Bundestag kürsüsünde AfD’nin iki eş başkanından biri ve partinin bugünkü en görünür yüzü olan Alice Weidel ucuz Rus gazı istedi; aynı günlerde Rus büyükelçisi Köln’de “sabrımız sınırsız değil!” dedi. Bu iki olay arasında bir koordinasyon aramaya gerek yok belki ancak yapısal bir ortak paydanın olduğunu da bilmek lazım.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Sevgili dostlar geride bıraktığımız 6 yazıda hep Almanya’nın içinden baktık. Doğu’nun yarasına, Batı’nın çatırdayan sözleşmesine, işlemeyen devlete, algoritmaya, yangın duvarına. Ama bir hastalığın teşhisi için hastanın tek başına incelenmesi yetmez. Aynı semptom aynı anda 30 komşuda birden görülüyorsa, artık istisna bir vaka değil, bir salgın konuşuyoruz demektir.
Bu yazıda ölçeği biraz daha büyüteceğiz. Ama önce, geçen hafta Almanya’da yaşanan ve yan yana konduğunda her şeyi anlatan iki sahneye bakmamız bize daha berrak bir fikir verebilir.
Birinci sahnemiz Bundestag kürsüsünde…
Saksonya-Anhalt seçiminden birkaç gün sonra, bütçe görüşmelerinde Alice Weidel kürsüye çıktı ve konuşmasına şu cümleyle başladı: “Seçmen kararını açıkladı, siyah-kırmızı bitti.”
Hani bu tür konuşmalardan asla hazzetmem lakin Weidel’in konuşmasının ekonomi kısmına baktığımızda çünkü bu serinin dördüncü yazısında kurduğumuz tezin, tam da o tezin nesnesi tarafından yapılmış bir teyidi gibi olduğunu görüyoruz.
Weidel şu tabloyu çizdi: Almanya her ay sanayide 12 bin iş kaybediyor. Geçen yıl 190 bin işletme kapandı. Her 3 KOBİ’den (Mittelständler) biri yurtdışına taşınmayı planlıyor. İşsiz sayısı yeniden 3 milyonun üzerine çıktı. Perakende ciroları pandemi kapanmaları seviyesine geriledi. BASF’ın Ludwigshafen tesisinde çalışan sayısı 30 binin altına düştü — yani 1954’teki kadar — ve orada her ay 300 kişi işini kaybediyor. Volkswagen’de 50 bin kadro listede, 4 fabrika kapanma sırasında.
Sonra da konuşmanın en can alıcı cümlesini kurdu, üstelik doğrudan SPD sıralarına dönerek: “Eski işçi partisinin eski seçmenleri artık bizim seçmenlerimiz.”
Bu cümleyi bir siyasetçinin kendini övmesi olarak okumamak lazım. Bir tespit bu; Avrupa siyasetinin son yarım yüzyıldaki büyük yer değişiminin, bizzat kazananı tarafından yapılmış tescili. Dikkatli okur hatırlayacaktır dördüncü yazımızda “Alman siyasetinin en sessiz devrimi” demiştik. Meğer devrim sessiz olmaktan çoktan çıkmış!
Konuşmanın göç bölümünde ise bambaşka bir dil devreye girdi. Kolombiya’dan sonra dünyada en çok mülteci barındıran ülke olmak, yılda 750’yi aşan toplu tecavüz, bir milyonu aşan reddedilmiş sığınmacı, sosyal yardım alanların dörtte üçünün yabancı veya göç kökenli olduğu iddiası.
Burada bir parantez açmak gerekiyor. Bu rakamların bir kısmı tartışmalı elbette, bir kısmı bağlamından koparılmış, bir kısmı ise farklı tanımlarla çok farklı sonuçlar veren istatistiklerden seçilmiş. Teyit tartışması başlı başına bir yazı konusu. Ama bu serinin beşinci yazısında anlattığımız mekanizmayı hatırlayın: Mesele artık doğrulama değil. Bir rakamın yanlış olduğunu ispatlamak, o rakamın uyandırdığı duyguyu ortadan kaldırmıyor. Sekizinci yazıda bu meseleye, Almanya’nın en deneyimli siyasetçisinin ağzından geri döneceğiz.
