İDRİS GÜRSOY | YORUM
12 Mart Muhtırası’nın yıldönümü. Aradan yarım asrı aşkın zaman geçti. Yine aynı cümleler kuruluyor: “Demokrasiye darbe”, “özgürlüklerin budanması”, “1961 Anayasası’nın tahribi”…
Bunların hepsi doğru. Ama eksik. Çünkü 12 Mart’ı yalnızca sonuçları üzerinden konuşup, nasıl bir siyasal zeminde ortaya çıktığını görmezsek tarihi anlamış olmayız; sadece kendi ezberimizi tekrar etmiş oluruz.
12 Mart kime yapıldı?
12 Mart doğrudan bir hükümeti hedef aldı. Parlamento feshedilmedi ama yürütme fiilen tasfiye edildi. Ancak mesele yalnızca bir başbakanın istifası değildi.
12 Mart, 1960 sonrasında oluşan siyasal ve toplumsal hareketlilikten duyulan devlet içi rahatsızlığın ürünüdür. 1961 Anayasası’nın açtığı görece özgürlük alanı; sendikal hareketleri, üniversite gençliğini ve sol örgütlenmeleri güçlendirmişti. Bu yükseliş, askerî bürokrasinin bir kısmı tarafından “kontrol kaybı” olarak görüldü.
Ancak hikâye burada bitmiyor.
9 Mart 1971 darbe girişimi anılmadan 12 Mart anlaşılamaz. Bu girişim, 12 Mart tartışmalarında çoğu zaman sessizce geçiştirilir. Oysa ordu içinde sol-Kemalist bir cunta hazırlığı vardı. Doğan Avcıoğlu çevresindeki kadrolar ve bazı genç subaylar farklı bir müdahale planı üzerinde çalışıyordu.
12 Mart, yalnızca sola karşı yapılmış bir müdahale değil; aynı zamanda ordu içindeki başka bir müdahale girişiminin tasfiyesidir. Yani 12 Mart, devlet içi bir güç mücadelesinin ürünüdür. Bu boyut anlatılmadığında tarih, kolaycı bir ideolojik anlatıya dönüşür.
“Sağ darbe” tanımı yeterli mi?
Dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın “Sosyal uyanış ekonomik kalkınmayı aştı!” sözü, müdahalenin toplumsal taleplere karşı refleksini açıkça gösterir. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın açıklamaları da dönemin siyasal yönelimini ortaya koyar.
Evet, 12 Mart döneminde sol hareketler ağır baskı gördü. Evet, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kuruldu, idamlar yaşandı, işkenceler uygulandı. Ama baskı yalnızca sola mı yöneldi? Hayır. Dini gruplar da takibe alındı. Nur talebeleri yargılandı. Sağ içindeki bazı radikal çevreler de hedef oldu.
12 Mart, ideolojik olarak tek yönlü bir tasfiye değil; devletin kontrolü dışında kalan bütün örgütlü alanlara karşı bir vesayet refleksiydi.
Vesayetin sürekliliği
27 Mayıs Darbesi ile 12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi arasında kopmaz bir süreklilik vardır. 27 Mayıs, 1961 Anayasası ile görece özgürlükçü bir çerçeve açmış olsa da askerî vesayeti kurumsallaştırdı. 12 Mart bu özgürlük alanını daralttı. 12 Eylül ise toplumu bütünüyle yeniden dizayn etmeye girişti.
Birini “ilerici”, diğerini “gerici” diye ayırmak tarihsel bir analiz değil; ideolojik bir konumlanmadır. Üçü de sonuçta silahlı bürokrasinin siyaset üzerindeki tahakkümüdür.
Seçici hafıza mı, ilkesel demokrasi mi?
12 Mart’ı konuşurken genellikle “Bizim mağdurlarımız” hatırlanır. Solun mağdurları anlatılır. Oysa devletin vesayet refleksi ideolojik sınır tanımaz. Kontrol kaybı algısı oluştuğunda yönünü herkese çevirebilir.
12 Mart gösterdi ki darbeler yalnızca tankla yapılmaz. Bazen muhtıra ile, bazen yargı eliyle, bazen de “güvenlik” gerekçesiyle gelir.
12 Mart’ı doğru okumak geçmişi mahkûm etmekten ibaret değildir. Asıl mesele, devlet içi güç mücadelelerinin hukuku askıya aldığı her dönemde aynı zihniyetin nasıl yeniden üretildiğini görebilmektir.
Türkiye darbeleri ancak bu zihniyetle yüzleştiğinde aşabilir.
Ve bugün asıl soru şudur: İlkesel olarak mı darbeye karşıyız, yoksa sadece bize zarar veren darbeye mi?
Eğer demokrasi bir ilkeyse, herkesi kapsamalıdır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***




































