Bu film daha önce de gösterildi. Franco’nun İspanya’sında, mollaların İran’ında. Ortak ders şu: Dini iktidara ortak eden, onu iktidarın kaderine de ortak eder!
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Bir önceki yazıda Rus film teorisyeni Lev Kuleşov’un 100 yıllık deneyini anlattık. Aktör Mozjukin’in ifadesiz yüzü, yanına konulan görüntüye göre açlık, keder ya da arzu “oynuyordu”. Yüz aynıydı; değişen yanındaki plandı.
Sonra bu deneyi Ankara’ya taşıdık, faturanın niçin dindar hayatın sembollerine kesileceğini ve 28 Şubat ile 3 Kasım 2002’nin de aynı montajın ürünü olduğunu konuştuk.
Şimdi kaldığımız yerden devam edelim…
Aslında iki yazıdır anlattıklarımız sadece Türkiye’ye özgü bir kader değil. Din ile iktidarın kaynaştığı her her toplumda aynı kurgu masası kurulmuş.
Hızlıca bakalım..
İspanya…
Franco rejimi 40 yıl boyunca kendini “Ulusal Katoliklik” üzerinden meşrulaştırdı; Kilise rejimin ortağı, papazlar rejimin memuru oldu. Franco öldükten sonra İspanya, Avrupa’nın en hızlı sekülerleşen ülkelerinden biri haline geldi. Kiliseler boşaldı, ayin katılımı çöktü, bir kuşak inancını değil ama Kilise’yi terk etti. İspanyol gençliği Tanrı’ya küsmedi; Franco’nun papazına küstü. Ama kilisenin kapısı ikisine de aynı anda kapandı.
İran…
1979’da din adına kurulan rejim, kırk yılda kendi toplumunda dinin en büyük düşmanını üretti. Bugün İran gençliği arasında dinden uzaklaşma, resmî din söyleminden kopuş ve açık bir sekülerleşme eğilimi, bölgedeki hiçbir ülkede görülmeyen düzeyde. Mollalar İslam’ı devletleştirdiler; toplum da devletten kaçarken İslam’ı bıraktı.
Alınacak ortak ders; dini iktidara ortak eden, onu iktidarın kaderine ortak eder. Rejim yıkıldığında enkazın altında kalan yalnızca siyasetçiler olmaz; onların kalkan olarak kullandığı bütün semboller de kalır.
Erdoğan’ın en büyük tarihsel tahribatı, ekonomiye ya da yargıya verdiği zarar değil belki de. Bu ülkedeki dindarlığı, kendi siyasi kaderine kelepçelemesi. O batarken yanında kimin batacağını, kelepçeyi takarken zaten biliyordu kanaatimce.
Şimdi bir itiraz gelebilir. Peki seyirci büsbütün haksız mı?
Bu yazının kolay tarafını yazdık. Şimdi zor tarafına geçelim…
Kuleşov’un deneyinde Mozjukin’in yüzü tamamen masumdu. Adam gerçekten hiçbir şey yapmamıştı. Türkiye’de ise “yüz” tamamen masum değil ve bu analojiyi dürüstçe kullanmak istiyorsak bunu söylemek zorundayız.
Muhafazakâr Türkiye bu iktidarın seyircisi olmadı; büyük ölçüde ortağı oldu. 25 yıl boyunca oy verdi, alkışladı, savundu, dosyaları görmezden geldi, “bizden” olanı hukukun üstünde tuttu, kendi mağduriyetini hatırladığı hızla başkasının mağduriyetini unuttu.
17-25 Aralık’ta “kumpas” dedi. KHK’lılara “hak ettiler” dedi. Hapisteki bebeklere sırtını döndü. Zenginleşti, ihale aldı, kadro aldı, vakfına bina aldı. Camiye giderken yanından geçtiği haksızlığa bakmadı.
Yani seyircinin kurduğu sebep-sonuç bağı büsbütün bir yanılsama değil. İçinde bir hakikat payı var ve o pay küçük değil.
İvan Mozjukin
Ama Kuleşov etkisinin asıl zulmü de tam burada. Çünkü etki, derece tanımıyor. Kurgu masası ayrım yapmaz. O montajın içinde yer alıyor. İktidara oy vermiş milyonlarla, iktidardan ihale almış birkaç bin kişi; — “bizden” diye susmuş mahalleliyle, o susuşu üreten propaganda aygıtı; — rejimin zulmüne uğramış, hapis yatmış, işini kaybetmiş, ülkesinden kaçmış yüzbinlerce dindarla, o zulmün mimarları; — hiç oy vermemiş, en başından itiraz etmiş dindar aydınla, sarayın imamı vs. hepsi aynı plana sıkışacak. Seyirci, salondan çıktığında hepsini tek bir yüz olarak hatırlayacak.
