DR. YÜKSEL NİZAMOĞLU | YORUM
Menemen Olayı’nın azmettiricisi olmakla suçlanan Erbilli Esad Efendi, Erbil’den İstanbul’a gelmiş ve bir süre sonra Topkapı civarında Kelami postnişinliğine tayin edilmişti. Her ne kadar Abdülhamid çevresiyle yakın ilişkiler kursa da padişahın “sürgün” uygulamasından nasibini almış ve ailesiyle birlikte memleketi Erbil’e gönderilmişti.
Esad Efendi’nin yeniden İstanbul’a dönüşü ancak II. Meşrutiyetin ilanıyla mümkün oldu. Şeyh Efendi yeniden eski nüfuzunu elde etse de cumhuriyetin henüz yedinci yılında Menemen Olayı dolayısıyla idam cezasına çarptırılacaktır.
SİYASETLE UĞRAŞMAYIN
Esad Efendi’nin mensubu olduğu Nakşiliğin bir kolu olan Halidilik, Mevlâna Halid-i Bağdadi tarafından kurulmuş ve 1827’de şeyh vefat ettiğinde çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştı. Mevlâna Halid, İstanbul’a ilk halife olarak Muhammed Salih’i göndermişti. 1819-1820 yıllarında başlayan bu yayılma sürecinin çok hızlı gerçekleştiği ve Halidiliğin gerek bürokrasi gerekse ulema arasından mensuplarının olduğu anlaşılmaktadır.
Halidiliğin yayılmasında önemli faktörlerden birisi de Mevlâna Halid’in halifelerinin bu dönemde devletten ve devlet ileri gelenlerinden herhangi bir şey talep etmemeleridir. Bu durum devletin başlangıçta Halidilerden endişelenmemelerini sağlamış, onlar da tarikatı serbest bir şekilde yayma imkânı elde etmişlerdir.
Buna rağmen bir süre sonra tarikat, devletin takibine maruz kaldı. İstanbul’daki ilk halife Muhammed Salih, “hatm-i hacegân zikri” sırasında mescidin kapılarını kapattığı, namazdan sonra mescide girmek isteyenlere izin vermediği ve tarikat mensubu olmayanları aralarına almadığı gerekçeleriyle şikâyet edildi.
Halid-i Bağdadi’nin İstanbul’a gönderdiği halifelerine yedi hususu şart koştuğu rivayet edilmektedir. Buna göre; İstanbul’da irşad vazifesini yapan kişi devlet ricaline gidip gelmeyecek, devlet adamlarından maaş ya da bağış istemeyecek, müritlerinin halkla ilgili işlerine karışmayacak, yanına gelenlerden “tevbe ve inabe parası” kabul etmeyecek, kadınların tekkesine gidip gelmesine izin vermeyecek, hele kadın gençse ve tesettüre riayet etmiyorsa daha dikkatli davranacak ve dünya malı biriktirmeyecekti.
ERBİLLİ ESAD EFENDİ
Mevlâna Halid’in bu tavsiyelerine rağmen Halidi tarikatı devletin yakından takip ettiği bir tarikat oldu. Yeniçeri Ocağı’nı kaldırıp Bektaşiliği yasaklayan II. Mahmut, Halidileri 1828’de toplu olarak Sivas’a sürdü. Ancak kısa bir süre devlet, Şam’daki Halidi zaviyesini doğrudan desteklemeye başladı. Abdülmecid devrinde de itibar gören Halidiler, 1859’da Abdülmecid’i tahttan indirmeyi amaçlayan Kuleli Vakası sonrası yine hedef oldular. Bunun nedeni, Halidi şeyhlerinden Şeyh Feyzullah’ın darbeye karıştığı iddiasıydı. Şeyh, yargılamada suçlu bulunarak sürgüne gönderilmiştir. Hatta oğlu Şeyh Sadık da önce gözetim altında tutulacak sonra da Hicaz’a sürülecektir.
