M. NEDİM HAZAR | YORUM
Tarih bugün gibi aklımda, 2023’ün Şubat ayı başları. Haluk Levent imajı fırtına gibi esiyor. AHBAP Derneği belki de o anda Türkiye’nin ‘en güvenilir’ oluşumu. Kızılay’ı bitiren siyasal İslamcı soyguncu tayfası içten içe kin duyuyor Levent ve derneğine ama bunu açıktan söyleyemiyorlar. Erdoğan ise henüz CHP’yi bitirme planını devreye sokmamış o günlerde.
Anadolu Rock şarkıcısı durduk yere eski dosyaları açıyor ve Cemaat’i kastederek “Benden bir özür bile dilemediler!” diyor.
Kastettiği olaylar 20 yıl önce Haluk Levent’in başının sıklıkla adaletle sıkıntıya girdiği dönemler. Kendisine kumpas kurulduğunu, haksızlık yapıldığını filan söylüyor. O dönemler aktif olarak gazetecilik yapan biri olduğum için olayları hatırlıyorum. Haluk Levent’i Prestij ailesinin bile savunacak hali kalmamış. Kumar zaafı, alemleri, partileri dillere destan.
Almanya’da bir vesile ile tanıştığım son derece düzgün bir emniyetçi dostumu aradım. Haluk Levent soruşturmalarından birini takip eden emniyetçilerden olduğunu biliyordum. Dedim, “Niye özür dilemediniz?”
Dedi ki, “Şimdi Haluk Levent’in o dönem işlediği suç ve kabahatleri belgeleriyle paylaşsam insan içine çıkamaz. Kendisinin özür dilemesi bir yana, yalvar yakar olsa bile millet yüzüne tükürür!”
Şaşırdım…
“Adam sosyal medyada sizi kast ederek suçlamalarda bulunuyor. Niye gerçeği söylemiyorsunuz?” diye sorunca, “Kızılay’ın durumu malum, devlete güven bitirildi. Şimdi bir de bu adamın eski dosyalarını ortalığa saçarsak millet kime güvenecek?” demişti.
Bugün yaşananlardan sonra keşke o zaman ısrarcı olsaydım veya ben yazsaydım ama insan, “Belki akıllanmıştır!” diye düşünüyor nedense.
Ama bu keşkenin muhasebesi bana aittir, savcılığa değil…
Bilmeyenler için hatırlatayım; Bursa çıkışında bir araç durduruluyor. Direksiyonda, üç yıl önce enkaz başlarında milyonların umudu haline gelmiş bir adam. Havalimanında yurt dışı yasağını öğrenmiş, rotasını çevirmiş, İzmir’den deniz yoluyla kaçacak. Yolda yakalanmış.
Suçlamalar ağır. Dernekler Kanunu’na muhalefet, suç gelirlerini aklama, örgüt üyeliği. Savcılık kaynaklı ‘havuz medyası’ sızıntılarına göre yüz milyonlarca liralık bahis, asistan hesaplarına akan paralar, tamamlanmayan deprem konutları. 1 milyar liralık bir para söz konusu. Levent’in başında olduğu derneğin topladığı toplam bağışın üçte biri bu.
Ancak bir olayda Havuz topyekûn saldırıya geçmişse, durup biraz düşünmek gerekiyor. Zira herkes artık çok iyi biliyor ki, yandaş medya bu tür haber görüntüle operasyon bültenlerini kendi iradesiyle yapmaz, yapamaz!
Bakın ‘havuz’ ekran ve sayfalarına; manşetler atılıyor, kamera açıları ayarlanıyor; infaz mangası hazır. Türkiye bu filmi kaç yüzüncü kez izliyor Allah aşkına?
Baştan söyleyeyim. Bu yazı bir aklama yazısı değil…
Haluk Levent’in sicilini en iyi bilenlerdenim. İki binli yılların başında Şişli Adliyesi’nde yargı muhabirliği yapmış bir muhabir anlatıyor: “Hemen her hafta Levent’in bir duruşması olurdu. Evrakta sahtecilik, karşılıksız çek, dolandırıcılık, çete üyeliği.”
Yıllar sonra bir arkadaşına, parasını bankadan çeken şoförünün gasp edildiğine dair bir polis ifadesi gösterip aynı miktarda paraya acilen ihtiyacı olduğunu söyleyerek borç istemiş. Emniyete sorulmuş, evrak yine sahte çıkmış. O gazeteci deprem günlerinde onlarca tanıdığını arayıp Ahbap’ın hesap numaralarını paylaşmamalarını rica ettiğini söylüyor.
Şunu çok iyi biliyorum: Bir adamın kumar zaafı da kadın düşkünlüğü de kendi günah defterine yazılır. Yolsuzluğa bulaşmadıkça, emanete hıyanet etmedikçe bunlar kamuoyunu ilgilendirmez. Mahremiyet, sevmediğimiz insanların da hakkıdır. Hukuk devleti dediğimiz şey tam da budur. Sevdiklerimizi değil, sevmediklerimizi koruyabildiği gün hukuk vardır.
Peki bugün olan nedir?