Ve aynı konuşmanın sonuna doğru 3 cümle geldi ki bu yazımızın asıl konusu bunlar: Ukrayna savaşında ABD’nin barış çabası desteklenmeli, Nord Stream boru hatlarının sağlam kalan kolları yeniden devreye alınmalı, Alman ekonomisi için ucuz Rus doğalgazı gerekli.
İkinci sahneye geçelim, Köln’de bir röportajdayız…
Aynı günlerde Rusya’nın Berlin Büyükelçisi Sergey Neçayev, Köln’de bir podcast programına konuk oldu. Neçayev 30 yıla yakın Almanya tecrübesi olan, Almanca eğitim almış, ülkeyi çok iyi tanıyan bir diplomat.
Büyükelçi Leipzig’deki drone olayı sebebiyle Dışişleri’ne çağrıldı. Bunu Rusya’ya yönelik saf bir provokasyon olarak nitelendirdi ve ortada delil bulunmadığını söyledi. Ardından açıklanan yaptırımlarla Rusya’nın Almanya’daki beş başkonsolosluğunun tamamı ve Berlin’deki Rus Bilim ve Kültür Evi kapatılıyor; personelin bir kısmına iki haftadan az süre tanınmış. “Savaş sonrası tarihte böylesi hiç olmadı” dedi ve ekledi: “Bu hamle karşılıksız kalmayacak.”
Ardından uzun bir nostalji bölümü geldi. 2013’te 83 milyar euroluk ticaret hacmi, Rusya pazarında 6 bin Alman şirketi, 400 üniversite ortaklığı, Petersburg Diyaloğu, 11’u aşkın kardeş şehir. “Biz Almanya’ya hiçbir kötülük yapmadık.” dedi. “Tek bir köprüyü de kendi inisiyatifimizle yıkmadık.”
Kamuoyunun dönüşümünü ise medyaya bağladı. Rusya’nın yayın organları yasaklandı, karşı görüş duyulmuyor, insanlara her gün Rusların kötü olduğu söyleniyor, onlar da başka bir şey duymadıkları için inanıyor.
Ve sonra tonu sertleşti. Bugün fiilen NATO ile savaşıldığını söyleyerek Batılı silahlarla Rusya derinliklerinin vurulmasının, karşı tarafın hedeflerini de meşrulaştıracağını belirtti. “En güçlü silahlarımızı kullanmaya henüz hazır değiliz, bunun nükleer doktrini var.” dedi ve ekledi: “Ama sabrımız da sınırsız değil.”
Bu iki sahne arasındaki bağa bir bakalım.
Bir tarafta Alman parlamentosunda, ana muhalefet konumundaki partinin lideri, ucuz Rus gazının geri gelmesini talep ediyor ve hükümeti savaş propagandası yapmakla suçluyor. Öbür tarafta Rus büyükelçisi, Alman kamuoyunun medya tarafından yanlış yönlendirildiğini, ilişkilerin bozulmasından Almanya’nın sorumlu olduğunu ve Rusya’nın sabrının sınırsız olmadığını anlatıyor.
İki anlatının birbirini tamamlaması için bir koordinasyona ihtiyaç yok. Yapısal bir ortak payda var ve bizim beşinci yazımızda “düşman hiyerarşisi” başlığıyla anlatmaya çalıştığımız şeyin ta kendisi.
Şöyle hatırlayalım: Radikal sağın dış politikası tutarlı bir stratejik akıldan değil, hangi pozisyonun içeride hangi öfkeyi örgütleyebileceğinden türer. Almanya’da elektrik ve gaz faturası son 3 yılda pek çok hane için en somut acı kaynağı haline geldiyse, “ucuz Rus gazı” cümlesi seçmenin kulağında bir jeopolitik tercih değil, bir fatura vaadidir. Aynı cümle Moskova’nın kulağında ise bambaşka bir şeye dönüşüyor. Avrupa’nın en büyük ekonomisinde, yaptırım rejimini içeriden aşındıran bir siyasi özne.
Kimse kimseden talimat almıyor olabilir elbette. Mesele zaten talimat değil, mesele çıkarların aynı cümlede buluşması.
Ve burada bir ikaz yapmak zorundayım, çünkü Türkiye kökenli okurun bu noktada kolayca kayabileceği bir refleks var. Rus büyükelçisinin “Batı medyası tek sesli” tespiti, kendi başına tamamen yanlış değil. Alman basınında savaşın adlandırılışında belirgin bir örüntü olduğu da doğrudur. Ama bir tespitin doğru olması, onu söyleyenin niyetini doğru yapmıyor.
