AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Menziller
“Sözün ve yolun baş çeşmesi ruhumun
Canım içre sevinç verir sözlerin
Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır beni
Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım.
Aşkın bin gözlü devâsâ bir baş imiş
Yur her birini uykulardan sohbetin.
Dinlen ey Zarif bilatedbir çok söz açtın
Bu kırık akılla ne cürettir yaptığın.”
Normal bir bilinç düzeyi bu şiiri muhtemelen bir aşk şiiri gibi okuyacaktır. Şair, sevgilisine karşı çok derin bir aşk içindedir. Öyle ki sevgilisinin sözü ve yolu artık onun ruhunun hayat kaynağı olmuştur. Onun sesini, konuşmasını duymak bile onun için olağanüstü bir sevinç, mutluluk ve heyecan kaynağıdır.
Sevgilinin baktığı dağları düşünmek onu ağlatacak kadar duygu yüklüdür. Bu ağlayış, acıdan çok aşkın büyüklüğü dolayısıyla yaşanan bir iç sarsıntısı gibidir. O kadar ki kişi, sevgilinin kölesi olmaya bile hazırdır; buyrukları ile donanmak onun için gerçek özgürlük ve var olmak demektir.
Aşkı o kadar büyüktür ki artık nereye baksa onu görmektedir. Artık sevgilinin sesiyle uyanmaktadır. Sevgiliye duyulan aşk, onun için bir uyanıştır. Aşk hali, aklı zorlayan, hatta aşan bir cürettir.
Şairin kim olduğunu, tarihini, hangi siyasi, sosyal ve kültürel bağlam içinde yaşadığını bilen bir bilinç içinse dizelerin anlamı çok farklı olacaktır. Şimdi aynı şiiri bilinç düzeyini yükselterek okuyalım.
Şair Cahit Zarifoğlu’dur. Müslüman bir çevrede yetişmiştir. Dini duyarlılığı, sufi geleneği ruhunda yaşatan bir şairdir. Bu bilgiler ışığında metin, kendisini bu kez farklı bir şekilde açacaktır.
Zarifoğlu aslında bu şiirde bütünüyle farklı bir bilinç düzeyine ve bambaşka bir aşk halini ifade eder. ‘Menziller’ başlığının kendisi dahi bu yönelimi ele verir. Tasavvufta menzil, insanın ruhsal yolculuğu sırasında konakladığı, durup soluklandığı, idrakini derinleştirdiği duraklardir.
Şiirde geçen ‘Söz’ kavramı ise Allah’ın, insan henüz bu maddi aleme düşmeden önce; zaman ve mekan tarafından kuşatılmamış olan ruha yönelttiği hitaba karşılık gelir. Bu bağlamda şiirde dile gelen aşk, beşeri bir yöneliş değildir; varlığın kaynağıyla kurulan ontolojik bir yakınlığı ve ezeli bir çağrıyı dile getirir.
‘Rabbin, Ademoğullarının bellerinden zürriyetlerini alıp onları kendilerine şahit tuttuğu zaman: “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” demişti.
Onlar da “Evet (Belâ), şahit olduk” demişlerdi.” (A‘râf 7:172)
Bu, insan soyunun kaynağından, yani ilk bilinç ve varlık düzeyinden, Allah’a tanıklık eden bir ilk hadiseye gönderme yapan metaforik bir anlatımdır.
Şiirde, bu ilk sözün, bu ilk ilahi hitabın, basit zamansal ve tarihsel kronolojinin ötesinde ontolojik bir anı temsil ettiği açıktır. Sözün yöneldiği bilinçte, bilinci hapseden bedenlenme toplumsal kimlik, dil ve tarihsel bağlam yoktur. Onları kendilerine şahit tuttu ifadesi, bilincin kendi varlığına tanıklık ettirildiğini, bunun da aslında ontolojik bir yüzleştirme olduğunu gösterir.
Şiirde geçen “yol”, tasavvufta insanın nefsinden uzaklaşarak hakikate yönelişini; benliğin yavaş yavaş çözülmesini ve bilincin saflaşmasını ifade eder. Bu yol, varoluşsal bir dönüşümdür. İnsanın zaman, beden ve kimlik sınırlarıyla kuşatılmış halinden, bu sınırların ötesine doğru yaptığı içsel bir seyre işaret eder.
Bu anlamda şiirde söz konusu edilen yol, varlığın asli kaynağına, bir başka ifadeyle, şahitlik ettiği ilahi kelamı, yani bilincine yönelen ilk vahyi, hatırlamaya doğru açılan bir idrak sürecidir. Menziller, bu yolculukta durulan geçici eşikler; yolun kendisi ise kulun iradesini aşan bir çağrıya cevap verişidir.
O halde görüldüğü gibi metin aslında hepimizin önünde aynı şekilde durmaktadır. Oysa metnin anlamı, metne bakan bilincin düzeyine göre açılmaktadır.
Devam edelim.
“Sözün ve yolun baş çeşmesi ruhumun.”
