İktidar ve Kürt siyasetçilerine bakılırsa “Yüce Meclis’te tarih yazılıyor.” Numan Kurtulmuş böyle diyor çünkü. Ama esas durum ise şu: 20 toplantı, 137 tanık, 60 sayfa, sıfır yeni fikir! Maksat dostlar komisyonda görsün durumları.
M. NEDİM HAZAR | YORUM
TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun ‘oy çokluğuyla’ kabul edilen ortak raporu, Türkiye siyasetinin son yıllarındaki en büyük göz boyama operasyonunun ibretlik ve resmi belgesi mahiyetinde. Yirmi toplantı, 137 kurum temsilcisi ve kişi dinlendi; ortaya çıkan şey ise baştan sona zaten Anayasa’da yazılı olan, AİHM ve AYM kararlarında onlarca yıldır tekrarlanan, ancak asla uygulanmayan ilkelerin yeniden yazdırılmasından ibaret.
‘Türkiye Modeli’ olarak literatüre geçeceği iddia edilen bu metin, aslında siyasi partilerin kendi çıkar hesaplarını nezaketle kayda geçirdikleri bir pazarlık defterinden başka bir şey değil. Rapor, Kürt meselesi ya da terör konusunda hiçbir somut çözüm önerisi içermiyor; yalnızca yıllardır söylenegelen genel, yuvarlak ifadelerle donanmış bir temenni listesi.
Binlerce sayfalık müzakere tutanağının, on binlerce saat konuşmanın, onlarca yıllık acının süzüldüğü bu rapor, bize şunu anlatıyor: Havanda su dövmek için de toplantı salonu, bütçe ve TBMM mührü gerekmekte!
Hadi şimdi raporunun içeriğinin analizini yapalım.
Raporun öneriler bölümü incelendiğinde karşımıza çıkan manzara trajikomik: AİHM ve AYM kararlarına uyulması, infaz adaletinin sağlanması, tutuksuz yargılamanın esas alınması, ifade özgürlüğünün genişletilmesi… Tüm bunlar zaten Anayasa’nın 10, 25, 26, 28 ve ilgili maddelerinde mevcut.
Rapor, “Türkiye’nin AİHM kararlarını icra etme oranı yaklaşık yüzde 90’dır!” diyerek kendi tezini çürütüyor. Geri kalan yüzde 10, Öcalan’ın tecrit şartları, tutuklu gazeteciler, kayyım atanan belediyeler gibi tam da bu sürecin merkezindeki meseleler. Rapora göre sorun yok; ama esasen göre sıkıntı tam da orada.
Bunları uygulatacak siyasi iradenin yokluğu hakkında rapor ne söylüyor?
Hiçbir şey.
Çünkü o iradeyi oluşturan da, yok eden de raporun altında imzası olan partilerden başkası değil.
‘Silah Bırakma’ Fetişizmi
Raporun temel çıkmazı şurada yatmakta: PKK’nın ‘feshi ve silah bırakması’ sürecinin ‘istihbarat-güvenlik birimlerince tespiti’ bekleniyor. Yani rapor, henüz gerçekleşmemiş bir varsayımın üzerine inşa edilmiş. Süleymaniye’de 30 PKK mensubunun silahlarını yakması bir ‘fesih’ midir? Sınır ötesindeki durumu kim, nasıl, hangi kriterlere göre doğrulayacak?
Bu sorular karşısında rapor derin bir sükuta bürünüyor. Belki de haklıdır: Cevap vermek, sorumlu olmak demektir. Sorumlu olmak ise bu raporun yaratıcılarının asla gitmek istemediği bir yerdir.
Masadaki Oyuncuların Gerçek Gündemi
Raporun asıl amacı, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yeniden seçilebilmesi için gereken anayasa değişikliğini mümkün kılacak DEM Parti desteğini sağlamak. Artık sağır sultan bile bunu biliyor. Bunu açıkça söylemek yerine ‘kardeşlik hukuku’, ‘millî dayanışma’ ve ‘Türkiye Modeli’ söylemine sarılmak, siyasi ikiyüzlülüğün en zarif biçimi.
Devlet Bahçeli’nin 1 Ekim 2024’te DEM Parti sıralarına yürümesi ile 22 Ekim’de Öcalan’a yönelik çağrısı arasındaki 21 gün, siyasi literatüre ‘oportünizmin evrimi’ olarak geçmeli bence. Kırk yıl “PKK’yla masaya oturulmaz!” diyen MHP, bugün sürecin mimarı rolüne soyunmuş. Bu dönüş ideolojik bir aydınlanma değil, saf seçim matematiğinden başka bir şey değil.
‘Dün terörist, bugün muhatabım’ formülü, Türk siyasetinin kronik ahlaki esnekliğinin belgesi.
DEM Parti’nin talepleri kısmen anlaşılır aslında: Öcalan’ın insani koşullarının iyileştirilmesi, hukuksuz yollarla kayyum atanan belediyelerin seçilmiş yöneticilerine iade edilmesi, PKK’yla organik bağı bulunmayan siyasetçilerin serbest bırakılması. Bunların bir kısmı, zaten hukukun olağan işleyişinin gereği.