Otoriter bir devletin sözcüsü, hedef ülkenin basın özgürlüğü sorununu gündeme getirdiğinde, amacı o ülkenin basınını özgürleştirmek değil elbette. Beşinci yazıdaki ölçütü hatırlayalım: Bir değeri gerçekten savunup savunmadığınız, o değerin sizin sevmediğiniz insanlar lehine sonuç doğurduğu anda belli olur. Rusya’da bu ölçütün nasıl sonuç verdiğini hepimiz biliyoruz.
Şimdi ölçeği büyütelim, bu tablo Almanya’ya özgü değil.
Fransa’da Ulusal Birlik 2027 cumhurbaşkanlığı seçiminde ciddi bir ihtimal olarak duruyor. İtalya’da neofaşist kökenli bir parti 4 yıldır iktidarda ve NATO ile uyumlu davranarak normalleşmesini büyük ölçüde tamamladı. Hollanda, Avusturya, İsveç, Finlandiya, Slovakya ve Belçika’da radikal sağ ya iktidarda, ya iktidar ortağı, ya da hükümeti dışarıdan destekliyor. Birleşik Krallık’ta Reform UK uzun süredir anketlerde lider. Geçen yılın ağustos ayında ise tarihte ilk kez Avrupa’nın üç büyük ekonomisinde — Almanya, Fransa ve İngiltere — radikal sağ eş zamanlı olarak anketlerin zirvesine çıktı.
Ortak paydalar belli.
Birincisi ekonomik: 2008’den bu yana reel ücretler yerinde sayarken varlık fiyatları uçtu; çalışarak zenginleşmek zorlaştı, sahip olarak zenginleşmek kolaylaştı. Bunun en görünür sonucu ise konut sektörü. Bir kuşak önce orta gelirli bir ailenin 20 yılda ödediği ev, bugün aynı gelir grubunun hiç ulaşamayacağı bir hedef.
İkincisi sanayi: İstihdam hem Çin’e hem otomasyona kaydı. Bu yalnızca iş kaybı değil, statü kaybı da. Fabrikadaki usta kendini üreten insan sayardı; depoda paket tasnif eden aynı insan, yerine kolayca başkasının konabileceğini düşünüyor artık.
Üçüncüsü ve en az konuşulanı ise siyasi: Merkez sol partiler işçi sınıfıyla bağını kopardı ve yüksek eğitimli kentli seçmenin partisine dönüştü. Bu kesinlikle bir ihanet olarak görülmemeli, sosyolojik bir kayma bu ve sonucu da ekonomik güvencesizlik yaşayan insanın temsilcisi olmayı sol bıraktığında, o boşluğu radikal sağ doldurması şeklinde oldu.
Bu üçüncü tespitin sahibi ben değilim, dolayısıyla bir tarafgirlik iddiasıyla çürütmeyi denemesin kimse. Eski Cumhurbaşkanı Joachim Gauck, bu yılın baharında verdiği bir mülakatta tam olarak bunu söyledi: ABD’de ilerici sol güçler kimlik ve grup temelli meseleleri öne çıkardı, böylece herkes için özgürlük ve eşitlik şeklindeki evrenselci ana motifi kaybetti; sonuç olarak çalışanların büyük bölümü Demokratlardan uzaklaştı ve onlara Trump seslendi. Gauck’un eklediği cümle ise bir uyarıydı: Almanya’nın solu bundan ders çıkarabilir.
Dağılan masa
Şimdi bütün bunların üstünde duran daha büyük çözülmeye geliyoruz.
- Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan düzen yalnızca kurumlardan ibaret değildi. BM vardı, NATO vardı, sonra AB oldu; ama asıl kurulan şey bir tabuydu. Saldırgan milliyetçilik meşru değildi. Açık ırkçılık meşru değildi. Güç kullanarak sınır değiştirmek meşru değildi. Büyük bir devletin küçük bir devletin toprağı, kaynakları ve yönetimi hakkında pervasızca konuşması meşru değildi.
Bu düzenin hiçbir zaman kendi ilkelerine tam sadık kalmadığını biliyoruz. Cezayir vardı, Vietnam vardı, Irak vardı. Ama ihlaller bile o ilkelerin varlığını kabul ederek yapılıyordu; kimse “evet, güçlüyüm ve istediğimi alırım” diyemiyordu. İlkeler masada duruyordu ve ihlal edenin bile bir açıklama üretmesi gerekiyordu.
