Jeffrey Epstein’in çevresi, şantajla kurulan karanlık ilişkilerin sadece siyasetle değil, bilim ve “bilgi üretimi” alanıyla da kesişebildiğini düşündürüyor. Zaman, bilinç, genetik gibi başlıklarda dolaşan bilgi, insan davranışını yönlendirme gücü nedeniyle klasik casusluktan daha stratejik bir silaha dönüşüyor. Bazı konuların araştırılmasından çok, “bilimsel otorite” kullanılarak itibarsızlaştırılıp susturulması hedefleniyor. Bu tablo, bilgiyi kimin ürettiği ve hangi amaçla dolaşıma soktuğu sorusunu daha yakıcı hale getiriyor.
AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Jeffrey Epstein’in çok büyük, derin ve karanlık bir istihbarat ağının tam ortasında yer aldığı inkar edilemez bir olgudur. Ancak bu ağı klasik ve yüzeysel anlamda “istihbarat” olarak okumak, meseleyi ciddi biçimde eksik kavramak olur. Burada söz konusu olan, devletlerin birbirini gözetlediği, belge ve sır devşirdiği geleneksel casusluk dünyası değildir. Asıl dikkat çekici olan, Epstein’in görünür olduğu alanların niteliğidir.
Epstein’in zaman, bilinç, evrim, genetik ve insan doğası gibi alanlarda dolaşması tesadüf değildir. Bu konular modern iktidarın en hassas temas noktalarıdır. Çünkü bu alanlarda elde edilen bilgi, doğrudan davranışı, algıyı ve kader tasavvurunu etkiler. Bu yüzden bu tür bilgiler, klasik istihbarattan daha değerlidir. Bir ülkenin askeri kapasitesini bilmekten daha stratejik olan şey, insan zihninin nasıl şekillendirilebileceğini bilmektir.
Bu bağlamda Epstein, bilginin dolaşıma girdiği bir düğüm noktası gibi işlev görmüştür. Bilim insanlarını, düşünürleri, fonları ve fikirleri aynı çatı altında buluşturan bir aracıdır. Burada istihbarat, sohbetlerden, hipotezlerden, yarı şaka yarı ciddi tartışmalardan üretilir. En değerli veriler, özel yazışmalarda, yemek masalarında dolaşır.
Bu yüzden Epstein, modern dünyanın bilgiyle kurduğu ilişkinin karanlık yüzüdür. Bilginin ahlaktan bağımsızlaştığı, insanın bir proje olarak ele alındığı ve hayatın doğasının teknik bir meseleye indirgenmeye başladığı bir çağın figürüdür.
Burada karşımıza çıkan şey sofistike bir iktidar biçimidir. Bu iktidar, bilimsel dille işler. Epstein’in önemi de burada yatar: Bu iktidar formunun görünür olduğu nadir kesitlerden biridir. Ve bu kesit, bize şunu düşündürür: İnsanlık, kendisi hakkında üretilen bilgiyi kimin ürettiğini ve ne amaçla dolaşıma soktuğunu yeterince sorguluyor mu?
2009 tarihli bir e-posta, Epstein’in bilim insanlarıyla yürüttüğü sohbetlerin içeriğini açıkça ortaya koymaktadır. Yazışmada zamanın hızı, ışık hızına yaklaşırken zamanın durması, kara deliklerin ufkunda zaman ve mekanın yer değiştirmesi, geçmişe yolculuğun teorik imkanı ve zamanın yalnızca atom titreşimleriyle ölçülen bir parametre olmasının yetersizliği tartışılıyor. Fizik diliyle kaleme alınmış bu satırlar, zamanı aşma, bükme ve geriye doğru düşünme arzusunu açıkça dile getiriyor.
2011 tarihli bir yazışma, Harvard Üniversitesi Matematik ve Biyoloji bölümlerinde görev yapan Martin Nowak’ın, Jeffrey Epstein’i de doğrudan yazışmaya dahil ederek zaman yolculuğunun biyolojik sonuçları üzerine düşünmeyi önerdiğini gösteriyor. E-postada, zamanda yolculuk yapabilen bir popülasyonun ya da mutant bir varlığın evrim hızının hesaplanmasının ‘ilginç’ olacağı ifade ediliyor. Bu satırlar, zaman evrim, biyoloji ve matematik çerçevesinde ele alınabilecek teorik bir problem olarak gördüklerini ortaya koyuyor. Belgenin asıl önemi ise, Epstein’in bu tür spekülatif ama insanın doğasına doğrudan temas eden tartışmaların tam merkezinde yer aldığını göstermesidir.
