John Wayne ve Gary Cooper ise dürüst şerifler veya kahraman silahşörler olarak karşımıza çıkardı. Bunların etkisiyle çocukluğumuzda kovboyculuk ve Kızılderilicilik oynarken kovboy olmayı isterdik.
Fakat zamanla bu paradigma değişmeye başladı. Little Big Man (1970) Western türünün mitini mizahi bir yaklaşımla yıkan ilk filmlerdendi. Dances with Wolves (1990) Kızılderilileri vahşi olarak gören, Yerli kültürünü eşit ve farklı bir kültür olarak anlayan ve empati kuran yeni bir bakış açısı getirdi.
Last Samuray’da 2023, Amerikan İç Savaşı’nın ardından Kızılderililere karşı yürütülen savaşlarda görev alan Nathan Algren, yaşadığı katliamların vicdan azabıyla günlerini aşırı alkol tüketerek geçiriyordu.
Smoke Signals (1998) ile Yerliler kamerayı tersine çevirdiler ve artık kendi hikayelerini kendileri anlatmaya başladılar. Bu film, Kızılderili tarafından yönetilen ve yazılan ilk filmdi. Yerliler bu filmin senaryosunu, yönetmenliğini ve yapımını üstlendikleri gibi, filmin anlatısını da kontrol ettiler.
Kuşkusuz, öne çıkarılan Western filmlerinin hiçbiri Smoke Signals filmin anlatısına yaklaşamadı. Diğerleri Yerlilerin yerinin değiştirilmesi ya da asimile edilmesi veya direnenlerin yok edilmesi yoluyla çözüme ulaşan benzer bir anlatı yapısına dayanır. Smoke Signals Yerlileri olumlu bir şekilde yansıttıkları için çığır açıcı kabul edilen 1990’ların diğer filmlerden ayrışır.
Sherman Alexie tarafından yazılan ve Cheyenne-Arapaho kökenli Chris Eyre tarafından yönetilen Smoke Signals, rezervasyon dışında kendi kültürel miraslarını keşfeden babasız iki gencin hikayesidir. Bu filmde ideal Kızılderili ne sürgünle ne de yok edilmeyle yüzleşir. Zira o hem rezervasyonun hem de Batı merkezli dünyanın meydana getirdiği cehennemi bir yuvaya dönüştürmeyi başarır. Senaristine göre film, biri benliğe, diğeri ise hem dosta hem de kayıp bir babaya odaklanan iki değeri bir araya getirir.
Filmdeki kayıp baba aynı zamanda gerçeğin anahtarı olan kendi gelenekleri ve kültürleri olarak da anlaşılabilir. Filmin en sevilen repliği ise şudur: “Kızılderililerden daha acınası tek şey, televizyonda Kızılderilileri izleyen Kızılderililerdir.”
Vahşi Batı’nın son perdesi Wounded Knee’de (Yaralı Diz’de) gerçekleşti. Dee Brown tarafından 1970’lerde yayımlanan Bury my heart at Wounded Knee, Amerika’nın Batı’ya doğru genişlemesini Yerlilerin üzerinden ele alan nitelikli bir eserdi.
19. yüzyılın sonlarında, Amerikan hükümeti Kızılderilileri, altın madeni aramaları nedeniyle nüfusun hızla arttığı Batı Amerika’ya yerleştirme ve toprakları beyaz yerleşimcilere açma politikasını uygulamaya koydu. Özellikle 1870’lerde Black Hills’te altın bulunması, Lakotalarla Amerikan hükümeti arasındaki gerilimi derinleştirdi ve Büyük Sioux Savaşı’na giden süreci hızlandırdı.
Yerliler, kadınları ve çocukları korumak ve halkının geleceğini güvence altına almak için zaman zaman beyazlarla anlaşma yapmak zorunda kaldılar. Fakat kendilerine verilen sözler defalarca bozuldu.
Sonuç olarak, Kızılderililer rezervasyonlara sürüldüler. 1890 kışında, 29 Aralık günü Wounded Knee’de yüzlerce Lakota —erkek, kadın ve çocuk — öldürüldü. Katliamın ardından başlayan şiddetli kar fırtınasında Şef Big Foot ile kabile üyelerinin cesetleri soğuktan donarak korkunç bir görünüm sergiledi. Wounded Knee, Kızılderililere karşı yürütülen savaşların son büyük silahlı çatışması olarak kabul edilir.
