AİHM, 15 Temmuz yargılamalarının tam merkezine dokunuyor. Strasbourg’un Türk hükümetine yönelttiği soru son derece kritik: Bu insanların darbe girişimine yardım ettiğini nasıl ispatladınız? Eğer mahkeme ihlal kararı verirse yüzlerce benzer davanın önü açılacak. Daha da önemlisi, Erdoğan rejiminin son 10 yıldır dayandığı en güçlü siyasi ve hukuki anlatı ciddi bir meşruiyet kriziyle yüzleşmek zorunda kalacak. Tarih bazen bir mahkemenin sorduğu birkaç soruyla değişir; Strasbourg bugün tam da o soruları sormaya başladı.
ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ
Türkiye gündemi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın siyasi mühendisliği sonucu CHP’ye yönelik yürütülen ‘mutlak butlan’ tartışmalarına kilitlenmişken, Strasbourg’dan yüz binlerce insanı ilgilendiren çok önemli bir gelişme geldi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), 15 Temmuz 2016 darbe girişimiyle bağlantılı iki kritik dosyayı Türk hükümetine bildirdi.
İlk bakışta bu gelişme teknik bir hukuk prosedürü gibi görülebilir. Oysa dosyaların içeriği ve mahkemenin Ankara’ya yönelttiği sorular dikkatle incelendiğinde ortaya çok daha büyük bir tablo çıkıyor. Strasbourg ilk kez doğrudan 15 Temmuz yargılamalarının merkezine dokunuyor.
Bu nedenle mesele yalnızca Kars’taki bir tank taburunda görev yapan askerlerin ya da Hava Harp Okulu öğrencilerinin başvurularından ibaret değil. Asıl soru şu: AİHM, Erdoğan rejiminin son 10 yıldır meşruiyet kaynağı olarak kullandığı 15 Temmuz yargılamalarının hukuki temelini sorgulamaya mı başlıyor?
Bu sorunun cevabı, yalnızca birkaç davanın değil, Türkiye’nin son on yılının anlaşılması açısından da hayati önem taşıyor.
15 Temmuz dosyalarına ilk doğrudan temas
AİHM son yıllarda verdiği iki kritik kararla Türkiye’deki kitlesel yargılamaların temel mantığını sarsmıştı.
Önce ‘Yüksel Yalçınkaya’, ardından ‘Şaban Yasak’ kararı geldi. Her iki dosyada da Strasbourg Mahkemesi, Türk yargısının bireyleri somut eylemlerinden çok aidiyetleri üzerinden cezalandırdığını, suçun maddi ve manevi unsurlarını yeterince ortaya koyamadığını ve adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini tespit etti.
Ancak bu kararlar ağırlıklı olarak sivilleri ilgilendiriyordu. Şimdi ise aynı hukuki yaklaşım ilk kez doğrudan 15 Temmuz davalarına uzanıyor. Bu gelişmenin önemi tam da burada yatıyor.
Çünkü Erdoğan rejimi açısından 15 Temmuz dosyaları sıradan ceza davaları değil. Rejimin kurucu anlatısının merkezinde bu davalar bulunuyor. 2017 referandumu, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, yargının yeniden yapılandırılması, ordunun tasfiyesi, medya üzerindeki baskılar ve yüz binlerce kişinin kamudan ihraç edilmesi aynı siyasi zeminde yükseldi.
Başka bir ifadeyle, Yalçınkaya ve Şaban Yasak kararları rejimin duvarlarında çatlaklar oluşturmuştu. 15 Temmuz dosyalarından gelecek muhtemel ihlal kararları ise doğrudan taşıyıcı kolonları hedef alıyor.
AİHM’in sorduğu asıl soru
Mahkemenin hükümete yönelttiği sorular son derece dikkat çekici. Strasbourg’un özünde sorduğu soru şu: “Bu insanların darbe girişimine yardım ettiğini nasıl ispatladınız?”
İlk bakışta sıradan görünen bu soru, aslında 15 Temmuz davalarının en zayıf noktasını hedef alıyor. Çünkü binlerce dosyada verilen mahkumiyet kararları büyük ölçüde şu varsayımlar üzerine inşa edildi: Birlik içinde bulunmak. Verilen emri uygulamak. Araç kullanmak. Görev yerine gitmek. Kışlada bulunmak.
Oysa ceza hukukunda bunların hiçbiri tek başına suç sayılmaz.
