YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM
Modern dünyada haklar ve özgürlükler hiç olmadığı kadar gündemdedir. Özellikle kadın haklarına ayrı bir önem atfedilmekte, bu alanda çeşitli hukuki ve kültürel düzenlemeler yapılmaktadır. Günümüz insanının, tarihte benzeri görülmemiş şekilde saygın ve korunmuş bir konuma yükseldiği sıkça dile getirilmektedir. Taciz ve tecavüz gibi fiiller kamusal söylemde en sert biçimde kınanmakta; aile kurumunun önemi hemen her platformda vurgulanmaktadır. Aldatma, eşe karşı yapılmış en büyük ihanetlerden biri olarak görülmekte ve çoğu zaman doğrudan boşanma sebebi sayılmaktadır.
Ne var ki istatistikler, bu güçlü söylemin arkasında bambaşka bir tabloya işaret etmektedir. ABD Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu’nun (EEOC) 2016 tarihli Select Task Force on the Study of Harassment in the Workplace adlı raporuna göre çalışan kadınların yaklaşık %25 ile %50’si (soru biçimine göre oran değişmektedir) profesyonel hayatlarında en az bir kez cinsel tacize maruz kaldıklarını beyan etmektedir.
Amerikan Psikoloji Derneği’nin (APA) Report of the APA Task Force on the Sexualization of Girls adlı raporu ise medyanın ve kültürel mesajların kadın bedenini nasıl sistematik biçimde nesneleştirdiğini ele almakta; kişinin değerinin yalnızca cinsel çekiciliğine indirgenmesinin kadın psikolojisi üzerinde ağır sonuçlar doğurduğunu bilimsel verilerle ortaya koymaktadır. Öz-nesneleştirme olgusunun depresyon ve yeme bozukluklarıyla yakından ilişkili olduğu bu raporda açıkça vurgulanmaktadır.
Evli çiftler arasındaki sadakatsizlik verileri de benzer şekilde kaygı vericidir. Çeşitli araştırmalar, evlilikler içerisinde %20–25 oranında fizikî aldatma, yaklaşık %40 civarında ise duygusal sadakatsizlik yaşandığını ortaya koymaktadır. Boşanmaların önemli bir kısmının da sadakatsizlikle ilişkili faktörlerle bağlantılı olduğu görülmektedir.
Elbette burada cinsel ahlâk alanında yaşanan bütün sorunların dökümünü yapmak niyetinde değiliz. Ancak basit bir literatür taraması dahi, kadın-erkek ilişkilerinde gelinen noktayı anlamak için yeterli ipuçları sunmaktadır. Bu yazıda, söz konusu problemlerin önüne geçme adına İslâm’ın ortaya koyduğu ahlâkî ve toplumsal çözüm önerileri üzerinde durulacaktır.
Zina Yasağı
İslâm’ın kesin bir şekilde yasakladığı ve büyük günahlardan biri olarak gördüğü fiillerin başında zina gelir. Öyle ki bazı âlimler, şirkten sonra en büyük günahın zina olduğunu ifade etmiş; bazıları ise şirk ve cinayetten sonra zinayı üçüncü sırada saymıştır. (Âlûsî, Rûhu’l-maânî, 14/497) Peygamber Efendimiz’in (s.a.s), “İnsan zina ettiği zaman mümin olarak zina etmez.” (Buhari, Eşribe 1) buyruğu, zinanın imanla bağdaşmayan bir fiil olduğuna açıkça işaret etmektedir.
Zinayı, çirkinliği açık, büyük bir ahlâksızlık olarak gören ve failine en ağır cezayı öngören tek din İslâm değildir. Aksine zina, bütün semavi dinler tarafından en şiddetli biçimde yasaklanmıştır. Zinanın yol açtığı korkunç sonuçlar akılla bilinebileceği gibi, vicdan tarafından da tasdik edilecektir. Bu sebepledir ki o, kadim zamanlardan günümüze kadar insanlığın ortak vicdanında daima mahkûm edilmiştir. Öyle ki zinanın yaygınlaştığı modern toplumlarda bile bu fiil, haysiyet ve itibarı zedeleyen bir davranış olarak görülmüş; bu yüzden çoğu zaman gizli işlenmek zorunda kalınmıştır.
