AHMET KURUCAN | YORUM
Aradan 10 yıl geçti. Normal şartlarda 10 yıl; öfkenin dinmesi, hakikatin berraklaşması ve adaletin yerini bulması için yeterince uzun bir zamandır. Fakat bazen yıllar geçer de bunların hiçbiri gerçekleşmez. Türkiye’nin son 10 yılı bunun en acı örneklerinden biridir.
AFSV, 15 Temmuz’un onuncu yılı münasebetiyle önemli bir açıklama yayımladı. (https://afsv.org/hizmet-hareketini-yeniden-hedef-alan-gerceklikten-uzak-soylemler-ve-on-yildir-suren-hukuksuzluklar-uzerine-zaruri-bir-aciklama/) Metni dikkatle okuduğunuzda, siyasî polemiklere girmeden; insan onuru, hukukun üstünlüğü, masumiyet karinesi, suçun şahsîliği, toplumsal barış ve insan hakları gibi evrensel hukuk ilkelerini merkeze aldığını görüyorsunuz.
Farklı ilim dallarından araştırmacılar bugün olmazsa yarın bu metni kendi disiplinleri açısından değerlendireceklerdir. Ben ise bir İslam hukukçusu olarak dikkatimi çeken bazı hususları bugün paylaşmak istiyorum.
İlk dikkatimi çeken nokta, Kur’an’ın açık hükmü olan şu ilkeye yapılan vurgudur: “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.”
Bazıları bu ayeti sadece bireysel sorumluluk ve ahiret ekseninde değerlendiriyor. Bu yorum yanlış değildir; fakat eksiktir. Çünkü bu ayet aynı zamanda devletin cezalandırma yetkisinin de sınırlarını çizer. Ceza şahsîdir. Devlet de ancak şahsî fiilden dolayı cezalandırabilir.
İnsanların aidiyetleri ‘suç’ sayıldı!
Oysa son on yılda bunun tam tersine şahit olduk. Hizmet Hareketi’ne sempati duyduğu düşünülen insanların yakınları, akrabaları, komşuları hatta bazen aynı iş yerinde çalışan insanlar bile fiilen suçlu muamelesi gördüler. Milyonlarca insan hakkında tek tek suç araştırması yapmak yerine, dinî veya sosyal aidiyet üzerinden hükümler verildi. İnsanlar yaptıkları fiiller sebebiyle değil, ait oldukları varsayılan kimlikler sebebiyle cezalandırıldı. İşlerinden çıkarıldılar, mallarına el konuldu, pasaportları iptal edildi, aileleri dağıldı.
Halbuki ne İslam hukukunda ne de çağdaş hukuk sistemlerinde zan delildir. Şüphe mahkûmiyet sebebi olamaz. Söylenti, ispatın yerini tutamaz. Bunun içindir ki Kur’an, “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının.” buyurur. Bu emir sadece bireysel ahlakı düzenleyen bir tavsiye değildir; aynı zamanda hukuk devletinin temel taşlarından biridir.
Ne var ki bu ilkeyi dinleyen pek çıkmadı!
Metinde dikkatimi çeken ikinci husus, adaletin sadece dostlara gösterilecek bir nezaket değil, düşmana karşı da korunması gereken vicdanî, ahlakî ve hukukî bir ilke olduğunun özellikle vurgulanmasıdır. Kur’an, “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” buyurur. Bu ayetin ihtiva ettiği ilke, kanaatimce hukuk tarihinin en büyük prensiplerinden biridir. Çünkü gerçek adalet, hakkında en olumsuz kanaate sahip olduğumuz insanlar için bile aynı hukuk güvencesini isteyebilmektir.
Bugün Türkiye’deki yargı sistemi tam da bu imtihanı vermektedir. Hâkimler, savcılar, avukatlar, mübaşirler, cezaevi müdürleri ve infaz koruma memurları bu sınavı başarıyla verebiliyorlar mı? Bu sorunun cevabını herkes biliyor. Ben tekrar etmeyeceğim.
Üçüncü olarak, açıklamada nefret diline yapılan vurgu son derece önemlidir. İslam’da en büyük günahlardan biri masum insanlara iftira etmektir. İftira sadece bir yalan değildir; insanın şerefini, haysiyetini ve toplum içindeki itibarını hedef alan ahlakî bir cinayettir. Bu yönüyle iftira, bireysel bir günah olmanın ötesinde toplumsal huzura vurulmuş ağır bir darbedir. Hele bu karalama sistematik biçimde belli bir topluluğa yöneltiliyorsa, toplumun ortak vicdanını felç eder, hukuksuzluğu sıradanlaştırır ve zulmü normalleştirir.
Kimsenin ‘intikam’ diye bir derdi yok!
Bugün insanlık ailesi olarak hepimizin, özelde ise Türkiye’de yaşayan herkesin ihtiyaç duyduğu şey yeni düşmanlar ve yeni öfkeler üretmek değildir. İhtiyacımız olan şey; adaletin yeniden ortak değer hâline gelmesi, devletin kendi vatandaşına düşman hukukunu uygulamaması ve hukukun herkese eşit şekilde tatbik edilmesidir.
AFSV açıklaması işte bu açılardan çok önemlidir. On yıldır ağır zulümlere maruz kalmış, hâlâ da kalmaya devam eden bir yapının kaleme aldığı bu metin intikam istemiyor. Bağımsız ve tarafsız biçimde hakikatin araştırılmasını talep ediyor. Toplumsal kutuplaşmayı besleyen nefret dilinin terk edilmesini, kolektif cezalandırmanın sona ermesini; bunun yerine insan onurunun, hukukun üstünlüğünün ve bireysel sorumluluk ilkesinin esas alınmasını savunuyor.
Üstelik bunlar sadece hukukî talepler değildir; aynı zamanda dinî bir sorumluluktur. Çünkü din, sadece mazlumun hakkını savunmayı değil, zulme uğrarken bile zalimleşmemeyi emreder.
Onun için bugün, mağdurun kim olduğuna bakmaksızın hep birlikte şu ilkeleri savunabilmeliyiz: Delil olmadan suçlama olmaz. Bağımsız yargı olmadan mahkûmiyet olmaz. Kimlikten suç üretilemez. Aidiyet cezalandırılamaz. Hiçbir devlet, güvenlik gerekçesini adaletin alternatifi hâline getiremez.
Kanaatimce AFSV metni tam da bunu yapıyor. Üstelik Hizmet mensuplarına yönelik hukuksuzlukların hâlâ devam ettiği bir dönemde bunu yapıyor. İşte bu yüzden, sadece bugünün değil, yarının hukuk ve adalet tartışmaları açısından da dikkate alınmayı hak eden önemli bir metin olma vasfını taşıyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