Bir kişinin ‘anayasal düzeni ortadan kaldırmaya teşebbüs’ gibi ağır bir suçtan mahkum edilebilmesi için yalnızca fiilin değil, kastın da ortaya konulması gerekir. Kişinin neyi bildiği, neyi amaçladığı ve hangi sonucu istediği somut delillerle gösterilmelidir.
Tayyip Erdoğan, 15 Temmuz’u ‘enitesinden’ öğrendiğini söylemişti.
AİHM’in özellikle suçun manevi unsuru üzerinde durması bu nedenle kritik önem taşıyor. Mahkeme aslında şu sorunun cevabını arıyor: “Bu askerlerin darbe girişiminin parçası olduklarını bildikleri ve bunu isteyerek yaptıkları nasıl kanıtlandı?”
Türk yargısının en fazla zorlanacağı nokta da tam olarak burası.
Rejimin meşruiyet krizi
15 Temmuz sonrasında yürütülen yargılamalar yalnızca bireysel mahkumiyetler üretmedi. Aynı zamanda yeni rejimin meşruiyet hikâyesini de oluşturdu. Resmî anlatıya göre Türkiye büyük bir darbe girişimi atlattı ve devlet buna karşı olağanüstü tedbirler almak zorunda kaldı. Ancak yıllar geçtikçe ortaya çıkan dosyalar farklı bir tablo göstermeye başladı.
Harbiyeliler, erler, askerî öğrenciler ve emir-komuta zinciri içinde hareket eden çok sayıda asker hakkında verilen kararlar ciddi hukuki tartışmaların konusu oldu.
İlk derece mahkemelerinde beraat eden kişilerin daha sonra ağırlaştırılmış suçlamalarla mahkum edilmesi, standart kalıp gerekçelerle verilen kararlar ve bireysel değerlendirme eksikliği bu tartışmaların merkezinde yer aldı.
Şimdi AİHM tam da bu noktaları mercek altına alıyor. Bu nedenle mesele birkaç askerin davasından ibaret değil. Mesele, son on yıldır üzerine yeni bir siyasi düzen inşa edilen hukuki anlatının sorgulanmaya başlamasıdır.
Yolun sonuna doğru mu?
Elbette bugün itibarıyla verilmiş bir ihlal kararı yok. Dosyalar hükümete bildirildi. Savunmalar alınacak, karşı görüşler sunulacak ve süreç muhtemelen aylar sürecek. Ancak hukuk tarihinde bazen kararın kendisinden çok, mahkemenin sorduğu sorular önemlidir. Strasbourg’un bu dosyaları kabul edip hükümete bildirmesi bile önemli bir eşiğin aşıldığını gösteriyor.
Yalçınkaya ve Şaban Yasak kararlarıyla başlayan süreç artık 15 Temmuz davalarına ulaşmış durumda. Eğer AİHM burada da adil yargılanma hakkı, suçun şahsiliği ilkesi ve ‘kanunsuz suç ve ceza olmaz’ prensibi temelinde ihlal kararı verirse ortaya çıkacak içtihat yalnızca Kars dosyasını ya da Harbiyelileri etkilemeyecek. Yüzlerce, hatta binlerce benzer davanın yeniden tartışılmasının önü açılacak.
Daha da önemlisi, Erdoğan rejiminin son 10 yıldır dayandığı en güçlü siyasi ve hukuki anlatı ciddi bir meşruiyet krizine girecek. Bu nedenle Strasbourg’dan gelen son haber yalnızca bir hukuk gelişmesi değildir.
Bu gelişme, 15 Temmuz yargılamalarının uluslararası hukuk önünde ilk kez kapsamlı biçimde sorgulanmaya başlanmasının işaretidir. Eğer Yüksel Yalçınkaya ve Şaban Yasak kararlarının ardından asker dosyaları da ihlal kararlarıyla sonuçlanırsa, bu yalnızca bazı mahkumiyetlerin bozulması anlamına gelmeyecektir.
Bu, Erdoğan rejiminin kurucu hikâyesinin uluslararası hukuk önünde çözülmeye başlaması anlamına gelecektir. Tarih bazen bir seçimle değişir. Bazen bir darbeyle, bazen de bir mahkemenin sorduğu birkaç soruyla.
Strasbourg bugün tam da o soruları sormaya başlamış görünüyor.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































