İDRİS GÜRSOY | YORUM
23 Aralık 1930’da Menemen’de genç öğretmen asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay ile bekçi Hasan ve bekçi Şevki vahşice katledildi. Bu olay, Cumhuriyet tarihinin en ağır suçlarından biridir. Ancak Menemen’i yalnızca bu suç üzerinden değil, suçtan sonra kurulan anlatı ve uygulamalar üzerinden de değerlendirmek zorundayız. Çünkü Menemen aradan geçen 95 yıla rağmen hâlâ devlet şiddetini meşrulaştıran bir “siyasal mit” olarak varlığını sürdürmektedir.
Fail kim, çerçeve nasıl genişledi?
Mahkeme tutanakları ve askerî raporlar, Menemen Olayı’nın doğrudan faillerinin Derviş Mehmet ve etrafındaki sınırlı bir grup olduğunu açıkça ortaya koyar. Aynı belgelerde Derviş Mehmet’in düzenli ve hiyerarşik bir tarikat silsilesi içinde yetişmiş, yetkilendirilmiş bir şeyh olduğuna dair net bir kayıt bulunmaz. Aksine, sanığın kendini “mehdi” ilan eden, dengesiz davranışlar sergileyen ve esrar kullandığı mahkeme kayıtlarına geçen marjinal bir figür olduğu görülür.[1]
Buna rağmen olay, daha ilk andan itibaren bireysel fanatizmin sınırlarını aşan bir çerçeveye oturtulmuştur. Suç, failden koparılmış; bir tarikat geleneği ve geniş bir inanç çevresi fiilen sanık haline getirilmiştir.
Sıkıyönetim, olağanüstü mahkeme ve tasfiye
Tek parti yönetimi, cinayetin ardından sıkıyönetim ilan etmiş, olağanüstü yetkilerle donatılmış mahkemeler kurmuştur. Yargılama yalnızca Menemen’deki faillerle sınırlı kalmamış; Muhammed Esad Erbili Hazretleri başta olmak üzere, ülkenin farklı bölgelerinden çok sayıda Nakşibendi şeyhi ve mensubu Menemen’e getirilmiştir.[2]
Kurulan idam sehpaları, yargı sürecini klasik bir ceza muhakemesinin ötesine taşımış; yargılama, ibret ve gözdağı üreten sembolik bir sahneye dönüşmüştür.
Bu noktada şu soru kaçınılmazdır: Eğer mesele yalnızca birkaç fanatiğin işlediği bir cinayet idiyse, neden böylesine geniş çaplı bir tasfiye yoluna gidilmiştir?
Bu sorunun cevabı, dönemin siyasal ikliminde gizlidir. Tek parti yönetimi, yalnızca bir suçla değil; potansiyel bir tehdit algısıyla hesaplaşmak istemiştir.
“Faaliyet vardı”dan “suç vardı”ya
Bugün dahi Menemen anlatılırken, “tarikat toplantıları”, “zikir ayinleri” ve “faaliyetlerin gizlice sürmesi” gibi olgular, doğrudan cinayetin deliliymiş gibi sunulmaktadır. Oysa 1925 sonrası yasaklara rağmen, Türkiye’nin birçok bölgesinde farklı dini çevrelerin benzer faaliyetleri sürdürdüğü bilinmektedir.[3]
Buradaki kritik eksik şudur: Derviş Mehmet’in herhangi bir merkezî tarikat yapısından doğrudan emir veya talimat aldığına dair açık ve tartışmasız bir belge bulunmamaktadır.
Buna rağmen nedensellik boşluğu ideolojik yorumlarla doldurulmuş; “faaliyet vardı” cümlesinden “katliamın arkasında tarikat vardı” sonucuna sıçranmıştır. Bu yöntem, tarihçilik değil; devlet dilinin sorgulanmadan tekrar edilmesidir.
95 yıl sonra değişmeyen dil
Aradan neredeyse bir asır geçmesine rağmen Menemen hâlâ aynı kavramlarla ve aynı genellemelerle anlatılıyorsa, burada sorun belge eksikliği değil; bakış açısının donmuş olmasıdır. Menemen, hâlâ bir suçun analizi olarak değil; bir tehdit hikâyesi olarak dolaşımdadır. Bu hikâye yalnızca geçmişi açıklamaz; bugünün iktidar pratiğini, muhalifleri hedef alan dili ve toplumsal hafızadaki yerini de biçimlendirir.
Menemen meselesi serinkanlı biçimde tartışılamadığı için, Menemen hiçbir zaman gerçekten geçmişte kalmamıştır. Siyasal iktidarı ele geçirenler, farklı dönemlerde ama aynı yöntemle:
-Bir kesimi “tehdit” ilan etmiş,
-Suçu bireysellikten çıkarıp kolektifleştirmiş,
-Olağanüstü tedbirleri olağanlaştırmış,
-Muhalif gördüğü toplumsal kesimleri tasfiye etmiştir.
Dün “irtica” kavramı üzerinden kurulan dil, başka kavramlarla sürdürülmektedir. Değişmeyen şey şudur: Tehdidi büyütmek, sembol üretmek ve topluca mahkûm etmek. Menemen’in konuşulamaması, bu yüzden yalnızca tarihsel bir problem değil; doğrudan bugünün otoriter yapısını besleyen bir hafıza sorunudur.
Kubilay’ın hatırası, sloganlarla değil; hakikate sadakatle korunur. Laiklik, korkularla değil; özgüvenle savunulabilir. Menemen’i yeniden ve dürüstçe konuşmak, Cumhuriyet’i zayıflatmaz; aksine onu istismar edilemez hale getirir.
Çünkü konuşulmayan her tarih, bir gün aynı yöntemlerle geri döner.
Menemen, tam da bu yüzden, hâlâ tekrar ediyor.
Dipnotlar
- Menemen Davası mahkeme tutanakları; sıkıyönetim mahkemesi zabıtları; Genelkurmay ATASE arşivine yansıyan raporlar.
- TBMM zabıtları (1930–1931); dönemin resmî tebliğleri ve idam kararları.
- Şerif Mardin, Din ve İdeoloji; Erik Jan Zürcher, Modernleşen Türkiye’nin Tarihi; erken Cumhuriyet dönemi din–devlet ilişkilerine dair akademik çalışmalar.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