Zinanın Yol Açtığı Zararlar
İslâm’ın bütün emirlerinde olduğu gibi zinanın haram kılınmasında da kulların dünyevî ve uhrevî, maddî ve manevî maslahatları gözetilmiştir. Çünkü zina; ahlâkî, manevî, içtimaî, psikolojik, tıbbî, iktisadî ve hukukî pek çok zararı bünyesinde barındırır. O, haya duygusunu zayıflatır, iffeti aşındırır; bireyi ve toplumu psikolojik, hukukî ve ahlâkî krizlere sürükler. Irz ve namusların çiğnenmesi, toplumsal güveni ve insanlar arası ilişkileri derinden zedeler; kin, nefret ve düşmanlıkları besleyip büyütür.
Gayrimeşru ilişkilerin revaç bulması, insan bedeninin metalaştırılmasına ve çeşitli istismar biçimlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar; zührevi hastalıkların artmasına sebep olur. Bu tür ilişkilerin çoğalmasıyla birlikte ahlâkî ve manevi değerlerin yerini anlık hazlar ve geçici tatminler almaya başlar. Anlık heyecanlar üzerine bina edilen nikahsız birliktelikler ise aile ortamının insana kazandırdığı güven ve huzuru, sıcaklık ve samimiyeti zerre kadar dahi sağlayamaz. Aksine bu tür birliktelikler, insanın ahlâkî hasletlerini zayıflatır; ruhsal ve psikolojik çöküntülere yol açar.
Zinanın en büyük tahribatı ise aile kurumunda ortaya çıkar. Onun yaygınlaştığı toplumlarda evlilik bağı zayıflar, aile hayatı bozulur, nesepler karışır, boşanmalar artar ve yuvalar yıkılır. Evlilik dışı ilişkilerin çoğalması, yeni ailelerin kurulmasını zorlaştırdığı gibi, mevcut yuvaların da sarsılmasına ve dağılmasına sebep olur. Bu yönüyle zina, evlilik müessesesinin amansız bir düşmanıdır. Ailenin çözülmesi ise toplumun temellerini sarsar ve sağlıklı nesillerin yetişmesini ciddi biçimde tehlikeye atar.
Nitekim Kur’ân-ı Kerim, zinayı ahlâkî bir çirkinlik (fâhişe) ve son derece kötü bir yol olarak nitelendirerek bu menfi sonuçlara dikkat çekmektedir. (İsrâ sûresi, 17/32) Peygamber Efendimiz (s.a.s) de, “Bir toplumda zina ve faiz yaygınlaşırsa, onlar kendileri için Allah’ın azabını helâl kılmış olurlar.” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, hadis no: 3809; Hâkim, el-Müstedrek, hadis no: 2261) buyurarak zina ve faizin toplumların çöküşündeki yıkıcı rolüne işaret etmiştir.
Zinayı yasaklayan âyetin öncesinde “Çocuklarınızı öldürmeyin.” (İsrâ sûresi, 17/31), sonrasında ise “Cana kıymayın.” (İsrâ sûresi, 17/33) emirlerinin yer alması da son derece dikkat çekicidir. Zina yasağının, doğrudan öldürmeye dair bu iki ilâhî ikazın arasında zikredilmesi, onun sonuçları itibarıyla öldürmeyle irtibatlı olduğuna işaret etmektedir. Nitekim zina, neseplerin karışmasına yol açmakta, nesep bağının kopması ise kişinin toplumsal ve manevî kimliğini derinden yaralamaktadır. Bu sebeple bazı müfessirler, nesepsiz oluşu manevi bir ölüm mesabesinde değerlendirmişlerdir. (Âlûsî, Rûhu’l-maânî, 14/495) Ayrıca evlilik dışı ilişkiler, kürtaj vakalarının en önemli sebeplerden biri olarak görülmekte; milyonlarca çocuğun terk edilmesine, sokaklara bırakılmasına veya yetimhanelere makûm edilmesine yol açmaktadır.