Bu noktada durup şu soruyu sormak gerekir: Böyle bir yazışma neden önemlidir? Çünkü bu metin, elitlerin hangi meseleleri ciddi, hangi soruları stratejik gördüğünü de gösteriyor. Popüler kültürde zaman yolculuğu ya da bilinç tartışmaları çoğu zaman fantezi ya da bilimkurgu olarak algılanır. Oysa bu yazışmalar, bu konuların elit çevrelerde ne kadar gerçek, ne kadar ciddiye alınan ve ne kadar uzun süredir tartışılan meseleler olduğunu gösterir.
Epstein’in bilim dünyasıyla kurduğu ilişkinin en dikkat çekici örneklerinden biri de, Mart 2006’da ABD Virjin Adaları’ndaki St. Thomas’ta finanse ettiği yerçekimi konferansıdır. Bu toplantı, daha sonra kütle çekim dalgalarının doğrudan tespitiyle Nobel Ödülü alacak ekibin merkezinde yer alan LIGO çevresiyle Epstein arasında dolaylı ama anlamlı bir temas noktası oluşturur. Konferans, fizikçi Lawrence Krauss tarafından organize edilmiş; LIGO’nun yöneticisi Barry Barish ve Kip Thorne gibi isimlerin yanı sıra Stephen Hawking, Gerard ’t Hooft, David Gross, Frank Wilczek, Alan Guth ve Lisa Randall gibi çağdaş fiziğin en seçkin figürlerini bir araya getirmiştir. Yerçekimi, kuantum mekaniği, boşluğun doğası ve uzay-zamanın yapısı gibi başlıkların tartışıldığı bu toplantı, Epstein’in ilgisinin yüzeysel bir “bilim merakı” değil; evrenin temel yapısına, zamanın ve mekânın ontolojik sınırlarına yönelmiş stratejik bir odaklanma olduğunu gösterir.
26 Şubat 2018 tarihli bir e-postada Jeffrey Epstein, Lawrence Krauss’a doğrudan bir başka öneride daha bulunur. Epstein, UFO “kaçırılma” anlatılarıyla ilgili bir yazı kaleme alınmasını ister; ancak bu yazının amacı konuyu araştırmak değil, “debunk” etmek, yani itibarsızlaştırmaktır.
E-postanın dikkat çekici tarafı şudur: Epstein, çok sayıda insanın birbirine benzer hikâyeler anlattığını, beden deneyimleri ve zaman kaymaları gibi ortak unsurların bulunduğunu inkâr etmez. Hatta bu anlatıların onlarca yıla yayıldığını da kabul eder. Buna rağmen, tam da bu tür benzerliklerin ciddiye alınmasının önüne geçmek için, Krauss’un “eleştirmenlerin sıkça dile getirdiği argümanları” de içeren bir yazı yazmasını talep eder. Mesajın özü nettir: Bu konu konuşulmasın; konuşulacaksa da, itibarı düşürülerek konuşulsun.
Neden Lawrence Krauss?
Bu noktada mesele Epstein’in merakı değildir; mesele, yazının kim tarafından yazılmasının istendiğidir. Krauss, bilimin kamusal alandaki sınırlarını belirleyen, neyin “ciddi”, neyin “saçma” sayılacağına dair otorite üreten bir figür olarak seçilmiştir. Epstein’in beklentisi, Krauss’un bilimsel itibarını kullanarak bu alanı araştırma dışı, hatta konuşma dışı hâle getirmesidir.
Bu arada, ABD’de her yıl yarım milyondan fazla kişi “kayıp” olarak rapor ediliyor. FBI tarafından yürütülen National Crime Information Center (NCIC) verilerine göre, 2023 yılında sisteme girilen kayıp kişi bildirimi sayısı 563 bini aştı. Bu rakam, kaybolmanın istisnai değil, süreklilik arz eden bir olgu olduğunu gösteriyor.
Bu vakaların önemli bir kısmı kısa sürede kapanıyor. Ancak her yıl on binlerce dosya açık kalıyor. 2024 sonu itibarıyla NCIC veritabanında 93 binden fazla kişi hâlâ kayıp statüsünde yer alıyordu. Ne bulunmuş sayılıyorlar, ne de dosyaları kapanmış durumda.
Aktif vakaların kayda değer bir bölümü çocuklar ve gençlerden oluşuyor. 2024 verilerine göre, açık kayıp dosyalarının yaklaşık yüzde 27’si 18 yaş altındaki kişilere ait. Bu, kaybolma olgusunun en çok genç yaş gruplarında yoğunlaştığını ortaya koyuyor.
