İDRİS GÜRSOY | YORUM
1943–1944 yıllarında açılan Denizli davası, Cumhuriyet döneminin en dikkat çekici ve öğretici yargılamalarından biridir. Tek parti iktidarının hâkim olduğu, dinî faaliyetlerin sistematik biçimde baskılandığı bir atmosferde Bediüzzaman Said Nursî ve talebeleri, Risale-i Nur etrafında oluşan manevî hareket gerekçe gösterilerek tutuklandı ve Denizli Hapishanesi’ne gönderildi.
Resmî kayıtlara geçen suçlamalar tanıdıktı: “Tarikatçılık, gizli cemiyet kurmak, dini siyasete alet etmek, hükümet aleyhinde faaliyet yürütmek, asayişi bozmak…”
Ancak aylar süren soruşturmalar, yüzlerce talebenin gözaltına alınması, binlerce sayfa risalenin ve yıllara yayılan yazışmaların didik didik incelenmesine rağmen mahkemenin önüne konulabilen tek bir somut suç unsuru dahi bulunamadı.
İddianamenin özü şuydu: “Risale-i Nur’lar dini siyasete alet ediyor olabilir. Toplumsal düzen için tehlike arz edebilir. İleride rejime karşı kullanılabilir.”
Yani suç, işlenmiş bir fiile değil, varsayılan bir ihtimale dayanıyordu. Bediüzzaman Said Nursî, savunmasında bu ithamlara doğrudan cevap verdi: “Biz dini siyasete alet etmiyoruz; belki siyaseti dine alet edenlere karşıyız. Bizim vazifemiz müsbet harekettir. Menfi hareket değildir. Bizim vazifemiz iman hizmetidir; dünya saltanatıyla işimiz yoktur.”
Said Nursî o dönemde Isparta–Barla’da ikamet ediyordu. Buna rağmen dava bilinçli biçimde Denizli’ye taşındı. Nur talebeleri ailelerinden ve destek çevrelerinden koparıldı. Amaç, sadece yargılamak değil, psikolojik yıpratmaydı.
Denizli Hapishanesi’nin şartları son derece ağırdı. Buna rağmen Said Nursî, hapishaneyi bir tebliğ ve yazım mekânına çevirdi. Talebelerine yazdığı mektuplar daha sonra On Üçüncü Şuâ başlığıyla Şuâlar mecmuasında yer aldı.
Yargılama ve beraat kararı
Mahkemenin üzerinde ciddi bir siyasi baskı vardı. Buna rağmen Denizli Ağır Ceza Mahkemesi, Risale-i Nur külliyatını tek tek inceledi; bilirkişi raporları aldı. İncelemeler sonucunda metinlerde şiddet çağrısı, örgüt talimatı ya da rejimi hedef alan herhangi bir suç unsuru bulunamadı.
Haziran 1944’te mahkeme ‘tam beraat kararı’ verdi. Kararda açıkça, Risale-i Nur metinlerinin suç unsuru taşımadığı, Said Nursî’nin faaliyetlerinin dinî ve ahlâkî çerçevede kaldığı tespit edildi. Bu karar, yalnızca bir yargı hükmü değil, resmî bir devlet belgesiydi.
Ancak hikâye burada bitmedi. Mahkeme beraat verdikten sonra Said Nursî özgür bir vatandaş olarak bırakılmadı; hemen ardından idari bir kararla Emirdağ’a mecburî ikamete gönderildi. Yanına polis yerleştirildi, ziyaretçi kabul etmesi ve seyahat etmesi izne bağlandı.
Tek parti rejimi, beraate rağmen Nursî’yi cezalandırmaya devam etti. Aynı metinler, aynı iddialarla, farklı dönemlerde tekrar tekrar dava konusu yapıldı. Hukuken verilmiş beraat kararları, fiilen tanınmadı.
1943–1944 Türkiye’sinde hâkimler, bugün HSK benzeri bağımsız bir yapı tarafından değil; fiilen siyasî iktidarın gölgesinde görev yapıyordu. Terfi, tayin, sürgün ve pasif görevlendirmeler tamamen idarenin takdirindeydi. “Rejim aleyhine yumuşak” bulunmak, meslek hayatının sona ermesi anlamına gelebilirdi.
Bu şartlar altında bir hâkimin önünde iki yol vardı: Birincisi, güvenli yoldu: Savcının iddialarını kabul etmek ve mahkûmiyet vermek. İkincisi, riskli yoldu: Delil yoksa beraat kararı vermek. Denizli Mahkemesi ikinci yolu seçti…
Mahkeme, Risale-i Nur’u yasaklı bir propaganda metni gibi değil, incelenmesi gereken bir fikir metni olarak ele aldı. Bilirkişilere basit ama hayati bir soru yöneltti: “Burada suç var mı?”
Beraat kararı, tek parti rejiminin reflekslerine ve siyasi atmosferin ağır baskısına rağmen verildi. Bu nedenle bu karar, sessiz ama güçlü bir hukuk direnişi niteliği taşıdı.
Denizli Mahkemesi’nin heyeti şu isimlerden oluşuyordu:
Mahkeme Başkanı Ali Rıza Balaban,
Üye hâkim Hesna Şener,
Üye hâkim Hakkı Tüzüner.
Özellikle Mahkeme Başkanı Ali Rıza Balaban ile üye hâkim Hesna Şener’in, siyasi baskılara rağmen beraat kararında oybirliğiyle durmaları, yakın yargı tarihimizde nadir rastlanan bir hukuk cesareti örneği olarak kayda geçti.
Denizli Mahkemesi’nin verdiği beraat kararı, yalnızca Said Nursî ve talebeleri hakkında değil; suç üretmeye dayalı bir yargı anlayışı hakkında verilmiş bir hükümdü. Dosyada delil yokken mahkûmiyet üretmeyen bu karar, tek parti döneminin ağır siyasal atmosferi içinde hukukun hâlâ nefes alabildiğini gösteren nadir örneklerden biri oldu.
Bugün benzer davalara bakan mahkemeler açısından Denizli dosyası hâlâ şunu hatırlatıyor: Yargının görevi, iktidarın beklentisini değil, hukukun gereğini yerine getirmektir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***





























