ABD’de NATO’dan çıkış tartışması, “Başkan tek başına çekilebilir mi?” sorusu üzerinden Kongre–Beyaz Saray arasında bir güç savaşına dönüşüyor. Kongre 2023’te “Tek imzayla NATO’dan çıkış yok!” diyerek frene basmıştı; fakat yargı geçmişte benzer krizlerde net bir hüküm vermekten kaçındı. Bu belirsizlik, NATO’nun geleceğinden çok ABD’nin kurumsal liderlik mi yoksa kişisel liderlik refleksiyle mi yönetileceğini test ediyor. ABD’nin olası çekilişi Avrupa güvenliğini zayıflatır, Rusya ve Çin’e alan açar ve küresel liderliğin kontrollü mü yoksa krizle mi el değiştireceği sorusunu büyütür.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
ABD Anayasası, uluslararası anlaşmaların nasıl yapılacağını açıkça düzenler: Başkanın imzaladığı bir anlaşma, Senato’nun onayıyla yürürlüğe girer. Ancak mesele bir anlaşmadan çekilmek olunca, iş daha karmaşık ve tartışmalı bir hal alır.
Zira başkan, bu anayasal boşluğu kendi lehine yorumlama eğilimindedir. Nitekim 2020’de Adalet Bakanlığı’nın hukuk birimi (OLC), başkanın dış politika yetkisine dayanarak tek başına anlaşmalardan çekilebileceğini savunmuştur. Bu yaklaşım, başkanı uluslararası anlaşmalar konusunda neredeyse “tek güç” haline getirebilecek bir yorumu beraberinde getirir. Ancak Kongre, bu yoruma açıkça karşıdır.
Özellikle NATO söz konusu olduğunda, mesele teknik bir anayasa tartışmasının çok ötesine geçer. Çünkü NATO, II. Dünya Savaşı sonrası kurulan Batı düzeninin omurgasıdır.
Bu nedenle Kongre, 2023 yılında açık bir mesaj vermiştir: Hiçbir başkan tek başına NATO’dan çıkamaz. Bu düzenlemeye göre ya Senato’nun üçte iki onayı gerekir ya da Kongre’den açık bir yasa geçmelidir. Bu hamle, hukuki bir düzenlemeden ziyade siyasi bir alarm niteliği taşır. Kongre aslında şunu söylemektedir: “Bu karar, bir kişinin takdirine bırakılamaz.”
Bu tartışmanın en dikkat çekici yönlerinden biri ise yargının bu konuda net bir pozisyon alamamış olmasıdır. Geçmişte benzer bir mesele, 1978’de Goldwater v. Carter davasında Yüksek Mahkeme’nin önüne gelmiş, ancak Mahkeme esasa girerek kesin bir çözüm üretmekten kaçınmıştır.
Olayın merkezinde, Başkan Jimmy Carter’ın Çin politikasındaki tarihi yön değişikliği vardı. 15 Aralık 1978’de Carter yönetimi, Amerika’nın Çin Halk Cumhuriyeti’ni 1 Ocak 1979’dan itibaren Çin’in tek meşru hükümeti olarak tanıyacağını açıkladı. Bunun doğal sonucu olarak Washington, Tayvan’daki Çin Cumhuriyeti’ni (ROC) diplomatik olarak tanımayı bırakacaktı.
Aynı çerçevede, Dışişleri Bakanlığı 23 Aralık 1978’de ROC’ye (Tayvan), 1954 tarihli ABD–ROC Karşılıklı Savunma Anlaşması’nın, kendi fesih maddesi uyarınca sona erdirileceğini bildirdi; sona eriş tarihi de 1 Ocak 1980 olarak belirlendi. Anlaşmanın 10. maddesi, taraflardan her birine karşı tarafa bir yıl önceden bildirimde bulunarak anlaşmayı sona erdirme imkanı tanıyordu.
İşte anayasal kriz burada başladı. Çünkü ABD Anayasası, bir antlaşmanın yapılmasında Başkan ile Senato arasında açık bir rol paylaşımı kurar: Başkan antlaşmayı yapar, Senato üçte iki oyla onay verir. Fakat antlaşmadan çıkış konusunda Anayasa sessizdir. Goldwater ve diğer Kongre üyeleri de tam bu noktadan hareket ettiler: “Madem bir antlaşma Kongre’nin rızasıyla kuruluyor, o halde başkan onu tek başına sona erdiremez!”