Bugün o masa dağılıyor ve bu 3 koldan gerçekleşiyor.
Birincisi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali. Bu, savaş sonrası Avrupa güvenlik mimarisinin temel varsayımını — sınırların güçle değiştirilemeyeceği— doğrudan hedef aldı ve o varsayım bir daha eskisi gibi olmadı.
İkincisi, Gazze. Batı’nın insan hakları ve uluslararası hukuk söyleminin bu meselede uğradığı çifte standart tartışması, o söylemin evrenselliğine olan inancı hem Batı dışında hem de Batı’nın kendi genç kuşakları içinde büyük ölçüde tüketti.
Üçüncüsü, diplomasinin dilindeki değişim. Eskiden diplomasi ayrı bir yabancı dil gibiydi; mesaj dolaylı verilir, tehdit örtük ifade edilirdi. Bugün güçlü aktör, başka bir ülkenin toprağı ve yönetimi hakkında doğrudan konuşuyor.
Uluslararası hukukun dışarıdan aşınması ile liberal demokrasinin içeriden aşınması iki ayrı olay değil, aynı çağın iki yüzünün en net ispatı bence.
Bağlantı da çok basit. Dışarıda “Ben güçlüyüm, istediğimi alırım!” cümlesi normalleştiğinde, içeride “Biz çoğunluğuz, istediğimiz olur!” cümlesinin önündeki ahlaki engel de kalkıyor. İkisi de aynı mantığın ürünü: Gücün kendisinin meşruiyet üretmesi. Hukuk, azınlık hakları, kurumsal denge, sözleşmeye sadakat vs. bunların hepsi, gücü olanın kendi gücünü sınırlamayı kabul etmesi demek. O kabul dışarıda çözülürse, içeride ayakta kalması zorlaşır.
Bu genel çözülmenin Almanya için ayrı bir yakıcılığı var.
Şubat 2025’te Münih Güvenlik Konferansı’nda ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance kürsüye çıktı ve Avrupa’nın asıl tehdidinin Rusya değil, kendi içindeki ifade kısıtlamaları olduğunu söyledi; doğrudan yangın duvarını hedef aldı. Aynı yılın ocak ayında Elon Musk açıkça AfD’yi destekledi ve Alice Weidel ile canlı yayın yaptı. Mayıs 2025’te Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın sınıflandırma kararı ABD yönetimi tarafından eleştirildi.
Almanya 80 yıldır kimliğini Westbindung, yani Batı’ya bağlanma üzerinden kurdu. Milliyetçilikten vazgeçti, ordusunu küçülttü, dış politikasını Washington’la uyumlu yürüttü, ekonomisini ihracata bağladı. Şimdi o Batı, bazı konularda karşı tarafta duruyor.
Ve bir paradoks var. Egemenlik söylemiyle yükselen milliyetçi hareketler, ilk kez sınır ötesinde ve son derece etkili biçimde örgütlenmiş durumda. Aynı danışmanlar, aynı sosyal medya taktikleri, aynı kavramlar. “Remigration” kelimesi Viyana’da üretildi, Berlin’de kullanıldı, Avrupa Parlamentosu’nda tartışıldı. Ulusal egemenliği savunanların uluslararası dayanışması, hikâyenin en ironik tarafı.
Gauck’un temmuzda yaptığı uyarı da tam buraya oturuyor. AfD’yi bir Doğu Almanya fenomeni sanmayın, İskandinavya’ya bakın, İsviçre’ye bakın; aynı süreç orada da yaşanıyor. Gauck bunun kökeninde bir küreselleşme çatışması görüyor ve şöyle bir cümle kuruyor: “Dünya vatandaşı olmak iyi bir şeydir, ama dünya vatandaşı yerden kesilip ayakları toprağa değmez hale geldiğinde ve yurdunu kaybettiğinde sorun başlar.”
Bu seride sürekli “devlet işlemiyor” dedik lakin bir de madalyonun diğer yüzü var.
Mart 2025’te Alman parlamentosu, ülkenin anayasal borç frenini savunma harcamaları için gevşetti ve altyapı için 500 milyar euroluk bir fon kurdu. Alman mali muhafazakârlığında 20 yılın en büyük kırılmasıydı. Yani para bulundu.