Küçük Kuzgun, Kızıl Bulut, Kanca Burun, Oturan Boğa, Kara Kazan… Bu isimler; Wounded Knee’ye varan o vahşi süreçte halklarının varlığı için direnen ve yaşamlarının kimliği, daha ilk çığlığıyla kendilerine verilen isimle şekil almaya başlayan saf ruhlardı. Bunlar beyaz adamların bitmek bilmeyen açgözlülüğünün yol açtığı savaş ve katliamlardan kabilelerini kurtarmak için mücadele eden Yerli halklardı.
Toprağın, suyun ve rüzgârın çocuklarıydı. Çiçeklerdeki ve otlardaki şifayı keşfetmişlerdi. Tüm canlı varlıklara karşı derin bir yakınlık hissediyor ve her şeyin canlı olduğuna inanıyorlardı. Sadece insanların ve hayvanların değil; suyun, taşın ve toprağın da…
Yeryüzünün kaynaklarını sırf “konfor uğruna” tüketip kirletmek yerine, toprağın sunduğu nimetleri “sevgi uğruna” özenle koruyup değerlendiriyorlar, eşyaya üçüncü şahıs yerine ikinci şahıs “sen” ile hitap ediyorlardı. Yalnızca hayatta kalmak için bir bizonu öldürdüklerinde yas tutuyor ve onları Var Eden’e şükranlarını sunuyorlardı.
Egemen uygarlık tarafından asimile edilen topluluklar, çoğu zaman iz bırakmadan kaybolmazlar. Bury my heart at Wounded Knee’ye filminde Charles Eastman’a söylendiği gibi: “Asimilasyon, Charles; ya da yok oluş. Asıl mesele bu sürecin nasıl gerçekleştiğidir: Acımasız dayakla mı yoksa nazik bir boğulmayla mı?”
Acımasız dayak, bir kültürün veya topluluğun açık şiddet, baskı, hapis, zorla susturma, kurumlarının kapatılması, mallarına el konulması gibi yöntemlerle dağıtılmasıdır. Nazik boğulma ise, insanların ülkelerini terk etmek zorunda kalması, birbirinden ve kurumlarından kopması, dil ve kültürel çevrenin zamanla zayıflaması ve yeni nesillerin köklerinden tamamen uzaklaşarak egemen kültürün içinde erimesidir.
Öngörülemeyen ve değişimlerle dolu bir dünya. Tek bir ilkeye kıymetli mücevhermiş gibi tutunarak yaşamak zor. Çoğulcu toplum terimi günlük dilin bir parçası haline geliyor ve çeşitliliğin kabulü epeydir ilişkilerin temel paradigması olarak yerleşmiş durumda. Değer verdiğimiz erdemleri kaybediyormuş gibi hissetmek üzücü. Ancak dünya böyle ilerliyor. (!)
Smoke Signals bütün bunlara karşı dostluk ve ritüellerden başka alternatif görmüyor.
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin kitap serisinin ve sohbetlerinin ana adı Kırık Testi’dir. Bu isim başlı başına bir paradigmadır. Testi de topraktan ve cam gibi narin, kırılgan maddelerden yapılır. Hocaefendi bu metaforla, insanın ve ortaya koyduğu şeylerin mükemmel olmadığını, kırılmaya ve hasar almaya açık olduğuna inanır. Hareketin maruz kaldığı ağır tasfiye, hapisler, baskılar ve sürgünler testinin parçalanması olarak da yorumlanabilir. Testi parçalanmış ama içindeki su yani ideal yok olmamıştır.
Sene 2021…
Eşimle birlikte Kızılderili çocukların isimsiz mezarlığının bulunduğu yere gidiyoruz. Gökyüzüne giden yıldızlar gibi çocukların ruhları için dua ediyoruz. Ayrılmak zorunda kaldığımız vatanımızda, bebeğiyle birlikte tutsak olan annelere dua ettiğimiz gibi.
Kim diyebilir ki, yıkımın domino etkisi uzak bir yerden başlayıp bir gün dizlerimin dibine kadar ulaşmayacak?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































