YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM
AKP-Hizmet ilişkilerine dair akla gelebilecek önemli sorulardan biri de şudur: Acaba Hizmet Hareketi gerçekten bir tehdit mi oluşturdu ki AKP iktidarı ona karşı asimetrik bir mücadele başlattı ve zamanla ağır baskı ve zulümlere varan uygulamalara yöneldi?
Fethullah Gülen Hocaefendi, Hizmet Hareketi hakkında bu tür sorgulamaların yapılabileceğini öngörmüş olmalı ki farklı zamanlarda bu meseleye temas etmiş, “sızma” iddiaları üzerinde durmuş, hareketin siyasetle ilişkisine dair değerlendirmeler yapmış ve Hizmet gönüllülerinin asıl hedefleri hakkında çeşitli açıklamalarda bulunmuştur.
Hocaefendi’nin konuyla ilgili izahlarına geçmeden önce küçük bir hatırlatma yapmak yerinde olacaktır. Burada söz konusu olan şey, paranoyak bir ruh hâletiyle hareket eden otoriter yönetimlerin sıklıkla ürettiği subjektif “tehdit algısı” değildir. Çünkü bu tür yönetimlerde, vesayet altına girmeyen ve mutlak itaat göstermeyen her yapı potansiyel tehdit olarak görülebilir.
Farklı bir ifadeyle bir toplumsal hareketin “tehdit” olarak algılanması, sadece o hareketin ne yaptığıyla değil, aynı zamanda iktidarın neyi tehdit olarak gördüğüyle de ilgilidir. Bu sebeple, Hizmet Hareketi’ne yönelik ağır suçlamaları ve sert müdahaleleri anlamlandırabilmek için şu temel soruya cevap vermek gerekir: Ortada gerçekten somut bir tehdit mi vardı, yoksa tehdit söylemi, siyasî bir tasfiye sürecinin meşrulaştırıcı aracı olarak mı kullanıldı?
Hizmet’in siyasi bir hedefi var mıydı?
Hocaefendi eserlerinde birçok kez Hizmet hareketinin siyasi bir hedefinin veya dünyevî bir beklentisinin bulunmadığını net bir şekilde ifade etmiştir.
Mesela bir yerde şöyle der: “Mukteza-yı beşeriyet olarak hatalarımız, nisyanlarımız, ihmallerimiz olmuş olabilir. Ama dünya adına bir talebimiz olmadı. Allah rızası dışında başka bir şeyi gaye-i hayal hâline getirmedik.” (Gülen, Fütüvvetin Nurlu Yolu, s. 120)
Benzer bir yaklaşımı şu sözlerinde de görmek mümkündür: “Bizim yegâne gaye-i hayalimiz, Gönüller Sultanı’nın sultanlığını her gönle bir kere daha duyurmaktır. Bunun dışında bir hedef peşindeysek, bir gün biz de bir yerlerde küçük bir idareci, vekil, iktidar sahibi olalım gibi basit mülâhazalar içindeysek hiç farkına varmadan Allah’tan uzaklaşmış oluruz. Meslek ve meşrebimiz buna müsaade etmez.” (Gülen, Işık Karanlığı Boğarken, s. 193)
Yine aynı doğrultuda şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Allah biliyor ki nam-ı celil-i Muhammedî’yi (sallallahu aleyhi ve sellem) her yerde bir bayrak gibi dalgalandırmaktan, genç nesillerin elinden tutarak onlara eğitim imkânları hazırlamaktan, dünya çapında umumi bir sulh u selametin yaşanması için gayret etmekten başka bir hedefimiz olmadı.” (Gülen, Fütüvvetin Nurlu Yolu, s. 120)
Bu beyanlar birlikte değerlendirildiğinde, Hizmet hareketinin temel amacının siyasî iktidar elde etmek değil; eğitim, diyalog ve manevî hizmet yoluyla topluma katkı sunmak olduğu açıkça görülmektedir.
“Sızma” İddiası
Harekete gönül veren bazı kişilerin devletin farklı kademelerinde görev almaları, kimi çevreler tarafından “sızma” olarak yorumlanmış ve dolayısıyla “tehdit” olarak algılanmıştır. Oysa bu yaklaşım, büyük ölçüde devlet kadrolarında liyakatten ziyade sadakati esas alan bir bakış açısının yansımasıdır.