Ancak bu meşru taleplerin karşılığında Erdoğan’a anayasa desteği vermek, halk iradesini kişisel bir siyasi pazarlığa kurban etmek değilse nedir? Kürt halkının onlarca yıllık demokratik mücadelesi, bir cumhurbaşkanının seçilmesi için koz olarak masaya sürülmesi en hafif tabiriyle siyasi kurnazlık. Daha sert ifade ile söylersek; bu hareket temsil ettiğini iddia ettiği halka yapılabilecek en büyük ihanettir.
PKK’lı tutukluların serbest bırakılması için ‘özel af’ mekanizmasını yeterli görmek ise demokrasiden ne kadar uzak düşüldüğünün itirafı.
CHP’nin tutumu kendi başına ayrı bir paradoks örneği. “Raporda eksiklik çok” diyerek kürsüye çıkıp, ardından 47 oyla onaylayanlar için ‘muhalefet’ kelimesini nasıl tanımlamalıyız? Komisyon sürecinde ‘şeffaflık ve denetim’ isteyen CHP, yürütme içindeki ‘izleme mekanizmasının’ TBMM’ye sadece bilgi sunacağını, denetim yetkisi vermeyeceğini fark etmemiş görünmekte.
Ya da fark etmiştir de umursamıştır. Siyasette bu ikisi arasındaki farkın kapanmaya devam etmekte olduğunu görüyoruz.
Raporun üçüncü bölümü, Selahaddin Eyyubi’den Sultan Alparslan’a uzanan bir ‘ortak tarih’ destanı örerek okuyucuyu 21. yüzyıldan Orta Çağ’ın zihinsel konforuna taşımakta. Peki o ‘ortak tarih’ aynı zamanda Dersim katliamını, Kürtçe yasağını, boşaltılan köyleri ve yakılan yerleşim yerlerini de içermez mi?
Rapor, tarihi bir ayna olarak değil, süslü bir pano olarak kullanmakta. Hoş görünen parçalar çerçeveletilir, rahatsız eden parçalar depoya kaldırılır. Esasen tarih böyle yazılmaz; tarih böyle evcilleştirilir.
‘Terörsüz Türkiye’ = ‘Sorunsuz Türkiye’ mi?
Rapor, ‘Terörsüz Türkiye’ hedefini devlet politikası ilan ederken terörün neden ortaya çıktığını sormaktan özenle kaçınmakta. ‘Eğer terör olmasaydı, okulları, hastaneleri daha önce inşa ederdik’ cümlesi, tarihi en yüzsüz biçimde tersine çevirmekte.
Terör yokken de bu hizmetler bölgeye götürülmedi. Bölge terörden önce de ihmal edildi; bu ihmal, bu yoksulluk, bu inkâr, bu dışlanmışlık besledi terörü. Raporun yazdığı, sebep-sonuç ilişkisini baş aşağı çevirmenin siyasi ifadesidir.
Terörü bitirmek isteyenler, önce terörün neden doğduğunu anlamak zorunda. Bu rapor o sorudan kaçtığı için ‘terörsüz’ bir Türkiye hayal etmekten öteye geçememekte.
Rapor, “Terörsüz Türkiye” hedefini devlet politikası ilan ediyor, ancak terörün neden ortaya çıktığıyla ilgilenmekten kaçınıyor. Güvenlik harcamaları, ekonomik kayıplar, şehitler… Tüm bunlar anlatılıyor, ama Kürtlere yapılan haksızlıklar, kimlik inkarı, sistematik ayrımcılık hiç bahsedilmiyor!
Raporun yedinci bölümü ‘Demokratikleşme ile İlgili Öneriler’ başlığını taşımakta. Bu başlık altında sıralananlar, yıllardır sivil toplum örgütlerinin, barolar birliğinin, muhalefet partilerinin, uluslararası insan hakları kuruluşlarının talep ettiği, ancak iktidar tarafından ‘terör propagandası’ olarak yaftalanan ya da duymazdan gelinen maddeler:
AİHM ve AYM kararlarına uyulması. Tutuksuz yargılamanın esas alınması. Terörle Mücadele Kanunu’nun ifade özgürlüğünü zedelemeyecek biçimde yeniden düzenlenmesi. Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun liberalleştirilmesi. Basın özgürlüğünü kısıtlayan yasaların revizyonu.
Peki bu talepleri dün reddeden kim, bugün ‘öneri’ olarak sunan kim?
Aynı partiler, aynı kişiler. Fark yalnızca seçim takviminde gizli.
Üstelik raporun hiçbir maddesi bağlayıcı değil. Her biri ‘önerilmektedir’, ‘düşünülmelidir’, ‘gözden geçirilmelidir’ kalıplarıyla bitirilmiş. Türk siyasi edebiyatının en köklü fiili olan ‘gerekir’ yerine ‘düşünülmelidir’ kullanıldığında, söylenenin anlamı şudur: ‘Belki yapılır, belki yapılmaz; bağlayıcılık iddiamız yok.’
