Sunay Akın’ı yıllardır dinleyenler bilir: O, yalnızca konuşan biri değildir; anlattığı her şeyi yeniden kuran, geçmişin üstündeki tozu sözcükleriyle usul usul kaldıran bir anlatıcıdır. Bu yüzden ona sadece şair, yazar ya da araştırmacı demek yetmez. O, modern zamanın meddahıdır biraz da. Bir cümleden bir hatıra, bir oyuncaktan bir ülke hikâyesi, bir ayrıntıdan bir Cumhuriyet dersi çıkarabilen ender anlatıcılardan biridir. Ankara’daki buluşmalarda da tam olarak bunu yaptı.
Günün ilk programında bu kez karşısında öğrenciler vardı. Genç yüzlerin merakı, salondaki canlılık, söze daha başlamadan hissediliyordu. Sunay Akın, öğrenciler için hazırlanan “İki Kitap Bir Heves” başlıklı buluşmada yine bildik ama her defasında taze kalan o anlatım gücüyle sahne aldı. Tarihi yalnızca sınavlarda ezberlenecek birkaç tarih ve isim olmaktan çıkarıp hayatın içinden bir hikâyeye dönüştürdü. Cumhuriyet’i, Atatürk’ü, düşüncenin özgürlüğünü, kültürün bir millet için ne anlama geldiğini kuru cümlelerle değil; hikâyelerle, anılarla, çağrışımlarla anlattı. Çocukluğun hafızasını da bu anlatının içine kattı. Oyuncaklardan söz ederken aslında yalnızca çocukları değil, toplumların ruhunu anlattı. Müze fikrinden söz ederken yalnızca vitrindeki nesneleri değil, bir ülkenin kendini nasıl hatırladığını hatırlattı.
Onu dinlerken bir kez daha düşündüm: Bazı insanlar bilgi vermez, ufuk açar. Sunay Akın’ın öğrencilerle kurduğu bağ da tam buydu. Kimi zaman yüzlerde gülümseme belirdi, kimi zaman bir cümle salonda düşünceli bir durak yarattı. Çünkü anlattığı şey yalnızca geçmiş değildi; o geçmişin bugüne neden hâlâ değdiğiydi. Atatürk’ü anlatırken de aynı yolu izledi. Onu heykellerin, resmî cümlelerin, tören nutuklarının içinden değil; aklın, merakın, aydınlanmanın ve kültürün içinden gösterdi. Bu, gençler için de kıymetliydi. Çünkü karşılarında sadece bir tarih anlatısı değil, düşünmeye çağıran bir ses vardı.
Akşam olduğunda salonda bu kez veliler ve öğretmenler vardı. Günün ikinci buluşması, “Cumhuriyete Giden Yol” başlığıyla yapıldı. Başlık zaten başlı başına bir davetti. Çünkü Cumhuriyet’e giden yol, yalnızca geçmişte kalmış bir yürüyüş değildir; bugün de zihinlerde, evlerde, okullarda, çocukların yetiştirilme biçiminde sürüp giden bir yolculuktur. Sunay Akın, izleyiciye seslenirken bu yolu bir kez daha görünür kıldı. Cumhuriyet’in temel ilkelerini, Atatürk’ün kurduğu düşünsel zemini, kültürel hafızanın neden korunması gerektiğini anlattı. Bunu yaparken de yine kendi anlatı dilini kurdu: Ne didaktik bir ton, ne hamasi bir tekrar, ne de ezber bir söylem… Onun yerine; insana değen, günlük hayata yaslanan, bir oyuncaktan bir mektuba, bir müzeden bir anıya uzanan katmanlı bir anlatı.
Özellikle müzecilik üzerine söyledikleri üzerinde durmaya değerdi. Çünkü Sunay Akın için müze, sadece geçmişi saklayan bir yer değil; insanın kendine dönüp bakabildiği bir hafıza evi. İstanbul Oyuncak Müzesi’nden söz ederken aslında çocukluğun ne kadar büyük bir kültür alanı olduğunu da anlatmış oldu. Oyuncak dediğimiz şey bazen bir ülkenin toplumsal hayal gücünü ele verir. Bir vitrinde duran küçük bir tren, bir bez bebek, bir tahta at, kimi zaman bir dönemin ruhunu koca tarih kitaplarından daha iyi anlatır. Akın, işte bu noktada nesnelerle insanlar arasında bağ kuran, eşyaya da söz hakkı tanıyan anlatıcılardan biri.
Fakat günün bendeki asıl derin izi, öğle programından sonra yaşanan o beklenmedik küçük yolculukta kaldı.