Sorun ise şu: Para bulunmasıyla vatandaşın onu gündelik hayatında görmesi arasında yıllar var. Köprüler yapılır, raylar döşenir, okullar tadil edilir ama bunların hiçbiri bir seçim döneminde bitmez. Oysa öfkenin sabrı yoktur. Ve bir seçmen için “beş yıl sonra tren daha iyi olacak” cümlesi, “sorumlusu şunlardır” cümlesiyle asla aynı hızda yarışamaz.
Şimdi bu karanlık tablonun tam ortasına, 5 ay önce yaşanmış bir olayı koyalım.
Avrupa’da anti-liberal demokrasinin prototipi Macaristan’dı. Viktor Orban 2010’dan itibaren 16 yıl boyunca adeta bir laboratuvar kurdu. Anayasa değiştirildi, seçim sistemi iktidarın lehine yeniden düzenlendi, kamu medyası iktidarın borozanına dönüştürüldü. Yargı ve üniversiteler personel ve maliye politikalarıyla teslim alındı, sivil toplum “dış güçlerin uzantısı” ilan edildi. Ve dikkat buyurun, bunların hiçbiri darbe değildi. Kurumlar yerinde kaldı, sadece işlevleri değişti. Seçim vardı ama adil rekabet yoktu. Mahkeme vardı ama bağımsız değildi. Basın vardı ama denetim mekanizması değildi.
Tabiri caizse demokrasi dışarıdan yıkılmadı; içi boşaltıldı. Biz Türkler için hiç de yabancı olmayan bir manzara değil mi?
Ve Macaristan’da 12 Nisan 2026’da 16 yılda kurulan sistem bir seçimle yıkıldı.
Peter Magyar’ın Tisza partisi 199 sandalyeli mecliste anayasa değiştirebilecek üçte iki çoğunluğa ulaştı; Fidesz 55 sandalyeye düştü. Katılım yüzde 80’e yaklaştı; 1990’dan bu yana görülen en yüksek orandı bu. Ve şu ayrıntı bilhassa önemli: Orban’ın kendi eliyle kurduğu, çoğunluğu abartılı biçimde ödüllendiren seçim sistemi bu kez onun aleyhine işledi. Yüzde 38’lik oyu sandalyelerin ancak dörtte birine dönüştü. Kendi kurduğu tuzağa kendisi düştü. Ki bu da bize yabancı değil!
Seçimden önce J. D. Vance Budapeşte’ye kadar gidip müttefikine destek verdi. Bu koltuk çıkma da neticeyi değiştirmedi.
Ve iktidar değişiminden sonra kamu medyası, yıllarca yaptıklarından ötürü kamuoyundan özür diledi. Bir kamu kurumunun, kamu kurumu görüntüsü altında nasıl bir iktidar aygıtına dönüştüğünün itirafıydı bu.
Peki aynı ilaç neden iki farklı sonuç verdi?
Beşinci yazıda bir soru sormuş ve cevabını bu yazıya saklamıştık.
Saksonya-Anhalt’ta seçime katılım rekor kırdı ve radikal sağ tarihinin en yüksek oyunu aldı. Macaristan’da seçime katılım yine rekor kırdı ve radikal sağ iktidardan düştü.
Aynı ilaç, iki zıt sonuç.
Peki nasıl oluyor?
Cevap çok basit aslında: Katılım bir panzehir değil, bir çarpandır. Neyi çarptığı, o ülkede öfkenin adresine bağlıdır.
Macaristan’da faşizan-radikal sağ 16 yıldır iktidardaydı. Dolayısıyla hayat pahalılığı, durgunluk, sağlık sisteminin çöküşü ve yolsuzluk skandalları ona faturalandı. Öfkenin adresi iktidardı ve katılım arttıkça iktidar aleyhine çarptı.
Almanya’da ise AfD hiç iktidar olmadı. Hiçbir bakanlığı, hiçbir başbakanlığı, hesabı sorulacak hiçbir sicili yok. Dolayısıyla aynı öfke — aynı hayat pahalılığı, aynı konut sorunu, aynı çöken hizmetler — ona değil, sistemin tamamına faturalanıyor. Katılım arttıkça düzen aleyhine çarpıyor.
Altıncı yazıda tartıştığımız “bırakalım yönetsinler” argümanını hatırlayalım. O argümanın asıl mantığı buydu işte: AfD’ye bir sicil kazandırmak, yani öfkenin adresini değiştirmek.