Epstein’in bilimle kurduğu ilişki, modern elitlerin uzun süredir taşıdığı bir tahayyülün yansımasıdır. Bu nedenle Epstein meselesi bilimin hangi sorulara hizmet ettiğini, hangi noktada entelektüel meraktan çıkıp iktidar ve kontrol fantezilerine eklemlendiğini anlamak için önemli bir eşiktir. Epstein’in yazışmaları, bu eşikten geriye bakmamıza imkan tanır.
CIA’nin 1993 tarihli Stargate Project raporu, ABD hükümetinin bilinç, algı ve zaman mekan ilişkisi üzerine yürüttüğü çalışmalar hakkında doğrudan bilgi veren resmi bir belgedir:
‘Son on bir yıldır, Dr. H. Puthoff’un liderliğindeki küçük bir grup, duyular dışı algıyı (extrasensory perception) destekleyebilecek kanıtlar aramaktadır.
Son yıllarda bu çalışmaların odağı, “uzaktan algılama (remote viewing)” üzerine yoğunlaşmıştır: Bazı deneklerin, görüş alanlarının çok ötesindeki, çoğu zaman dünyanın uzak bir bölgesindeki, sahneleri, daha önce bu yerleri fiilen hiç görmemiş olmalarına rağmen, zihinsel olarak betimleyebildiklerini iddia ettikleri deneyler yürütülmüştür.
Uzaktan algılamanın gerçekten mümkün olması hâlinde, bunun doğuracağı sonuçlar devrim niteliğindedir; çünkü bu olgu, inceleme ekibine aktarıldığı şekliyle, mevcut bilimsel ilkelerle açık biçimde bağdaşmamaktadır.
Gelecekteki olayların uzaktan algılanması, önceden bilme (precognition), nedenselliği ihlal etmektedir; gerçek zamanlı uzaktan algılama ise, bilinen hiçbir süreçle açıklanamayan bir iletim mekanizması gerektirir: elektromanyetik, gravitasyonel ya da başka herhangi bir bilinen süreç bu olguyu açıklayamamaktadır.’
Bu pasaj, bilinç araştırmalarının neden zamanın bükülmesi tartışmasının merkezinde yer aldığını açık biçimde ortaya koyar. Belge açıkça şunu kabul etmektedir: uzaktan algılama, ön-bilgi ve gerçek zamanlı bilinç etkileşimleri, nedensellik ilkesini, zamansal sıralamayı ve bilinen fiziksel etkileşim türlerini ihlal etmektedir. Başka bir ifadeyle, bilinç deneyleri gerçekliğin yapısal sınırlarını zorlamaktadır.
Bu durum, Dr. Puthoff’un uzay-zaman metriği mühendisliği çalışmalarıyla birlikte okunduğunda tesadüf olmaktan çıkar. Biri bilincin zaman ve mekan üzerindeki davranışını, diğeri uzay-zamanın fiziksel olarak yeniden yapılandırılmasını araştırmaktadır. Her iki programın aynı bilim insanları etrafında ve aynı tarihsel dönemde yürütülmesi, bu çağın özünü oluşturan kırılmayı görünür kılar:
İnsan artık zamanın, mekanın ve bilincin yapısına aynı anda dokunmaktadır.
Bu nedenle bilinç çalışmaları, teknik olarak ifade edilmese de, özünde zamanın ve gerçekliğin bükülme imkanını araştıran medeniyet projesinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Harold E. Puthoff, ABD’de uzun yıllar savunma ve istihbarat kurumlarıyla çalışan bir teorik fizikçidir. Kariyeri boyunca CIA, DIA (Defense Intelligence Agency) ve DARPA ile bağlantılı projelerde yer almış; özellikle uzay-zaman fiziği, vakum enerjisi, ileri tahrik sistemleri ve bilinç araştırmaları gibi alanlarda danışmanlık ve araştırma faaliyetleri yürütmüştür. Puthoff, kamuoyunda en çok Stargate Projesi kapsamındaki bilinç çalışmaları ve daha sonra uzay-zaman metriği mühendisliği üzerine yaptığı teorik çalışmalarla tanınır.
Puthoff, meslektaşı Dr. Eric Davis ile birlikte, son yıllarda kamuoyuna yansıyan bazı açıklamalarında, 1947’den beri ABD Hükümetinin ve kamuoyunun gündeminde olan tanımlanamayan uçan araçların klasik aerodinamik prensiplerle hareket etmediğini; uzayzamanın kendisiyle etkileşime giren bir hareket tarzı sergilediklerini ifade etmektedir. Bu anlatıya göre söz konusu araçlar, itki üretmekten ziyade, zaman mekan geometrisini yerel olarak değiştirerek konum değiştirmektedir. Bu nedenle ani hızlanmalar, keskin manevralar ve anlık yön değişimleri, geleneksel fizik kurallarıyla açıklanamamaktadır.