Sorumluluk var, evet. Ama sorumluluğun bir ölçüsü, bir yargılaması, bir bireyselliği olur. Kuleşov etkisinin ise yalnızca bir kategorisi var. İnsan hakkı sorumlulukla ilgilenir; linç ise kategoriyle.
Türkiye’yi bekleyen tehlike, muhafazakârların hesap vermesi değil, esas tehlike, hesabın kime, ne için ve hangi ölçüde sorulacağının, mahkemeler tarafından değil, montaj tarafından belirlenmesidir.
Peki bu kurgudan çıkış var mı?
Sinemada Kuleşov etkisi tek bir şeyle bozuluyor: Karşı planla. Bunun öğrencisi Pudovkin’den öğreniyoruz. Seyircinin kafasında A ile B arasında kurulan bağı kırmak istiyorsak araya üçüncü bir görüntü koyuyoruz ve o bağ dağılıyor, anlam, yeniden kuruluyor.
Kuleşov Efekti özellikle Rus sinemasında sıklıkla kullanılır!
Türkiye’de bunu yapabilecek olan da, iktidarı devralacaklar değil. Kendileri ama siyasal İslamcılarda bunu akledecek ne kapasite ne de öyle bir imkan kaldı.
Ve dürüst olalım: Bu karşı plan, sonradan çekilemeyecek. Dolayısıyla bu rezil rejim düştükten sonra “aslında biz de karşıydık” demenin hiçbir hükmü olmayacak; o cümle, yeni dönemin en ucuz ve en itibarsız cümlesi olacak. Karşı plan şimdi çekilir. Yani hâlâ bedeli varken.
Bu ne demek?
Dindar insanların, kendi mahallelerindeki haksızlığı kendi dilleriyle adlandırması demek. “Bizden” olanın hırsızlığına, başkasının hırsızlığına gösterdiği tepkiyi göstermesi demek. Zulme uğrayan dindarların hikâyesinin, muhalefetin arşivinde değil, kendi kayıtlarında tutulması demek. Diyanet’ten bağımsız bir dinî düşüncenin, iktidar bittiğinde ortada bir enkaz değil bir gelenek bırakacak şekilde şimdiden kurulması demek. Ve en zoru: İnancın, bir siyasi kimliğin rozeti olmaktan çıkarılıp yeniden bir vicdan meselesine dönüştürülmesi demek.
Bunlar yapılmazsa — ki büyük ihtimalle yapılmayacak — Türkiye’de dindarlık, önümüzdeki kuşak boyunca kendini savunmakla geçirecek bir hayat sürecek. Ve savunma, hiçbir zaman inşa kadar verimli olmamıştır.
Burada ilginç bir anekdot paylaşmak isterim. Enteresandır Kuleşov’un bahse konu deneyinin negatifi kayboldu. Bugün elimizde deneyin kendisi değil, hakkında yazılanlar var. Yani biz de o deneyi, tıpkı seyircilerin Mozjukin’in yüzünü gördüğü gibi, aslında görmeden “görüyoruz”. Sinema tarihinin en ünlü sahnesi, var olmayan bir sahne yani. Tıpkı yıllar yılı bize “Çekilmiş ilk Türk filmi” diye yutturulan (ki bu konuda bir yazı yazacağım) Aystefanos Rus Abidesinin Yıkılışı filmi gibi!
Hitchcock da bu efekti sık kullananlardandı!
Mozjukin’e gelince…
Devrimden sonra Rusya’dan kaçtı, Paris’te sürgün bir Rus yıldızı oldu, sesli sinemayla birlikte aksanı yüzünden kariyeri çöktü, Hollywood’da tutunamadı ve ne acı ki 1939’da Paris’te yoksul ve unutulmuş biçimde öldü. Ölüm ilanlarında, hiç oynamadığı o üç ifadeden söz edildi.
Adam, kendi yüzünü kendisi kaybetmedi. Onu birileri, kurgu masasında elinden aldı.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan, farkında olmadan aynı kurgu masasının üzerinde duruyor. Yüzleri çekildi çoktan; hem de rızalarıyla, hatta bir kısmı gururla poz vererek. Şimdi sıra, o yüzün yanına konulacak üçüncü planda.
O planı iktidar seçmeyecek. Bu ülkenin bundan sonraki hikâyesini kim anlatacaksa, o seçecek.
Ve seyirci, her zaman olduğu gibi, gördüğüne inanacak.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***



