Öğrencilerle yapılan buluşma bitmişti. Salon boşalmaya başlamış, gün yavaş yavaş başka bir ritme geçiyordu. Tam o sırada Sunay Abi, o kendine özgü doğallığıyla, “Hadi Metin’i de ziyaret edelim,” dedi. Cümle çok sakindi ama içinde büyük bir içtenlik vardı. Böylece rotamız bu kez bir söyleşi salonuna değil, Cebeci Asri Mezarlığı’na çevrildi.
Yolda sohbet ettik. Bir anı başka bir anıyı açtı. Konudan konuya geçtik. Arada Melih’i aradık, biraz takıldık, biraz güldük. Hayatın en gerçek tarafı da galiba burada saklıdır: Bir dostu ziyarete giderken bile hüzünle gülümseme yan yana yürür. Ankara sokakları akıp giderken arabada yalnızca bir yol alınmıyordu; geçmişe, dostluğa, eksilmiş bir sese doğru da gidiliyordu.
Cebeci Asri Mezarlığı’nın 4. kapısından içeri girdiğimizde, bizi güler yüzlü bir görevli karşıladı. Sunay Abi, “Metin Uca’nın mezarına gitmek istiyoruz,” dedi. Görevli arkadaş, az ve yarım Türkçesiyle ama son derece açık, içten ve dikkatli bir tarif yaptı. Öyle güzel anlattı ki, o büyük mezarlığın içinde Metin Uca’nın kabrini neredeyse elimizle koymuş gibi bulduk. Bazen insanı insana yaklaştıran şey kusursuz bir dil değil, sahici bir iyi niyettir. Orada tam da böyle bir durum vardı.
Mezarın başına vardığımızda ilk göze çarpan şey, gösterişten uzak ama karakteri olan bir sadelikti. Açık renk mermerin üzerinde “Metin Uca” adı belirgin bir şekilde duruyordu. Altında 1961-2023. Bir insan ömrü, yine o bilindik kederle iki tarih arasına çekilmişti. Mezarın çevresini saran siyah demir parmaklıklar, içerideki hüzünle dışarıdaki hayat arasına ince bir hat çekiyordu. Başucunda ve yanında duran iki küçük kedi figürü ise mezarın bütün havasına beklenmedik bir sıcaklık katıyordu. Sanki taşın soğukluğunu kırıyor, Metin Uca’nın o tanıdık, zeki, alaycı ama insana yakın duran tarafına küçük bir selam gönderiyordu. Güneş, mermerin üzerine eğilmişti. Beyaz taşın üstünde parlayan ışık, yokluğun ağırlığını hafifletmiyordu belki ama ona başka bir derinlik kazandırıyordu.
Sunay Abi orada yalnızca bir dostunun mezarı başında durmadı. Sanki eski bir arkadaşla konuştu, aradaki mesafeyi kaldırdı, zamanın açtığı boşluğu birkaç cümleyle doldurdu. Hasret giderdi. O anı uzaktan izlerken şunu düşündüm: Bazı dostluklar ölümle tamamlanmıyor, yalnızca başka bir dile geçiyor. Toprak altına giren bedendir; hatıra kalır, ses kalır, birlikte gülünmüş cümleler kalır. İnsan, sevdiği birinin ardından mezar başında dururken aslında biraz kendine de bakıyor. Kendi eksikliğine, kendi faniliğine, kendi belleğine…
O gün Ankara Düşünür Koleji’nde yapılan iki ayrı buluşma, sadece başarılı bir okul etkinliği değildi. Öğrenciler için düşünmenin, veliler için hafızanın, hepimiz için de kültürün ne kadar yaşamsal olduğunu yeniden hatırlatan bir gündü. Sunay Akın, bir yandan öğrencilerle ve velilerle Cumhuriyet’in ışığını, Atatürk’ün düşünce dünyasını, müzeciliğin ve belleğin anlamını paylaştı; öte yandan öğleden sonra dostluk ve vefa duygusunu da aynı günün içine kattı. Bir yanda çocuklara ve ailelere açılan bir kültür kapısı vardı, öbür yanda bir dostun mezarı başında duran insan sıcaklığı.
Geride, konuşulmuş cümlelerden daha fazlası kaldı. Bir okulun düzenlediği iki güzel buluşma, bir anlatıcının insanlarda bıraktığı iz, bir dost mezarı başında duran vefa duygusu ve Ankara’nın o bahar gününe sinen derin bir hatırlama hâli…
Bazı günler gerçekten de takvimde tek yapraktır. Ama insanın içinde uzun süre kapanmaz.
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
![Tr724 [Haber Merkezi]](https://serbestgorus.com/wp-content/uploads/2026/04/MSF-Sudanda-kadinlar-ve-kiz-cocuklari-icin-guvenli-yer-kalmadi-360x180.jpg)




































