AYDOĞAN VATANDAŞ | YORUM
Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun ABD tarafından bir gece yarısı yatağından alınarak ABD’ye getirilmesini, küresel sistemin jeopolitik temelli enerji savaşları bağlamında elbette açıklayabiliriz. Ancak konunun aslında daha derin olduğunu, meselenin insanoğlunun dünyayı ve kendi varlığını anlama biçimiyle yakından ilintili bulunduğunu da görmemiz gerek. Dolayısıyla bu yazıda, Çin’in uzun süredir nüfuzu altında tuttuğu Venezuela’yı ABD’ye nasıl kaptırdığı sorusuyla sizi meşgul etmeyeceğim.
Çin’in ABD etkisi altındaki Tayvan’a benzer bir müdahalede bulunup bulunmayacağı; Çin’in sağladığı hava savunma sistemlerinin neden işe yaramadığı; Çin’in istihbarat zafiyeti gibi teknik ve jeopolitik ayrıntılar ile bu gelişmenin bir Üçüncü Dünya Savaşı’na yol açıp açmayacağı gibi sorular, genel geçer sorulardır.
Fırtınadan önce fırtınayı doğuran iklimi anlamak her zaman daha önemlidir.
Kur’an’ın dünyaya bakışı, mülkiyet merkezli değil, emanet merkezlidir. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk; onlar bunu yüklenmekten çekindiler; onu insan yüklendi” (Ahzâb 33:72) ayeti, insanın varlıkla ilişkisinin temel ontolojik statüsünü belirler. Dünya, insanın mutlak mülkü değil; kendisine geçici olarak bırakılmış bir sorumluluk alanıdır. Bu nedenle insanın dünyayı sahiplenmesi, ona sınırsızca hükmetmesi ve kaynaklarını keyfince tüketmesi, Kur’ani perspektif açısından aslında bir yanılgıdır.
Bu emanet anlayışı, modern kapitalist zihniyetin tam karşısında durur. Kapitalizmin temelinde sürekli büyüme fikri vardır ve dünyayı bir meta deposu, bir stok alanı ve sınırsız kullanım nesnesi olarak görür. Kur’an, dünyayı bir emanet olarak tanımlar. Aslolan mülkiyet, sahip olmak değil; sorumluluk, korumak ve gözetmektir.
İnsanın dünyayı sahiplenme arzusu, Kur’an’da doğrudan nefsin bir tezahürü olarak okunur. “İnsan gerçekten çok zalim ve çok nankördür” (Ahzâb 33:72) ifadesi, bu emaneti yanlış anlayan benliğin eleştirisidir. Çünkü sahiplenme duygusu, insanı ölçüsüz tüketime, tahakküme ve zulme sürükler. Emanet bilinci ise insanı sınıra, kanaate ve merhamete çağırır. Bu bağlamda günümüzde dünyaya egemen olan büyüme ideolojisi, öncelikle insanın kendi hakikatini; sonrasında da emanet ve sorumluluk bilincini unutmasıdır.
İnsan, kendisini sınırlı ve hesap verecek bir varlık olarak görmek yerine, dünyayı sınırsızca kullanma hakkına sahip bir özne gibi konumlandırdığında, büyüme artık teknik bir zorunluluk değil, varoluşsal bir saplantı hâline gelir. Kur’an bu yüzden kendisini bir “hatırlatma” (zikr) olarak tanımlar: “Bu Kur’an, âlemler için ancak bir hatırlatmadır” (Tekvîr 81:27); “Biz sana zikri indirdik ki, insanlara kendilerine indirileni açıklayasın” (Nahl 16:44). Çünkü vahyin temel işlevi, insana unuttuğu varlık bilincini, sınırlarını ve nihai sorumluluğunu yeniden hatırlatmaktır.
İnsanın bu emaneti unutması, onu ölçüsüz tüketime ve sınırsız tahakküme sürükler. Kur’an bu yüzden sürekli sınır ve ölçü vurgusu yapar: “Yiyin, için fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez” (A‘râf 7:31). İhtiyaçtan fazlasına yönelen bu arzu, insanı hem kendine hem de yeryüzüne karşı zalim kılar. Buna karşı Kur’an’ın önerdiği medeniyet ilkesi açıktır: “Sana neyi infak edeceklerini soruyorlar. De ki: İhtiyacınızdan fazlasını” (Bakara 2:219).
