AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Bir önceki yazımda, metnin çekirdek anlamı olup olmadığı konusuna Cahit Zarifoğlu’nun Menziller şiiri üzerinden uzun bir giriş yapmıştım. O yazımda, metnin mutlaka bir anlam çekirdeğinin bulunduğunu anlatmaya çalışmış; anlamın, algılayıcıların bilinç ve bilgi birikimlerine göre farklı biçimlerde açılabildiğini, bunun da yorumda çoğulluğa yol açtığını ve bu durumun hem doğal hem de meşru olduğunu ifade etmiştim.
Konunun Kur’an hermenötiği bakımından önemi tartışmasızdır. Kıta felsefesinin en önemli damarlarından biri olan Jacques Derrida, metinde anlama ulaşmanın imkansız olduğunu söyler. Ona göre anlam, kendisini sürekli erteleyen bir devinimdir.
Derrida’nın yapı sökümcü yaklaşımı, yöntemsel olarak Heidegger’in Batı metafiziğine yönelttiği ontolojik yapısöküme benzer. Heidegger, varlığı sabit özler etrafında kuran metafizik geleneği çözümlerken; Derrida, aynı geleneğin anlamı sabit özler etrafında kuran dilşel biçimini hedef alır. Bu yaklaşımın doğrudan teolojik sonuçlar ürettiği açıktır. Zira klasik teolojik gelenekte, özellikle Yahudi-Hristiyan düşüncesinde ‘Başlangıçta Söz vardı’ (Logos) ifadesi, ilahi kelamın aslında hakikatin kaynağı ve taşıyıcısı olduğunu dile getirir. Nitekim Platon da, idealar öğretisiyle, duyusal dünyanın ardında değişmeyen ve kendinde hakikat olan bir anlam alanının varlığını savunarak, bu düşünceyi felsefi zeminde temellendirmiştir. (Hillar, 2012)
Bu bakımdan teolojik ve felsefi gelenekte, anlamın ontolojik bir çekirdeğe sahip olduğu fikri, modern döneme kadar varlığını sürdürmüştür. İslam düşüncesinde ise insanın ilahi kelama muhatap oluşu, kronolojik zamanın öncesinde, elest bezmi olarak bilinen ontolojik aşamada gerçekleşmiştir. Kur’an’a göre insan, henüz bedenlenmemiş bir ruhsal öz varlık olarak Allah’ın rabliğine şahit tutulmuş; böylece vahiy ile ilişki, tarihsel bir olaydan önce ontolojik bir bağ olarak tesis edilmiştir. (A‘râf, 7:172).
Aynı sorumluluk bilinci, insanın varoluşuna yüklenen emanet metafiziğiyle de teyit edilmiş (Ahzâb, 33:72); vahyin kendisi ise Peygamber tarafından üretilmiş bir söz değil, ilahi kelam olarak insanlığa okunmuş ve aktarılmış bir hitap olarak tanımlanmıştır. (Kıyâme, 75:17; A‘lâ, 87:6).
Derrida ise ‘metinden başka hiçbir şey yoktur’ diyerek sözün de aslında bir metin olduğunu, dolayısıyla aynı yapı söküme tabi olduğunu ileri sürer. Sözün yazıdan ontolojik olarak üstün olduğu yönündeki ayrıcalığını reddeder. Yani söz de yazı gibi ertelenmiş anlam yapısına mahkumdur. (Derrida, J. (1976).
Bu durumda, eğer metinde kesin bir anlama ulaşmak mümkün değilse, ilahi kelamın da sabit, belirlenebilir bir anlam taşıdığı iddiası teorik olarak çöker. Derrida’nın yöntemi, açıkça böyle bir sonucu hedeflemese bile, yapı sökümün ulaştığı nokta, vahiyde bağlayıcı bir anlam iddiasının temellendirilemezliği sonucunu doğurur.
Başka bir ifadeyle, Derrida’nın yapı sökümü edebi ve felsefi metinlerin yanısıra, vahiy metninin kendisini de ontolojik olarak problemli hale getirir.
Derrida anlamın sürekli ertelendiğini nasıl temellendirir?
Derrida, Saussüre’den hareketle, dilin şeyleri doğrudan değil, göstergeler aracılığıyla kurduğunu kabul eder. Bir kelime, nesnenin kendisi değildir; yalnızca onu temsil eden bir işarettir. Dolayısıyla anlam, nesnede değil, işaretler sisteminde ortaya çıkar.
Bu ilk adımda anlam, artık dış dünyada duran bir öz olmaktan çıkar ve dilsel ilişkilerin içine yerleşir. Bir gösterge, kendi başına hiçbir şey ifade etmeyeceği varsayımına göre, ‘kedi’ kelimesi, ‘köpek’, ‘kuş’ ve ‘masa’ kelimelerinden farklı olduğu için ‘kedi’ anlamına gelir.