Dava bu temel kuvvetler ayrılığı sorusunu mahkemenin önüne taşıdı.
Bu durum, Amerikan sisteminde sıkça görülen bir refleksi ortaya koymaktadır: Bazı krizler çözülmez, ertelenir. Ancak NATO gibi küresel sonuçları olan bir konuda bu ertelemenin bedeli çok daha ağır olabilir.
Teorik olarak bu tartışma bir anayasa hukuku meselesidir. Ancak pratikte bu, güçler arasında bir bilek güreşidir. Başkan, dış politikada hızlı karar alma kapasitesini korumak isterken; Kongre bu gücü dengelemek ve Kongrenin iradesini muhafaza etmek ister.
Ancak asıl soru şudur: Bir kriz anında kim kazanır? Eğer bir başkan siyasi riskleri göze alarak NATO’dan çekildiğini ilan ederse, Kongre bunu fiilen durdurabilir mi?
Bu sorunun net bir cevabı yoktur.
NATO’nun ötesinde bir tartışma
Bu mesele elbette NATO ile sınırlı değildir. Amerika Birleşik Devletleri, küresel liderliğini kurumsal akıl üzerinden mi sürdürecek, yoksa bireysel liderlik refleksleriyle mi yönetecektir?
Soğuk Savaş boyunca ABD’nin gücü; ekonomik kapasitesi, askeri üstünlüğü, siyasi etkisi ve kurumsal istikrarının birleşiminden kaynaklanıyordu. NATO gibi ittifaklar bu istikrarın somut ifadesiydi. Ancak bugün popülist söylemler, iç siyasi kutuplaşma ve küresel rekabet, ABD’yi daha içe dönük ve daha kırılgan hale getirmektedir.
ABD’nin NATO’dan çekilmesi Avrupa güvenlik sisteminin zayıflaması, Rusya ve Çin için yeni stratejik fırsat alanlarının doğması ve ABD’nin küresel liderliğinin sorgulanması anlamına gelecektir.
Bu nedenle tartışma hukuki olmaktan çok jeopolitiktir. ABD’nin NATO’dan olası çekilişini anlamak için, aslında bir asır öncesine dönmek gerekir. Çünkü bu, küresel liderliğin el değiştirme dinamiklerine benzeyen bir kırılmadır. 20. yüzyılın başında dünya düzeninin merkezinde Birleşik Krallık vardı. Ancak iki dünya savaşı, ekonomik yıpranma ve imparatorluk maliyetlerinin sürdürülemez hale gelmesi, Londra’yı yavaş yavaş geri çekilmeye zorladı. Bu bir “çöküş”ten çok, kontrollü bir güç devriydi.
Bugün ise benzer bir eşikte duran Amerika Birleşik Devletleri için asıl soru şudur: Bu güç devri, İran’la başlayan gerilim hattı üzerinden Çin ve Rusya ile doğrudan çatışmaya evrilerek mi gerçekleşecek, yoksa büyük bir kırılma yaşanmadan, daha kontrollü ve kademeli bir geçişle mi yönetilecektir?
Tarih bize her iki ihtimalin de mümkün olduğunu gösterir. İngiltere, liderliği büyük ölçüde savaşarak kaybetmiş ama sonrasında düzeni devretmeyi başarmıştı. ABD ise bugün, hala sistemin kurucusu olarak, bu geçişi yönetme kapasitesine sahip tek aktördür. Ancak mesele tam da burada düğümlenmektedir: Güç devri yönetilebilir mi, yoksa kontrolsüz bir rekabetin bir Üçüncü Dünya Savaşı’na dönüşmesinin ardından mı gerçekleşecektir?
Bu nedenle tartışma yalnızca NATO’dan çekilme meselesi değildir. Asıl mesele, küresel liderliğin tarihsel olarak nasıl sona erdiği değil; bu kez nasıl sona ereceğidir.
İngiltere, liderliği bırakırken yerine daha güçlü ve uyumlu bir aktör (ABD) geliyordu. Oysa bugün ABD geri çekilirse, ortaya çıkacak boşluğu tek bir güç doldurmayacaktır. Çin, Rusya ve bölgesel aktörler arasında parçalanmış bir güç dengesi oluşacaktır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