Hocaefendi ise bu iddialara karşı, vatandaşların ehliyet ve liyakat sahibi olmak şartıyla devlet kurumlarında görev almasının en tabi hakları olduğunu vurgulamıştır. (Bkz. Gülen, Yolun Kaderi, s. 47)
Hocaefendi’nin söz konusu iddialarla ilgili yaptığı şu açıklamalar, akl-ı selim sahibi herkes tarafından hüsnükabulle karşılanacaktır: “Bu milletin her ferdinin, gerekli ehliyet ve liyakate sahip olmak ve bunları ortaya koymak şartıyla elbette devletin bir kademesinde, bir kamu hizmetinde bulunma hakkı vardır… Bir milletin ferdi, kendi milleti içinde, kendi milleti için var olan müesseselere sızmaz; hakkıdır, girer oraya; mülkiyeye de girer, adliyeye de girer, hariciyeye de girer… Bir vatandaşın kendi memleketindeki müesseselere girmesi, başkalarını da girmeye teşvik etmesi nasıl sızma olarak yaftalanabilir?” (Gülen, Yolun Kaderi, s. 49)
Aidiyet Sebebiyle Suçlama Yapılamaz
Bir kişinin aidiyeti veya kimliği sebebiyle ayrımcılığa tabi tutulması, hak ettiği görevden mahrum bırakılması veya suçlanması hem hukuk hem de adalet ilkeleri açısından kabul edilemez. Devletin hangi kurumunda görev yaparsa yapsın, hiç kimse bir cemaate, tarikata, partiye veya harekete mensup olduğu için potansiyel tehdit olarak görülemez.
İnsanlar duygu ve düşüncelerine göre değil, ancak fiil ve icraatlarına göre yargılanabilirler. Bediüzzaman’ın ifadesiyle hukuk ele bakar, kalbe değil. (Bediüzzaman, Şualar, s. 270) Hem İslâmî hükümler hem adalet ilkesi hem de evrensel hukuk kuralları bu noktada aynı prensibi ortaya koymaktadır.
Hocaefendi de farklı sohbetlerinde hak ve adalet anlayışını temellendirirken insanları aidiyetleri, kimlikleri veya düşünceleri üzerinden değil, ancak ortaya koydukları fiil ve davranışlar üzerinden değerlendirmenin esas olduğunu vurgulamıştır. Ona göre İslâm’ın ortaya koyduğu “suçun şahsîliği” prensibi gereğince hiç kimse başkasının hatasından dolayı sorumlu tutulamaz; bir cemaate, gruba veya harekete mensubiyet, tek başına suç isnadı için gerekçe olamaz. O, insanlar hakkında zanla hüküm vermeyi açık bir adaletsizlik olarak görmüş; hüküm ve değerlendirmelerin mutlaka somut delillere dayanması gerektiğini ifade etmiş; masumiyet karinesi gereği kişilerin suçluluğu sabit oluncaya kadar masum kabul edilmesi gerektiğini hatırlatmıştır.
17-25 Aralık Operasyonları
AKP hükümeti, 17-25 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarını Hizmet Hareketi’ne bağlamış ve bu süreçten sonra baskı ve zulümlerini önemli ölçüde artırmıştır.
Ayakkabı kutularına doldurulmuş rüşvet paraları, para sayma makineleri, 700 bin dolarlık saat, “paraları sıfırlama” konuşmaları, Muammer Güler’in “Önüne yatarım!” sözleri ve görevlerinden istifa etmek zorunda kalan bakanlar henüz kamuoyunun hafızasından silinmiş değildir.
Nitekim suçlamaların merkezindeki isimlerden biri olan dönemin Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, kendisi hakkında hazırlanan dosyaların doğru olduğunu itiraf ederek bütün suçlamaları kabul etmiştir.
Benzer şekilde operasyonun kilit isimlerinden biri olan İranlı iş adamı Reza Zarrab da Amerika Birleşik Devletleri’nde görülen davada tanık olmayı kabul etmiş, itirafçı olarak verdiği ifadelerde rüşvet ağını doğrulamıştır.
Bu konu hakkında bugüne kadar çok sayıda yazı yazılmış ve yayın yapılmıştır. Bu sebeple meselenin bütün ayrıntılarına girerek sözü uzatmak istemiyoruz. Ancak şu hususu özellikle vurgulamak gerekir ki bugüne kadar ortaya çıkan bilgi ve belgeler, söz konusu operasyonların hukukî bir zeminde yürütüldüğünü göstermektedir. Ortada oldukça güçlü ve somut suç delilleri bulunmaktadır. Dolayısıyla bu süreçte Hizmet hareketini töhmet altında bırakacak ve tehdit olmasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
Fethullah Gülen Hocaefendi de bu konuya dair yaptığı yorum ve değerlendirmelerde aynı noktaya dikkat çekmiştir. Konuyla ilgili şu ifadeleri kullanmıştır: “Bazı savcılar ve ona bağlı vazife yapan kolluk kuvvetleri kanunun onlara emrettiği görevi yapmış ve bilememiş ki, suçluların peşine düşmek meğer suç sayılıyormuş! Yani insanlar, vazifelerini yaptıkları için mağdur edileceklerini tahmin edememiş… Cumhuriyet tarihi boyunca denenmemiş bir yol icat edildi. Yolsuzlukların üstüne gitmek yerine yolsuzlukları soruşturanların üstüne gittiler.”