Yani anlam, pozitif bir içerikten değil, farklar ağından doğacaktır. Bu noktada Derrida, anlamın özsel değil, ilişkisel olduğunu ileri sürer. Eğer her gösterge anlamını yalnızca başka göstergelerle olan ilişkisi üzerinden kazanıyorsa, o zaman anlam hiçbir zaman tek bir noktada tamamlanamayacaktır.
Yani bir kelimeyi açıklamak için başka kelimelere gideriz; o kelimeler de başkalarına. Bu zincir hiçbir zaman sona ermeyecektir. Derrida bu durumu différance kavramıyla adlandırır. (Derrida, 1976, s. 61–65). Bu yüzden anlam hem farktan doğar hem de sürekli ertelenecektir. Bu sonsuz gönderme zinciri nedeniyle, Derrida’ya göre: nihai bir anlam da, son referans noktası da yoktur, metnin ‘asıl niyeti’ sabitlenemez. Dolayısıyla her yorum, zorunlu olarak geçici, eksik ve çözülmeye açıktır.
Yani anlam, hiçbir zaman ‘orada’ değildir ve her zaman bir sonraki işarette bekleyecektir.
Sayısal Anlam Haritalarının Evrensel Geometrisi
Cornell Üniversitesi’nden Rishi Jha, Collin Zhang, Vitaly Shmatikov ve John X. Morris tarafından kaleme alınan ‘Harnessing the Üniversal Geometry of Embeddings (Anlam Gösterimlerinin Evrensel Geometrisinden Yararlanmak)’ başlıklı çalışma, metnin aslında temelde tek bir anlam çekirdeğine sahip olduğunu ortaya koydu.
Amerika’nın en saygın üniversitelerinden biri olan Cornell’de yapılan bu araştırma, metin anlam gösterimlerinin(embedding), yani metinlerin sayısal olarak ifade edilen anlam haritalarının, bir vektör uzayından başka bir vektör uzayına, eşleştirilmiş, hiçbir veri, önceden tanımlanmış örnek kümesi ya da yardımcı bir kodlayıcı kullanılmadan dönüştürülebileceğini gösterdi.
Başka bir ifadeyle, farklı yapay zeka modellerinin oluşturduğu anlam temsilleri, aralarında özel bir öğretim süreci olmaksızın doğrudan hizalanabildiler ve birbirine çevrilebildiler. Bu da aslında görünüşte farklı yapılar kullanan bu sistemlerin, derinde aynı yapısal anlam düzenini paylaştıklarını gösterdi. Araştırmacılar, bu sürecin, ‘Platoncu Temsil Hipotezi’ olarak adlandırdıkları varsayım üzerine kurulu olduğunu belirttiler: Buna göre anlam, onu temsil eden sistemlerden bağımsız olarak var olan evrensel bir semantik yapıya sahip. (Jha, Zhang, Shmatikov, & Morris, 2025) Özetle söylemek gerekirse makaleye göre metnin sabit bir anlam çekirdeği, evet, mevcuttur.
Bu çalışma, anlamın doğasına ilişkin felsefi ve hermenötik tartışmalarda da devrim niteliğindedir.
Anlaşılır bir şekilde izah edeyim. Önce Embedding nedir, basitleştirerek anlamaya çalışalım.
Bir bilgisayar metni anlamaz. Ama metni sayılar olarak temsil edebilir. Embedding, bir metnin, kelimenin ya da cümlenin anlamını temsil etmek için oluşturulmuş çok boyutlu bir sayı vektörüdür. Yani metnin anlamının sayılarla çizilmiş bir haritasıdır.
Örneğin: ‘Kedi bahçede uyuyor.’ Bu cümle bilgisayar için belki 768 tane sayıdan oluşan bir listeye dönüşür: [0.21, -0.07, 0.55, 0.13, …] Bu sayıların her biri tek başına bir şey ifade etmez. Ama hepsi birlikte, cümlenin anlamını temsil eder. Peki ama neden?
Çünkü bilgisayarlar metinleri anlamlarına göre sayısal bir uzayda konumlandırır; anlamca benzer metinleri birbirine yakın sayılarla, anlamca farklı metinleri ise birbirinden uzak sayılarla temsil eder. Bu nedenle anlam gösterimleri uzayında ‘Kedi bahçede uyuyor.’ ile ‘Köpek çimenlerde yatıyor.’ ifadeleri birbirine oldukça yakın konumlanırken, ‘Kedi bahçede uyuyor.’ ile ‘Enflasyon oranları bu yıl arttı.’ cümleleri aynı uzayda birbirinden çok uzak noktalara düşer. Bu durum, bilgisayarların metni kelimeler düzeyinde değil, anlam ilişkileri ağı içinde değerlendirdiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Her yapay zeka modeli metnin anlamını kendi haritasında çizer. Biri 768 boyutlu bir harita kullanır, biri 1024 boyutlu, biri bambaşka bir ölçek, bambaşka bir yön sistemi.