Önleyici Ahlâk Anlayışı
Zina; ferdî, ailevî ve toplumsal hayatta büyük yıkımlara yol açtığı için İslâm, sadece zinayı yasaklamakla yetinmemiş; onun ortaya çıkmasını engellemek adına gerekli bütün tedbirleri de almıştır. Bu çerçevede evlenmeyi teşvik etmiş (Nûr sûresi, 24/32), evliliklerin kolaylaştırılmasını emretmiş (Ebû Dâvud, Nikâh 31), iffeti yüceltmiş (Mü’minûn sûresi, 23/5), hem zina fiili hem de zina iftirası için ağır müeyyideler koymuş (Nûr sûresi, 24/2, 4), zinakâr kimselerle evlenmeyi yasaklamış (Nûr sûresi, 24/3), ahlâksızlığın uhrevi cezasını hatırlatmış (Furkân sûresi, 25/68-69), izin almadan ve selâm vermeden yabancı evlere girmeyi yasaklamış (Nûr sûresi, 24/27); hepsinden önemlisi ise zinaya götüren vesileleri de nehyetmiştir.
“Zinaya yaklaşmayın.” (İsrâ sûresi, 17/32) âyet-i kerimesi, bu yaklaşımı net bir şekilde ortaya koymaktadır. Âyetin bu üslubu, yalnızca zina fiilinin kendisini değil, ona götüren yolları, semtine sokulmayı ve yakınından geçmeyi dahi yasakladığı için zina hakkında son derece kesin ve şiddetli bir nehy ifade etmektedir.
Kur’ân’ın bu beyanı, sadece zina fiilinden uzak durmayı değil, onu götürme ihtimali bulunan bütün yolların daha baştan kapatılmasını hedefler. Tıbb-ı Nebevi’ye dair hadislerin birçoğunda sağlık alanında koruyucu hekimlik esas alındığı gibi, bu âyet de ahlâk alanında önleyici bir yaklaşımı temsil etmektedir. İslâm hukukunda bu anlayış “sedd-i zerai” ilkesiyle ifade edilir. Bunun anlamı, kötülüğe götüren yolların daha baştan kapatılmasıdır ki bu ilkeye riayet edilmesi kötülüklerin önlenmesinde fevkalâde etkili bir yöntemdir.
Şüphesiz zina, bir anlık fiilden ibaret olmayıp; duygusal, zihinsel ve davranışsal bir sürecin neticesinde ortaya çıkar. Bu sebeple Kur’ân, sadece sonucu yasaklamakla yetinmemekte; bu süreci de yasak kapsamına dahil ederek insanı zinaya götüren her bir adımın kendi çapında bir sorumluluk doğurduğuna işaret etmektedir. Cenab-ı Hak bizi bizden daha iyi bildiği ve bize şahdamarımızdan daha yakın olduğu için, zina etmeyi değil, ona yaklaşmayı haram kılmıştır. Bu ilâhî hitapta insan psikolojisinin ve fıtratının dikkate alındığı açıkça görülmektedir.
Zira inançlı bir insan, normal şartlar altında zinadan uzak durmakta ve kendini kontrol etmekte ciddi bir zorluk yaşamayabilir. Ancak belli sınırlar aşıldıktan sonra irade imtihanında başarılı olmak sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Bu açıdan Kur’ân, zina yasağını riayet edilmesi zor olan son noktadan değil; kaçınılması çok daha kolay olan en erken safhadan başlatmıştır.
Peki, âyette geçen “zinaya yaklaşmayın” yasağı hangi fiilleri kapsamaktadır? Başka bir ifadeyle zinaya götürme tehlikesi sebebiyle haram kılınan davranışlar nelerdir?
Tesettür Emri
Gayrimeşru ilişkileri önlemeye yönelik tedbirlerin başında tesettür emri gelir. İslâm, hükümlerini insanın yaratılışına ve fıtrat kanunlarına uygun şekilde vaz etmiş; kadın ve erkeğin karşı cinse yönelik zaaflarını, meyillerini ve cinsî dürtülerini dikkate alır. Zira kadın ile erkek arasında yaratılış özelliklerinden kaynaklanan güçlü bir çekim bulunmaktadır. Bu sebeple İslâm, vücudun cazibe unsurlarının teşhir edilmesini zinaya götüren yolların en önemlilerinden biri olarak görmüş ve bunu yasaklamıştır. (Nûr sûresi, 24/31; Ahzâb sûresi, 33/59)
Nitekim açık saçık giyimin yaygınlaştığı modern zamanlarda, evlilik dışı ilişkilerin artış göstermesi bir tesadüf değildir. Zira açıklık; nazarları üzerine çeker, şehveti tahrik eder ve süflî duyguları harekete geçirir. Bu da zamanla bireyleri zinaya sürükleyen bir zemin oluşturur.