Kur’an’da vahyin mahiyeti ruh kavramı etrafında inşa edilir. Vahyin Ruh’ul-Emîn ve doğrudan Ruh olarak anılması, onun aynı zamanda canlandırıcı ve ontolojik bir temas olduğunu gösterir. Bu, vahyin aslında varlığı ihya eden bir hakikat akışı olarak konumlandırıldığını ortaya koyar. Yani Zarifoğlu burada, vahyin, ilahi sözün, ruhun yaşam kaynağı olduğunu söylemektedir.
“Baktığın dağların düşüncesi bile ağlatır beni.”
“Rabbi dağa tecelli edince onu paramparça etti; Musa da baygın düştü.” (A‘râf 7:143)
O hâlde Zarifoğlu’nu ağlatan dağlar değildir. Dağların muhatap olduğu ilahi bakışın düşüncesi, hayali bile onu ağlatmaya yetmektedir. Kur’an’da anlatıldığı üzere Hz. Musa Allah’tan kendisini görmeyi talep ettiğinde, ilahi cevap doğrudan Musa’ya değil, dağa yönelen bir tecelliyle gelir. Dağ, burada sembolik olarak idrak sınırını temsil eder.
Şiirle devam edelim: “Hür olurum buyruklarını bir bir donansam sultanım.”
Ego, insan bilincini zamana, bedene, menfaate ve korkuya sabitleyen merkezdir. Bu merkez var oldukça insan, seçim yapıyor gibi görünse bile gerçekte kendi sınırlarının içinde dönüp durur. Özgürlük, bu nedenle sınırların çözülmesidir. Şairin söylediği budur.
Devam edelim.
“Aşkın bin gözlü devâsâ bir baş imiş.”
Beşeri aşkın gözü kördür, değil mi? Oysa ilahi aşk, insanı tek bakıştan kurtaran, çok-gözlü bir idrak merkezidir, der şair.
“Yur her birini uykulardan sohbetin.”
Tasavvufta sohbet, vahyin mahiyetiyle doğrudan ilişkilidir. Vahiy, canlılığını hitap oluşundan alır. Sohbet, halin hale intikali; hitabın dünyadaki süreklilik biçimidir. Metin okunur; fakat sohbetle duyulur. Sadede gelirsek soru şudur: Metnin anlamına varmak için tarihsel bağlamı bilmek yeterli midir? Aynı metin farklı bilinç düzeylerine farklı açılıyorsa, anlam yine de tek ve sabit midir? Anlamın bilinçte görünür hâle gelişi dereceli ise, metnin birden fazla şekilde okunabilmesi anlamın göreceli olduğu anlamına mı gelmelidir?
Şairin kim olduğu, yaşadığı dönem, içinde bulunduğu siyasal, toplumsal ve kültürel şartlar başka bir ifadeyle ‘tarihsel bağlam’ elbette bu şiire dair daha açıklayıcı yorumlar üretmeye imkan tanır. Nitekim ben de şiiri incelerken, tarihsel bağlamı tümüyle kullandim. Ancak bütün bu veriler tek başına, metnin niyetini ve anlam ufkunu bütünüyle açmaya yeter mi?
Çünkü şiirin dili, yalnızca kendi tarihsel koşullarına değil, okurun varoluşsal tecrübesine, anlam dünyasına ve içsel ufkuna da hitap eder; bu nedenle metnin anlamı, tarihsel bağlam tarafından tüketilemez. O halde Allah için yazılmış bir şiirin, derin bir aşk hâlindeki başka bir bilinç tarafından bir kadına yazılmış gibi algılanabilmesi mümkündür; ancak bu okuma son tahlilde nihai değildir.
Bana göre metnin çekirdek anlamı ve şairin niyeti özetlediğim şekildedir; ama son tahlilde benim yorumum da başka bir bilinç tarafından nihai kabul edilmeyebilir. Metnin anlamı, bilincin alım kapasitesi ile sınırlı kaldığına göre, metnin nihai muhatabı değişmese de, onu okuyanların onu algılama biçimi çoğul ve değişken olmaya devam edecektir. Ama bu yine de metnin bir anlam çekirdeği ve nihai muhatabının olduğu gerçeğini değiştirmemektedir.
O halde metinde yorum çokluğu kaçınılmazdır ve her bilinç anlamı istediği gibi almakta da özgürdür ve hiç kimse kendine açılan anlamı başkasına dayatamaz. İnsanlar, topluluklar uyumlanabildikleri en uygun anlamı takip edip, o anlam etrafında özgürce organize olabilirler. Kabaca söyleyecek olursak dinler tarihinde farklı ekollerin çıkması bu yüzden hem doğal hem de kaçınılmazdır.
Konuyu derinleştirerek devam edeceğiz…
Yeni yılda herşey gönlünüzce olsun. Hepinize sağlık, umut ve güzelliklerle dolu bir yıl dilerim.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***








