Bu yüzden bir modelin sayısal anlam geometrisi (embedding), başka bir modelin dünyasında doğrudan kullanılamaz.
Makalenin önemi burada ortaya çıkıyor. Bu farklı haritaların hepsi aslında aynı anlam coğrafyasını çiziyor. Sadece farklı ölçek ve koordinat sistemleriyle. Şöyle: Aynı şehrin uydu fotoğrafı, kuşbakışı hava fotoğrafı, yüksek çözünürlüklü sokak görüntüsü ve üç boyutlu dijital modeli. Aslında hepsi aynı şehri, aynı yapıları, aynı sokakları, aynı binaları gösterir. Yöntemleri, çözünürlükleri ve bakış açıları farklı ancak temsil ettikleri coğrafya aynı.
Anlam gösterimleri de böyledir: Farklı yapay zeka modelleri, aynı anlam yapısını farklı matematiksel dillerle temsil eder.
Biçimleri değişir, ama gösterdikleri anlam dünyası aynıdır.
Derrida’nın Anlam Teorisi Karşısında Anlamın Geometrisi
Bu sonuç, Derrida’nın ‘metinde sabit bir anlam çekirdeği yoktur’ iddiasına doğrudan bir itiraz niteliğindedir. Bu durum felsefi olarak, anlamın yapısal bir merkeze sahip olduğu anlamına gelir ancak bu merkez sembolik değil, geometriktir. Merkez artık metafizik bir logos değil, matematiksel olarak tanımlanabilir bir yapıdır.
Derrida, anlamın sürekli ertelendiğini ve hiçbir zaman stabilize olmadığını savunur. Buna karşılık makale, anlam ilişkilerinin, yakınlık, uzaklık ve kavramsal kümelenmelerin, farklı uzaylar arasında korunarak taşındığını ortaya koymaktadır. Bu durum, ertelemenin sınırsız olmadığını; anlamın yapısal olarak sınırlandırılmış olduğunu göstermektedir.
Dolayısıyla Makale, ‘metnin dışında başka birşey yoktur diyen Derrida’ya’ metnin dışında aynı zamanda bir anlam uzayı bulunduğunu da gösterir. Yani metnin dışında bir anlam geometrisi vardır.
Metni sökebilirsiniz, yorumları dağıtabilirsiniz, göstergeleri çözebilirsiniz; fakat semantik yakınlıklar, kavramsal kümeler ve anlam korelasyonları yerinde kalmaktadır. Bu yapı artık metafizik değil, ölçülebilir bir yapıdır.
Bu noktada makalede Platon’un sezgisi doğrulanmaktadır ve anlamın temsillerden önce geldiğini gösteren bir örnektir. Bugün çağdaş semantik modeller, bu sezgiyi matematiksel düzeyde doğrulamaktadır: Bu sistemlerin hizalandığı çekirdek anlam orta yerde durmaktadır.
Derrida’nın Heidegger’den etkilendiğini inkar edemeyiz. Çıkış noktasının aslında çok ahlaki ve eleştirel oldugu aciktir. Batı metafiziğinin, dilini, anlamını kesin ve temellendirilmiş buluyordu. Bu kesinliğin de iktidar, baskı, dışlama ürettiğini düşünüyordu. Anlamı sabitleyen her sistem, insanı da sabitler diye düşünüyordu. Bu yüzden anlamı çözmek, merkezleri dağıtmak, kesinlikleri kırmak istedi. Bu yönüyle niyeti çok idealistti. Bir yanda, iktidarı, tahakkümü, dogmayı parçalayalım derken diğer yanda parçalayacak sağlam bir zemin de bırakmadı.
Bana göre Derrida’nın karşısında ve Platon’un yanında konumlanan bu çalışma ve temellendirmeye çalıştığı yeni anlam geometrisi, doğrudan ontolojik yapının kendisi olmayabilir; ancak yalnızca istatistiksel bir tortu olarak da görülemez. Bu durumda, söz konusu yapının insan bilişi ile varlığın yapısının kesişim noktasında ortaya çıkan nesnel bir düzeni temsil ettiğini söylemek mümkündür.
Bir sonraki yazımda bu alandaki bazı önemli tartışmaları incelemeye devam edeceğim.
Kaynaklar:
Hillar, M. (2012). The concept of logos in Greek culture. In From Logos to Pythagoras: The evolution of religious beliefs from Pythagoras to Tertullian (Ch. 1). Cambridge University Press.
Derrida, J. (1976). Of Grammatology (G. C. Spivak, Çev.). Johns Hopkins University Press. (Orijinal çalışma 1967)
Jha, R., Zhang, C., Shmatikov, V., & Morris, J. X. (2025). Harnessing the Universal Geometry of Embeddings (arXiv:2505.12540) [Preprint]. arXiv. https://doi.org/10.48550/arXiv.2505.12540
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***








