Gözlerin Kontrolü
Kur’ân-ı Kerim bir taraftan kadın ve erkeklere örtünme mükellefiyeti getirirken, diğer taraftan da bakışların kontrol altına alınmasını emreder. Nûr sûresinin otuzuncu ve otuz birinci âyetlerinde sırasıyla mümin erkek ve mümin kadınlara bakışlarını kısmaları (gözlerini bakılması haram olandan çevirmeleri) ve edep yerlerini günahtan korumaları (ırzlarını muhafaza etmeleri) emredilmiştir. Bu iki emrin art arda gelmesi tesadüfî değildir; bilakis aralarında son derece güçlü bir irtibat vardır.
Zira göz, kalbin bekçisidir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.s) beyanıyla harama bakmak, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. (Hakim, Müstedrek, 4/314) İnsan, gözüne mukayyet olmaz ve harama nazar ederse bu oklar kalbe saplanmaya ve onu yaralamaya başlar. Bunun neticesinde kalpte zinaya yönelik meyiller ve arzular filizlenir.
İşte bu sebeple gözün korunması, iffetin korunmasının ön şartı olarak görülmüştür. Cenab-ı Hak, yalnızca zina fiilini yasaklamakla yetinmemiş, ona götüren ilk ve en tehlikeli kapıyı da kapatmıştır.
Halvet Yasağı
İslâm’ın müminleri zinadan uzak tutmak adına aldığı önemli tedbirlerden biri de halvet yasağıdır. Halvet; aralarında nikâh bağı bulunmayan bir kadın ile erkeğin, başkalarının giriş ve görüşüne açık olmayan kapalı bir mekânda baş başa kalması demektir. (DİA, “Halvet” md.) Bu hususta rivayet edilen şu hadis-i şerif son derece dikkat çekicidir: “Bir erkek, yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın; zira üçüncüleri şeytandır.” (Tirmizî, Radâʿ 16)
Peygamber Efendimiz’in (s.a.s), halveti açıkça yasakladıktan sonra şeytanın rolüne özellikle dikkat çekmesi son derece manidardır. Çünkü iki karşı cinsin ıssız ve kontrolsüz bir ortamda baş başa kalması, şeytan açısından kaçırılmayacak bir fırsattır. Böyle bir durumda şeytanın telkin ve vesveseleriyle tarafları gayrimeşru bir ilişkiye sürüklemesi an meselesidir. Bu sebeple İslâm, zinaya giden sürecin bu kritik halkasını da daha baştan koparmıştır.
Edebin Muhafazası
Kur’an-ı Kerim’in konuyla ilgili bir diğer ikazı da insanın konuşmasında, hâl ve hareketlerinde edebi muhafaza etmesi; tahrik edici tavır ve davranışlardan uzak durmasıdır. Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimiz’in hanımlarına ve onların şahsında bütün mümin kadınlara şu ikazı yapar: “Allah’tan sakınıyorsanız çekici bir eda ile konuşmayın, yoksa kalbi bozuk olan kimse kötü şeyler ümit eder. Daima ciddi ve ağırbaşlı söz söyleyin.” (Ahzâb sûresi, 33/32)
İnsanlar iletişim kurarken yalnızca ağızlarından çıkan kelimelerle değil; ses tonları, yüz ifadeleri, duruşları, el-kol hareketleriyle de mesaj verirler. Kadının erkeği etkileme gücünün daha baskın olması sebebiyle Kur’ân, bu ilâhî hitapta özellikle kadınlara yönelmiş; onları işveli ve edalı konuşmaktan, davetkâr bakışlar yöneltmekten, hâl ve hareketleriyle cinsel çağrışımlar oluşturmaktan men etmiştir. Onları, erkelerle muhatap olurken edepli konuşmaya, ağırbaşlı davranmaya ve vakar içinde hareket etmeye davet etmiştir.