İkiyüzlülüğün Dört Portresi
AKP: 2009-2013 çözüm sürecini başlatan, 2015’te Dolmabahçe Mutabakatı’nı kamuoyu önünde çöpe atan, Cizre’de, Sur’da sokağa çıkma yasaklarıyla şehirleri yerle bir eden, HDP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarını kaldırıp tutuklatan parti, bugün ‘kardeşlik hukuku’ keşfetmiştir. Seçim hesabı gerektirince her şey mübah ve mümkün görünmekte. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Yayman’ın “Türkiye ittifakı” çıktığını söylemesi, bu gerçeği örtmek için kullanılan nezaket söyleminden başka bir şey değil.
MHP: Kırk yıl boyunca ‘PKK’yla asla müzakere edilmez’ diyen, her çözüm girişimini ‘ihanet’ diye damgalayan parti, bugün sürecin baş mimarı olarak kendini sunmakta. Bu ideolojik akrobasi, Türk siyasetinde kıt bulunan bir becerinin ürünü. Bahçeli’nin “dün terörist, bugün muhatabım” söylemi, siyasetteki oportünizmin en çıplak hali.
DEM Parti: Kürt halkının meşru taleplerini koz olarak kullanan, PKK’nın siyasi uzantısı olmakla itham edilmekten kurtulmak için bu sürece koşan; ama Öcalan bağımlılığını, kayyım tepkisini ve cezaevi taleplerini masadan düşürmeyen bir çelişkiler bütünü. Raporda “kayyım yerine meclis seçimi” önerisi bu talebin nezaketle formüle edilmiş hali. PKK’lı tutukluların serbest bırakılması için “özel af” çıkarılmasını yeterli bulabilecek kadar “demokratikleşme” vizyonu da ayrı bir ironi.
Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki “silah bırakma çağrısı”, sürecin başlangıcı olarak gösterilse de, karşılığında ne vadedildiği belirsiz. Cizre’den bir kadının “PKK’den silah bırakılması isteniyor ama onun karşılığında ne vadediyorlar, o net değil” sözleri, Kürt halkının şüphesini yansıtıyor
CHP: Özgür Özel ve partisinin durumu ise en acınası bence.
“Önce ‘eksiği çok’ dediler, sonra ‘tamamdır’” anlayışı Özgür Özel liderliğindeki CHP’nin çelişkili duruşunu özetliyor. CHP Grup Başkanvekili Murat Emir’in “Bu komisyonun çalışması, beklenen umudu yeşertmemiştir.” demesi ve ardından raporu 47 oyla onaylaması, partinin ne istediğini bilmediğinin ibretlik ispatı.
CHP, sürece “temkinli destek” veriyor, ancak şeffaflık ve demokratik denetim istiyor. Peki ya zaten olmayan bir şeyi nasıl denetleyeceksiniz? Rapor, yürütme içinde bir “izleme mekanizması” önerirken, bu mekanizmanın TBMM’ye rapor sunacağını söylüyor. Yani denetim değil, bilgi verilmesi söz konusu. CHP bu ayrımı görmezden geliyor.
CHP’nin durumu acınası, zira eleştiri yapar, sonra onaylar; itiraz eder, ardından imzalar. Muhalefet olmak bu kadar yorgunsa, muhalefetsizlik daha rahat olabilir.
Hasılı kelam, bu taslak rapor, ülkenin barış ve özgürlük ortamı için değil, partilerin çıkarlarının meşrulaştırılması için çırpınışların resmi belgesi. Dikkat buyurun, bu tespiti yapmak, barışa karşı olmak değil; tam aksine, gerçek barışın bu rapordan geçmediğini söylemektir.
Elbette PKK’nın silah bırakması zorunludur; ancak bu, barışın kendisi değil, barışın önkoşuludur. Gerçek çözüm; Kürt meselesinin siyasal, kültürel ve ekonomik boyutlarının dürüstçe ele alınmasını, AİHM-AYM kararlarına fiilen uyulmasını, kayyum uygulamasının kalıcı olarak sona erdirilmesini ve hukuk devletinin slogan olmaktan çıkarılıp uygulamaya geçirilmesini gerektirmekte.
Bunların hiçbiri bu raporda yok.
Raporun son cümlesi, “Türkiye Modeli’nin en kıymetli kazanımı olan iç huzur, sağlam zeminler üzerinde yükselecektir.” demekte. Sağlam zeminler; niyetten değil, uygulamadan; vaatlerden değil, eylemlerden; 60 sayfalık belgeden değil, gerçek siyasi iradenin varlığından inşa edilir.
Son bir nokta, raporun finalinde atıf yapılan irade bu raporda yok. Eksik olan, kardeşlik hukuku değil; siyasi ahlak…
Not: Numan Kurtulmuş raporu sunarken, tutanakların da rapora ekleneceğini söyledi. Bence esas tabloyu ortaya net olarak bu tutanaklar koyacak.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