Bakara 61’de İsrailoğulları’nın “tek tip rızka sabredemeyişi”, insanın doyumsuzluk tarihinin özeti gibidir. Sorun yiyeceğin kendisi değil, sınır tanımayan arzudur. Allah’ın “Sizin için daha hayırlı olanı daha aşağı olanla mı değiştirmek istiyorsunuz?” cevabı, tüketim merkezli medeniyet anlayışının kökten eleştirisidir. Bu ayet, modern tüketim kültürünün tatminsizlik üzerinden işleyen yapısını asırlar öncesinden teşhis eder: tatminsizlik, medeniyetin çürüme başlangıcıdır.
Bu nedenle Kur’an’da kurtuluş, daha fazla sahip olmakta değil; emanetin hakkını vermekte, sınırı gözetmekte ve hatırlamakta aranır. Çünkü insanın asıl felaketi yoksulluk değil, unutkanlıktır.
Sürekli büyüme, dünyayı kalıcı bir mülk gibi algılamanın sonucudur. Oysa Kur’an’ın kurduğu ontoloji, dünyayı korunacak bir emanet olarak konumlandırır. Bu yüzden insanın kurtuluşu, daha çok sahip olmak ve tüketmekte değil; emanetin hakkını vermekte aranır.
Bu sistemde enerji, maden, gıda ve stratejik bölgeler; insanlığın faydası için kullanılacak ortak mallar değil, küresel güç mücadelesinin nesneleridir. Sorun, insanlığın Allah’ın ipine sarılarak evrensel bir “tür bilinci” geliştirememiş olmasıdır. Oysa varlıkla bir olmak ve ilahi bilinçle evrensel rezonans, bunu gerektirir.
Kapitalist büyüme mantığında “daha fazla”, varoluşsal bir zorunluluktur. Bu zihniyet, hem bireysel hem de kurumsal düzeyde doyumsuzluk, sınır tanımazlık ve sürekli genişleme ihtiyacı üretir.
Bu yapı, askerî-endüstriyel kompleksle birleştiğinde, büyüme devletin organize şiddet kapasitesiyle de beslenir. Savaş, savunma sanayii ve jeopolitik müdahaleler; kapitalist genişlemenin istikrarlı motorları hâline gelir. Enerji güvenliği söylemi altında yürütülen küresel rekabet, dünyanın bir “stok alanı” gibi paylaşıldığı bir güç düzeni oluşturur. Böylece kapitalizm, ekonomik bir sistem olmaktan çıkar; kaynaklara erişimi askerî ve siyasi araçlarla güvence altına alan bir medeniyet düzeni hâline gelir.
Oysa dünyanın kaynakları, özellikle de enerji kaynakları sınırlıdır. Sınırlı kaynaklar üzerine kurulu, fakat sınırsız büyümeyi hedefleyen bir sistem, yapısal olarak çatışmayı kaçınılmaz kılar. Bu enerji modeli, doğası gereği huzur üretmez; yalnızca rekabet, kriz ve savaş üretir. İnsan, çatışma temelli bu sistem içinde doğayla uyumlanamaz; varlıkla ahenk kuramaz ve daha yüksek bir bilinç düzeyiyle rezonans sağlayamaz. Böyle bir düzen, ekonomiyi de insanın iç dünyasını da sürekli bir gerilim alanına hapseder.
İnsanlığın, insanların elde etmek için çatışmak zorunda kalmayacağı yeni bir enerji modeline geçebilmesi ve çatışma temelli mevcut düzenden çıkabilmesi, nihayetinde insanın kendi hakikatini yeniden hatırlamasına bağlıdır. Çünkü çatışmayı üreten yalnızca sınırlı kaynaklar değil; insanın kendisini sınırsız bir özne, dünyayı ise sınırsız bir mülk olarak algılamasıdır. Bu algı değişmeden enerji paradigması da medeniyet yönelimi de değişmez.
Son yaşanan Venezuela olayı, bu çatışma temelli enerji ve kaynak modelinin somut ve kritik bir göstergesidir.
Tarih boyunca insanlığın topluca helakı, kâinata sinmiş olan ilahi düzenle uyumlu yaşayamamanın doğal bir sonucudur.
Bir nesil gider, bir diğeri gelir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***