Ölçüsüz ve Kontrolsüz Birliktelikler (İhtilat Meselesi)
İffeti koruma ve gayrimeşru ilişkilere giden yolları kapama adına üzerinde durulan hususlardan biri de ihtilat meselesidir. İhtilat, aralarında nikâh bağı bulunmayan kadın ve erkeklerin bir arada bulunmaları, aynı ortamı paylaşmaları anlamına gelir. Bu konu, farklı boyutları bulunan, tartışmalı ve girift bir mesele olup tek yönlü değerlendirmelere müsait değildir. Özetle ifade etmek gerekirse ihtilat, mutlak anlamda yasaklanmış bir durum değildir. Zira şahitlik, tedavi, alışveriş, ulaşım, eğitim, misafire hizmet gibi birtakım sosyal gerçeklikler, birbirine yabancı kadın ve erkeklerin bir araya gelmesini zaman zaman zaruri kılabilmektedir. Nitekim âlimlerin çoğunluğu da bu tür zaruret ve ihtiyaç hâllerinde, belli sınırlar korunmak şartıyla, kadın ve erkeklerin bir araya gelmesinde ve konuşmasında bir sakınca görmemiştir.
Bu tür durumlara dair Asr-ı Saadetten pek çok örnek bulmak mümkündür. Kadınlar, bilmedikleri hususları sormak üzere Allah Resûlü’ne gelmiş, ihtiyaçlarını temin etmek için çarşı ve pazarlara çıkmış, cihada iştirak etmiş, hacca gitmiş, emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker vazifesini yerine getirmiş, bayram namazlarına katılmış ve yeni kurulan bir toplumun inşa sürecinde aktif roller üstlenmişlerdir. Kur’ân’ın, Hz. Musa’ın iki kız kardeşle konuşmasını veya Hz. Süleyman’ın bir devlet başkanı olan Belkıs’ı ülkesine davet edip ağırlamasını anlatması da bu bağlamda dikkat çekici örneklerdir.
Bu çerçevede ihtilat, kadının duvarlar arkasına hapsedilmesi yahut toplumdan tecrit edilmesi anlamına gelmez. İhtilatla kastedilen; ölçüsüz, kontrolsüz ve gereksiz biçimde bir arada bulunmadır. Ezvac-ı tahirattan bir şey isteneceği zaman perde arkasından istenmesini emreden hicap âyeti (Ahzab sûresi, 33/53) bu noktada ihtilata sınır getiren bir delil olarak değerlendirilmiştir. Aynı şekilde Allah Resûlü’nün (s.a.s) kadınlar için ayrı bir sohbet günü tahsis etmesi, kadınlar mescidi terk edinceye kadar erkeklere yerlerinden kalkmamalarını istemesi gibi uygulamalar da ihtilât konusunda dikkatli olunması gerektiğini göstermektedir. Zira kadın ve erkeklerin iç içe bulunmasının, yasak bakışlara ve cinsel ilgiye kapı aralayabileceği; bunun da sakıncalı sonuçlar doğurabileceği ifade edilmiştir.
Esasen âlimlerin ihtilat meselesi üzerinde hassasiyetle durmaları ve Müslüman toplumlarda haremlik-selamlık uygulamasına ehemmiyet verilmesi boşuna değildir. Bu hassasiyet, doğrudan “Zinaya yaklaşmayın.” âyeti ve “sedd-i zerai” ilkesiyle irtibatlıdır. Asıl maksat, kadın ve erkeğin iffet ve vakarını korumak, muhtemel bir masiyetin önüne geçmektir. Nitekim hicap âyetinin sonunda yer alan, “Böyle davranmak gerek sizin için gerekse onların kalpleri için daha temizdir.” (Ahzab sûresi, 33/53) ifadesi de bu hikmete açıkça işaret etmektedir.
Bununla birlikte yasaklanan ihtilatın mahiyetini ve sınırlarını ifrat ve tefrite kaçmadan doğru bir şekilde belirlemek de büyük önem taşır. Hayatın gerçekleri ve zorunlu ihtiyaçlar zaman zaman kadın ve erkeklerin bir araya gelmesini ve belli konuları konuşmasını gerektirebilir. Cemiyetlerde, törenlerde, toplantılarda ve misafirliklerde bu tür durumlar kaçınılmaz hâle gelebilir. Böyle hâllerde giyim kuşama dikkat edilmeli, bakışlar kontrol altında tutulmalı, gerekli mesafe korunmalı, laubali tavırlardan kaçınılmalı ve edep sınırları ihlâl edilmemelidir. Ancak tabiîlik de aşılmamalı ve aşırı tekellüfe gidilmemelidir.