Hocaefendi sözlerini şöyle sürdürür: “Burada milletimizin zararına, rüşvetler, irtikâplar, adam kayırmalar, ihalelere fesat karıştırmalar varsa, örtbas ediliyorsa Allah sorar bunu. Ama nasıl bir beklenti vardı bilemiyorum… Eğer bu soruşturmaları yürütenler arasında hizmetleri takdir eden birileri var idiyse, ben de bu insanlara “Yolsuzluk iddialarını görmezden gelin” mi demeliydim? Bilemiyorum, sanki bazılarının beklentisi bu gibi geliyor bana. Beklentileri bu muydu? Ahiretimi mahvedecek böyle bir şeyi nasıl söylerim? Başka türlü nasıl davranabilirim?”
Bu sözlerle Hocaefendi, hukuka uygun bir soruşturmanın engellenmesinin hem hukuk hem de vicdan açısından kabul edilemez olduğunu vurgulamaktadır.
Hocaefendi daha sonra yolsuzluk karşısındaki tavrını şu net ifadeleriyle ortaya koymuştur: “Yaklaşık 60 yıldır vaaz u nasihat ediyorum. Hep aynı şeyleri söyledim. Vasiyetim olsun. Fakiri, hak etmesem de, seven sempati duyan kardeşlerim ne böyle işlerin kıyısından köşesinden geçsinler ne de vâkıf oldukları bu cins suiistimalleri görmezden gelsinler. Hak, hukuk ve adalet neyi gerektiriyorsa onu yapsınlar. Kur’an-ı Kerim bu tür yolsuzluklara “gulûl” diyor. Yani hakkı olmayan bir şeyi almak, ondan yararlanmak, kamu malından bir şey aşırmak, emanete hıyanet etmek gibi manalara gelir.” (Zaman Gazetesi, 21 Mart 2014)
15 Temmuz Darbe Girişimi
AKP rejiminin Hizmet Hareketi’ne yönelik baskı ve zulümleri 2010’lu yılların başlarına kadar gitse de özellikle 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminden sonra çok daha geniş çaplı bir linç kampanyasına dönüşmüştür.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle bu olay “Allah’ın bir lütfu” olarak değerlendirilmiş ve bu bahane edilerek on binlerce Hizmet gönüllüsü “terör” suçlamasıyla kamusal görevlerinden uzaklaştırılmış, çok sayıda kişi tutuklanarak hapis cezalarına çarptırılmıştır.
Üstelik bu kişilerin büyük çoğunluğunun darbe girişimiyle doğrudan ya da dolaylı bir ilgisi bulunmamaktadır. Tutuklamalar zamanla esnaflara, ev hanımlarına ve öğrencilere kadar uzanmış; Hizmet gönüllülerinin yıllarca yürüttükleri topluma faydalı olan birçok sivil faaliyet bir anda “suç unsuru” olarak değerlendirilmiştir.
Erdoğan’ın darbenin gerçekleştiği gece henüz olayın ayrıntıları netleşmeden Hizmet hareketini sorumlu göstermesi üzerine çok sayıda gazeteci ertesi gün Hocaefendi’nin bulunduğu yere gelmiş ve kendisine çeşitli sorular yöneltmiştir.
Hocaefendi kısa süre içinde otuzdan fazla röportaj vererek darbe girişimiyle herhangi bir ilgisinin bulunmadığını açıkça ifade etmiştir. Ayrıca olayın aydınlatılması için uluslararası bağımsız bir soruşturma komisyonu kurulmasını teklif etmiştir. Bu komisyonun vereceği karar ne olursa olsun bunu baştan kabul edeceğini, eğer suçlu bulunursa gönüllü olarak Türk yargısına teslim olacağını ifade etmiştir. Ancak bu teklif Erdoğan ve AKP hükümeti tarafından kabul edilmemiştir.
Uluslararası bir soruşturma komisyonunun kurulması bir yana, Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde oluşturulan Darbe Girişimini Araştırma Komisyonu’nun çalışmaları da çeşitli şekillerde akamete uğratılmıştır. Komisyonun hazırladığı raporun uzun süre kamuoyuna açıklanmaması da bu süreçte eleştirilen hususlardan biri olmuştur.