Halidi şeyhlerinin en meşhurlarından birisi olan Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi ise İslamcılığı bir devlet politikası olarak uygulayan II. Abdülhamit’le iyi ilişkiler kuracaktır. Onun hakkında da şikayetler olmuş ve sürgüne gönderilmesi gündeme gelmişse de sonradan padişahla iyi ilişkileri devam etmiştir. Ancak kendisinden sonraki halifesi Şeyh Ömer Dağıstanî, 31 Mart Olayı sebebiyle Medine’ye sürülmüştür.
Meclis-i Meşayih’e verdiği tercüme-i haline göre Mehmed Esad Efendi, o dönemde Musul’un bir kasabası olan Erbil’de Hicri 1264, Miladi 1847 yılında doğdu. Babası oradaki Halidi tekkesinin postnişini Şeyh Muhammed Said’di. Dedesi de Mevlâna Halid’in halifelerinden Şeyh Hidayetullah’tır.
Onun hem anne hem de baba tarafından “seyyid” olduğu ifade edilmektedir. Buna karşılık Meclis-i Meşayih’e verdiği özgeçmişte “Türkî, Arabî, Farisî, Kürdî lisanlarıyla tekellüm ve kitabet eylerim” demesi, ailesinin Kürt kökenli olabileceğini düşündürmektedir. Buna karşılık Menemen yargılamasında kendisinden “Arap Hoca” olarak söz edilmektedir.
Menemen Olayında 1 numaralı “maznun” olarak yargılanan Esad Efendi, Harp Divanında muhtemelen bir kızının genç yaşta vefatından dolayı üç çocuğu olduğunu söylemektedir. Aslında iki erkek ve iki kız çocuğu sahibi olduğu anlaşılmakta olup oğullarından Mehmed Ali de aynı davada 2 numaralı sanık olarak yargılanmıştır. Mehmed Ali, Selimiye Dergâhı şeyhliği yaparken diğer oğlu Muhammed ise Erbil’de yaşamış hatta Musul meselesinde Türkiye’den yana bir siyaset izlemiştir.
İlk ve medrese eğitimini Erbil’de yapan Esad Efendi, devrin meşhur alimlerinden Davud Efendi’den ders aldığı gibi Halidi şeyhi Tâhâ el-Hariri’ye intisap etmiş ve beş yıllık bir sürecin sonunda sûlûkunu tamamlayarak hilafet almıştır (1875). Aynı yıl hacca da giden Esad Efendi, dönüşte şeyhinin vefatını öğrenince İstanbul’a girmeye karar vermiştir.
İstanbul’da önce Cağaloğlu’nda Beşir Ağa Dergâhında kalan ve bu sırada çok sıkıntılı günler geçiren Şeyh, bir süre bir caminin müezzin odasına yerleşir. Bu sırada Fatih Camii’nde ders okutan Esad Efendi artık etrafta tanınmaya başlar ve özellikle ilmiye sınıfının dikkatini çeker.
Esad Efendi hakkında bir biyografi kaleme alan Göktaş, herhangi bir kaynak göstermeden Abdülhamid’in damadı Dervişzade Halid Paşa tarafından saraya davet edildiğini belirtmektedir. Bu gelişme onun sarayla yakın ilişki kurmasını sağlamış ve Abdülhamid tarafından Meclis-i Meşayih üyeliğine tayin edilmiştir. Ardından da bir Kadiri tekkesi olan Odabaşı’ndaki Kelâmî Dergâhı şeyhliğine tayin edilir. Esad Efendi burada hem Kadiri usulünce ayin hem de Nakşi usulünce “hatm-i hacegân” yaptırır.