Tedbiri Elden Bırakmama
Kadın-erkek ilişkilerinde hiç kimse duygularından ve kalbinden bütünüyle emin olmamalı; bu hususta başkalarına da mutlak bir güven beslememelidir. Bu tavır, insanları suçlamak veya töhmet altında bırakmak anlamına gelmez; bilakis insanı olduğu hâliyle, zaaflarıyla birlikte kabul etmeyi ifade eder. Zira bizler yeryüzünde dolaşan melekler değil; karşı cinse yönelik arzu ve meyilleri bulunan birer beşeriz. Nitekim psikologların da ifade ettiği üzere, hiçbir güdü cinsel güdü kadar güçlü ve başkaldırıcı değildir. Nice anlık bakışlar, masum görünen gülüşler, bir selam ve kelamla başlayan ilişkiler zamanla büyümüş ve nihayetinde yuvaların yıkılmasıyla neticelenmiştir. Önümüzde bu kadar ibretlik örnek varken, İslâm’ın kadın-erkek ilişkilerine dair koyduğu sınırları hafife almak; ya insan fıtratını yeterince tanımamak ya da günahı küçümsemek anlamına gelir.
Bu sebeple mümin, yalnızca zina fiilinin kendisinden değil; gözüyle, kulağıyla, diliyle, eliyle ve ayağıyla işlenebilecek zinadan da titizlikle sakınmalıdır. Bu organların zinasından söz eden bizzat Allah Resûlü’dür (s.a.s). O şöyle buyurur: “Gözlerin zinası bakmak, kulakların zinası dinlemek, dilin zinası konuşmak, elin zinası tutmak, ayakların zinası yürümektir.” ( Buhârî, Kader 9; Müslim, Kader 20) Hadisin devamında Peygamber Efendimiz, kalbin de zina etmeyi arzulayıp temenni edeceğini ifade ederek, onun da kendine özgü bir zinası bulunduğuna dikkat çekmiştir.
Günümüzde gayrimeşru ilişkilerin ve onlara götüren yolların çoğalması, kolaylaşması, normalleşmesi ve hatta teşvik edilir hâle gelmesi sebebiyle modern insanın bu nebevî ikazlara herkesten daha fazla muhtaç olduğu söylenebilir.
Son olarak şunu ifade etmek gerekir ki İslâm, ruhbanlığı, nefsi öldürmeyi yahut cinsel duyguları bastırmayı emretmez. Bilâkis bu duyguların sadece meşru yollarla tatmin edilmesini ister. İnsandaki şehevî temayülleri inkâr etmez; onların eşle giderilmesini en ufak bir şekilde ayıplamaz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, insanın eşiyle yaşayacağı birliktelikten dolayı hiçbir şekilde kınanamayacağı açıkça ifade edilmiştir. (Müminun sûresi, 23/6) Aynı şekilde İslâm, cinselliğin bizzat kendisini “ahlâkî bir kötülük” olarak görmez; aksine Allah Resûlü (s.a.s) kişinin eşiyle birlikte olmasının dahi kendisi için sevap vesilesi olacağını haber vermiştir. (Müslim, Zekât 52; Ebû Dâvud, Tatavvu’ 12)
Sonuç
Bütün bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere İslâm, zinayı yalnızca bireysel bir günah olarak görmemiş; ferdî, ailevî ve toplumsal sonuçları itibarıyla son derece yıkıcı bir fiil olarak değerlendirmiştir. Bu sebeple sadece zina fiilini yasaklamakla yetinmemiş, ona götüren bütün yolları da kapatmayı hedefleyen kapsamlı bir önleyici ahlâk sistemi ortaya koymuştur. Tesettür emri, bakışların kontrolü, halvet ve ihtilâtla ilgili ölçüler, edep ve vakar vurgusu hep bu temel maksada matuftur. Asıl gaye, insanı zorlamak yahut hayatı çekilmez hâle getirmek değil; insan fıtratını korumak, iffeti muhafaza etmek ve kalpleri temiz tutmaktır.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