Dr. Harold E. Puthoff ve Dr. Eric Davis, bu görüşlerini ‘Age of Disclosure’ adlı belgeselde dile getirmektedir. Belgeselde sunulanlar, söz konusu araçların ‘zaman makinesi’ benzeri bir mantıkla çalıştığı iddiasını bilimsel olarak kanıtlanmış bir olgu şeklinde değil; mevcut gözlemlerin, klasik fizik çerçevesinin yetersiz kaldığını ve yeni bir uzay-zaman anlayışını zorunlu kıldığını bir değerlendirme olarak ortaya koymaktadır.
Puthoff ve Davis, ayrıca üzerlerinde yürürlükte olan yasal gizlilik yükümlülüklerinin ancak bir başkanlık emriyle kaldırılabileceğini; böyle bir adımın atılması hâlinde, bildikleri her şeyi kamuoyuyla paylaşmaya hazır olduklarını ifade etmektedir. Bu bağlamda, ABD Başkanı Donald Trump’ın gizlilik rejimini kaldırmaya yönelik olası bir kararının, bilimsel ve ontolojik sonuçları da olabilecek bir eşik anlamına geleceği ima edilmektedir. https://www.youtube.com/watch?v=uHtSOaltfV4
Bu bağlamda Puthoff’un yaklaşımı şudur: Mesele, gizemli araçlar ya da sansasyonel teknolojiler değil; zamanın, mekanın ve hareketin doğasına dair hakim kabullerin yetersiz kalmaya başlamasıdır. Asıl vurgusu, insanlığın elindeki teorik ve teknik imkânların, etik, ontolojik ve bilinç düzeyiyle uyumsuz biçimde ilerlemesi hâlinde ciddi bir kırılma riski doğuracağı yönündedir.
Bu noktada Jacques Vallée’nin uyarısı ile Harold E. Puthoff ve Eric Davis’in anlattıkları aynı yerde buluşur. Sorun, insanlığın bilmediği bir teknolojiye sahip olması değildir; sorun, bildiğinden ve yapabildiğinden daha olgun olmamasıdır. Vallée’nin “Apocalypse Management/Kiyamet Yönetimi” çağrısı tam olarak buna işaret eder: Örtü açılmaktadır, fakat bilincin taşıma kapasitesi henüz bu açılmaya hazır değildir.
Puthoff ve Davis’in, klasik aerodinamikle açıklanamayan araç hareketlerini uzay-zamanın yerel olarak bükülmesi üzerinden yorumlaması, modern bilimin vardığı sınırı gösterir. Bu araçlar ‘hızlanmıyor’, mesafe kat etmiyor; mesafeyi anlamsızlaştırıyor. Bir tür zaman makinesi gibi davranmalarının nedeni, geçmişe ya da geleceğe gitmeleri değil; zamanı taşıyıcı olmaktan çıkarmalarıdır. Hareket, artık zamanın içinde değil; zaman, hareketin içinde gerçekleşmektedir.
İşte bu nokta, Kur’an’ın Hızır üzerinden işaret ettiği ontolojik ilkeyle bire bir örtüşür. Hızır’ın bilgisi, Musa’nın itiraz ettiği şeydir: sonuçların sebeplerden önce biliniyor olması. Bu, fiziksel bir mucizeden ziyade, zamanın doğrusal olmaktan çıktığı bir idrak rejimidir. Tasavvufta gaybet ve huzur hâlleriyle anlatılan şey de aynıdır: zaman ve mekan yok olmaz; fakat hakikat karşısında bağlayıcılığını kaybeder.
Bu yüzden mesele, bu araçların varlığı ya da gizli teknolojiler değildir. Asıl mesele şudur:
İnsanlık, zamanın ve mekanın bükülebildiği bir ontolojik eşiğe gelmiştir; fakat bu eşiği geçebilecek ahlaki, ruhi ve bilinçsel olgunluğa henüz ulaşmamıştır.
Burada modern bilim ile tasavvufun söylediği şey aynıdır: Güç, bilgiden önce gelir; ama hikmet, güçten önce gelmelidir.
Aksi halde zaman bükülür, teknoloji ilerler, fakat insan kendi ağırlığı altında ezilir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





