Mantık doğru…
Riski ise şu; bir hareketi iktidarda denemek, o denemenin sonucunu belirleyecek kurumları da onun eline vermek anlamına gelebilir. Macaristan’da sandık çalıştı, çünkü Orban tüm aşındırmasına rağmen sandığın kendisini iptal edemedi. Etseydi, bugün konuştuğumuz şeyler yerine bambaşka bir şeyler konuşuyor olacaktık.
Gelelim Budapeşte’den çıkacağımız üçüncü derse..
Üçüncü diyorum zira Macaristan seçim neticelerinin iki dersi çokça yazıldı, üçüncüsü neredeyse hiç konuşulmadı.
Birinci ders, otoriter konsolidasyon geri döndürülebilir olması. 16 yıllık bir rejim, oyunun kurallarını kendi lehine yeniden yazmış olmasına rağmen yenildi. “Bir kez girildi mi çıkılmaz” cümlesi Budapeşte’de çürütüldü. Darısı bize diyelim.
İkinci ders ise Orban’ı bitiren şey ahlaki bir muhasebe değildi, ekonomi olması. Durgunluk, enflasyon, hayat pahalılığı, yolsuzluk. 16 yıl boyunca hafıza politikası, Soros karşıtlığı, Brüksel düşmanlığı ve kültür savaşları işe yaradı ve bu koca koca söylemleri bir tek market fişi işe yaramaz hale getirdi.
Gelelim üçüncü derse…
Kazanmak işin en kolay kısmıydı.
Yeni hükümet göreve başlar başlamaz karşısında şöyle bir tablo buldu:
AB tarafından dondurulmuş yaklaşık 18 milyar euroluk fon — ki bunun 10 milyarı ağustos sonunda geri dönülemez biçimde yanma riski taşıyordu- aşırı açık veren bir bütçe, seçim öncesi harcamalarla bozulmuş bir mali denge. Uzmanların hesabına göre AB kurallarına uyum için gayrisafi hasılanın yüzde 1,7’si kadar bir mali daraltma ihtiyacı vardı. Üstüne bir de kampanyada verilmiş euro bölgesine girme sözü ki bu, hiçbir toplumun gönüllü olarak sevmediği bir disiplin demekti.
Yani Macaristan’da rejim değişti ama Macarların hayatı henüz değişmedi. Bayrak asıldı, semboller değişti, Brüksel’le görüşmeler başladı, borsa yükseldi, Macar para birimi forint değer kazandı. Bunların hiçbiri bir emekliye ucuz elektrik, bir gence kiralık daire, bir kasabaya doktor demek değildi.
Ve eğer yeni iktidar da gündelik hayatı makul bir sürede düzeltemezse, en fazla 4 yıl sonra aynı öfke bu kez ona dönecek. Öfkenin partisi hiçbir zaman olmaz; adresi olur ve o adres çok çabuk değişir.
İyi haber şu: Radikal sağın yükselişi otomatik ve durdurulamaz değil.
Geçen mart ayında Fransa’daki yerel seçimlerde Ulusal Birlik, Paris, Lyon ve Marsilya’da umduğunu bulamadı. Slovenya’da liberal iktidar seçimi kazandı. İtalya’da Meloni’nin bayrak reformu referandumda reddedildi.
Ve en çarpıcısı… Baden-Württemberg’de AfD yüzdesini neredeyse ikiye katlamasına rağmen, aldığı mutlak oy sayısı bir yıl önceki federal seçimin altında kaldı. Yani orada olan şey, AfD’nin büyümesinden çok diğerlerinin seçmeninin evde kalmasıydı.
Evet dip dalga yükseliyor ama tavanı var. Ve o tavanı belirleyen şey AfD’nin ne yaptığı değil, rakiplerinin ne yaptığı.
Bir yazımız kaldı, bu meseleyi noktalıyoruz.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/09/Su-sayaci-tartismasi-buyudu-AKPli-vekil-validen-sikayetci-oldu-360x180.jpg)






























![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/09/Su-sayaci-tartismasi-buyudu-AKPli-vekil-validen-sikayetci-oldu-350x250.jpg)

![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/09/Arincin-13-dakikalik-konusmasi-AKPyi-karistirdi-350x250.jpg)