Hocaefendi bu konudaki tek sesli atmosferi şu sözlerle dile getirmiştir: “Şu anda Türkiye’de tüm eleştirel sesler susturuluyor ve sadece iktidardakilerin sesi duyuluyor. Sonuç olarak hem Türk halkı hem de dış gözlemciler yanlış yönetiliyor. Darbeyle ilgili yanlış algı devam ediyor çünkü tek bir ses var. Hükümet her şeyi hesaplamalarına göre yorumlar.” (https://www.youtube.com/watch?v=WwY-dkoKVu0)
Hocaefendi bazı röportajlarında 15 Temmuz kalkışmasını oldukça sert ifadelerle eleştirmiş ve şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Hizmet Hareketini bitirme amaçlı böyle kanlı bir darbe tezgâhlanacağı aklıma bile gelmemişti. Türkiye’de şimdiye kadar üç tane darbeye şahit oldum. Yakın dönemde Ergenekon ve Balyoz davaları vesilesiyle bir takım darbe teşebbüsleri de medyaya intikal etmişti. Bu ise ne yapılan darbelerle ne de hazırlık aşamasındaki darbelerle hiç benzeşmeyen ve senaryo olduğunu bir çocuğun dahi anlayabileceği haince bir tiyatroydu.”
Bu değerlendirmesinde özellikle bazı dikkat çekici noktaları vurgulamıştır. Örneğin:
- Darbenin başlama saatinin alışılmış darbe pratiklerinden farklı olması
- Yaz akşamı insanların yoğun biçimde dışarıda bulunduğu bir vakitte başlatılması
- Boğaziçi Köprüsü’nde sınırlı sayıda askerin sadece bir tarafı kontrol altına almaya çalışması
gibi unsurların olayın doğasına dair soru işaretleri doğurduğunu ifade etmiştir.
Hocaefendi söz konusu röportajında darbe girişiminin ardından Hizmet hareketine yönelik başlatılan geniş çaplı operasyonların da bu süreçle bağlantılı olduğunu ileri sürmüş ve şu değerlendirmeyi yapmıştır: “Uzun zamandır yok etmek istediği Hizmet Hareketi’ne karşı bütün zorlamalara rağmen hukuki yollarla istediği neticeyi elde edemeyen Erdoğan, böyle bir teşebbüste bulundu. Hatırlarsanız daha önce “Birkaç polis ve savcı marifetiyle Hizmet’i bütün dünyaya terör örgütü olarak ilan etme” niyetini açık etmişti. Ama Hizmet insanları hayatlarında karınca ezmemiş, sokağa çıkmamış, hiç kimseye taş bile atmamış nitelikli insanlar olduğundan hukuki yollarla bunu yapabilmesi imkânsızdı. O da Hizmet insanlarını elleri silahlı gösterecek böyle haince bir senaryoya teşebbüs etti. Böylece hem kendi diktasına giden yolu açtı, hem de hizmete karşı eşine az rastlanır bir cadı avı başlattı.”
Sonuç
Bütün bu gelişmeler bir arada değerlendirildiğinde, Hizmet Hareketi’nin rejim için gerçek anlamda bir tehdit oluşturduğunu gösteren somut ve ikna edici bir delilin ortaya konulamadığı görülmektedir. Buna karşılık yaşananlar, daha çok siyasî iktidarın kendi konumunu tahkim etmek ve muhalif gördüğü bir toplumsal yapıyı tasfiye etmek amacıyla geliştirdiği sert ve kapsamlı bir mücadeleye işaret etmektedir. Bu sebeple meseleye soğukkanlı ve objektif bir bakışla yaklaşan araştırmacıların, iddialardan ziyade ortaya konulan fiilî veriler ve tarihî süreç üzerinden değerlendirme yapmaları gerekmektedir.
Bütün bu açıklamalar meselenin yalnızca hukukî değil, aynı zamanda tarihî ve siyasî arka planının da bulunduğunu göstermektedir. Zira aidiyet temelli suçlamaların nasıl ve hangi saiklerle sistematik bir politikaya dönüştüğü sorusu, bizi ister istemez daha geniş bir değerlendirmeye sevk etmektedir. İşte bu çerçevede, bir sonraki yazıda “AKP Rejimi Hizmet Hareketine Niçin Savaş Açtı?” sorusuna cevap arayarak, yaşanan sürecin arka planını ve dinamiklerini ele almaya çalışacağız.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