Bugün olan yargılama değil teşhir. Daha ifade alınmadan, daha iddianame yazılmadan, daha hâkim önüne çıkılmadan soruşturma dosyasının havuz medyasına çuval çuval servis edilmesidir. MASAK raporları manşetlere seriliyor, bahis dökümleri ekranlarda tefrika ediliyor, kaçış güzergâhı haritaları çiziliyor.
Doğrusu yanlışına karışmış bir enkaz yığını kamuoyunun üzerine boca ediliyor ve milyonlar, mahkemeden önce hükmünü veriyor. Buna soruşturma denmez.
Bunun adı düpedüz itibar suikastıdır.
Oysa masumiyet karinesi bir teknik ayrıntı olmasa gerek. Medeni hukukun üzerine kurulduğu temel taşlardan biridir ve şunu söyler: Suçu mahkeme kararıyla sabit oluncaya kadar herkes masumdur.
Herkes. Sicili kabarık olan da, geçmişi lekeli olan da, hakkında en ağır emareler bulunan da. Karine sevimli sanıklar için icat edilmedi. Karine tam da böyle günler, böyle dosyalar, böyle linç iklimleri için icat edildi. Suçlu olduğuna herkesin emin olduğu adamı bile mahkemesiz mahkûm etmeyen toplumlar hukuk devleti olabildi. Gerisi, kalabalığın önüne atılmış kurbanlarla idare edilen meydan adaletidir.
Bir de şu soruyu sormak zorundayız. Madem bu dosyalar bu kadar kabarıktı, devlet bunca yıl neredeydi? Anlaşılan o ki savcılık aylardır, belki yıllardır teknik ve fiziki takip yürütüyormuş. Yani dosya biliniyordu, bekletiliyordu ve düğmeye seçilmiş bir saatte basıldı. İşte benim itirazım tam buradadır.
Adalet mevsimlik çalışmaz. Suç varsa dün de vardı. Dün susan, bugün gürleyen bir yargı düzeni, suçla değil zamanlama ile ilgileniyor demektir. Ve zamanlamayla ilgilenen yargı, yargı olmaktan çıkar, enstrüman olur.
Bugünkü genel resme bakınca tablo daha da netleşiyor. Belediye başkanları, gazeteciler, mizahçılar, kanaat önderleri, şimdi de sivil toplumun en görünür yüzü. 6 Şubat’ta millet, çadırını da battaniyesini de devlet kurumlarından önce Ahbap’a emanet etmişti. Devletin gölgesi dışında büyüyen her güven adası, bu iktidarın hafızasında bir borç hanesi olarak durur.
Anlaşılan bugün tahsil ediliyor. İddiaların doğruluğu ayrı bahis, operasyonun hedefi ayrı bahistir. İkisi aynı anda doğru olabilir. Levent’in sicil defteri kirli olabilir lakin bu soruşturma yine de bir hesaplaşma operasyonu da olabilir pekala. Bu ülkenin trajedisi tam da bu sanırım. Gerçek suçlar bile ancak siyasi takvime uyduğunda soruşturuluyor.
Ve kaderin acı ironisi.
Haluk Levent de vaktiyle bu değirmene su taşımıştı. Rüzgâr belli bir cemaatin aleyhine estiğinde (bu rüzgar hiç dinmedi ya neyse) o da modaya uyup taşını atmış, alkışını almıştı. O gün kimin için işlediğini sormadığı mekanizma bugün onun kapısını çaldı. Niemöller’in o eskimeyen sözü bir kez daha hükmünü icra ediyor. “Önce başkaları için geldiler, sesimi çıkarmadım. Sıra bana geldiğinde, sesini çıkaracak kimse kalmamıştı.”
İtiraf edeyim bunları yazmaktan zerre keyif duymuyorum. Çünkü mesele Haluk Levent değil, mesele mekanizmadır ve mekanizma durmuyor, aksine her geçen gün daha zalimce, daha korkunç bir boyuta ulaşarak büyüyor. Bugün ona, yarın alkışlayanlara geleceğini ise herkes biliyor.
Snırım Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanı ile ülke analojisini içeren bir makalenin de vakti geldi.
Sözün özü Haluk Levent suçluysa bunun ispat yeri manşetler değil mahkeme salonu ama CHP duruşmalarından durumu zaten biliyoruz. Hani boşu boşuna delil varsa iddianameye yazılır, savunma dinlenir, hüküm kurulur, ceza neyse çekilir, filan demeyeceğim meraklanmayın. Ancak biz yine de doğru yerde durmaya çabalamalıyız diye düşünmekteyim.
Bir insanın, henüz tek bir mahkeme kararı yokken, servis edilmiş dosya kırıntılarıyla milletin gözü önünde itibarının parçalanmasına adalet denmesine razı olmamalıyız. Çünkü bugün ona reva görülen usul, yarın başkasının başına gelecektir.
Son söz; suçu sabit olana kadar Haluk Levent masumdur. Bu cümleyi yazmak için onu sevmek gerekmiyor, bu ülkede kalmamış olsa da adalete inanmak yetiyor…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