Şeyhin şöhreti artık iyice artmış, sohbet ve zikir halkasına ulemadan ve diğer kesimlerden pek çok kişi katılmaya başlamıştır. Sarayla iyi ilişkiler kurmuş olsa da Esad Efendi’nin elde ettiği nüfuzun devrin karakterine uygun olarak hafiyelerin ve jurnalcilerin dikkatini çekmesi kaçınılmazdır. Bunun sonucu da elbette sürgündür.
Esad Efendi’nin sürgüne gönderilme tarihi 8 Mayıs 1316 yani miladi olarak 21 Mayıs 1900’dür (Osmanlı Arşivleri, ZB.; 450/70, R. 08.03.1316). Zaptiye Nezareti’nden Musul vilayetine gönderilen yazıda; “Topkapı civarında kâin Kelami dergâhı postnişini Esad Efendi’nin maaile memleketi olan Erbil’e azameti” belirtiliyordu. Ancak yazışmada şeyhin sürgün nedenine dair bir kayıt yoktur.
Buna karşılık kısa bir süre sonra Alman gazetelerinde ulemadan Abdullah Efendi ve Erbilli Esad Efendi’nin tutuklandığına dair haberler yer almıştı (HR. SYS., 40/14, R. 19.3.1316). Esad Efendi’nin sürgüne gönderilmesinden dört ay sonra ise kayd-ı hayat şartıyla maaş bağlanmıştır (DH. KMT., 2399/123, H. 11.05.1318; 2423/9, H. 7.7.1318).
Arşivlerdeki belirsizliğe karşılık Esad Efendi’nin Erbil’e sürülme nedenine dair çeşitli bilgilere ulaşmak mümkün olmaktadır. Bir görüşe göre, Esad Efendi kaleme aldığı ve “Bin bir Hadis” adıyla meşhur olan “Kenzü’l irfan fi Ehadis-i Nebiyyi’r Rahman (İstanbul, Mahmud Bey Matbaası, 1317)” adlı kitaptan dolayı jurnallenmişti.
Hüseyin Vassaf jurnal için “bu eser gençlere hitaben yazılmış. Onların efkârını tenvire meyl-i kelam olunmuş ve “yolculuk yapınız sıhhat bulasınız” hadis-i şerifi münasebetiyle “ecnebiye kaçınız” diye teşvikatta bulunmuş” ifadesini kullanır.
Elbette bu jurnallemenin bir nedeni vardır. Çünkü şeyhin dergâhı artık devlet adamları, üst rütbeli subaylar ve ulemanın önde gelenlerinin gelip gittiği bir mekâna dönüşmüştü ve haliyle buna bir son verilmesi gerekiyordu. Esad Efendi’nin bu eseri 1317 yani 1899 yılında basılmış ve kısa bir süre sonra, bu eser bahane edilerek sürgüne gönderilmiştir.
Nitekim dönemin Musul valisi olan Ebubekir Hazım Bey (Tepeyran) hatıratında “mürit ve müntesiplerinin çoğalmasından ve belki de başka sebeplerle Musul’a uzaklaştırılmıştı” şeklinde yazmaktadır.
İkinci bir yorum ise sürgünün İngilizlerin bölgeye yönelik politikaları nedeniyle Abdülhamid tarafından bilinçli olarak yapıldığı ve Esad Efendi vasıtasıyla İngilizlerin emellerine engel olunmaya çalışıldığı şeklindedir. Ancak bu iddia çok zorlama görünmektedir.
Esad Efendi, Menemen yargılamasında Mustafa Paşa’nın “Şeyh Efendi! Sultanlık devrinde seni ne için Erbil’e gönderdiler?” sorusuna “… O vakit meşihatın emriyle bir sene müddetle İstanbul’da ulema sınıfına ders verdim. Sultan Hamid evhamlı adamdı, bu dersten huylandı. Şeyh Efendi sıla-i rahmetsin, ne vakit arzu ederse gelsin dedi.” şeklinde cevap vermiştir. Hatta Paşa’nın, “hep Erbil’de mi kaldın?” sorusuna da “İstanbul’da yine Sultan Hamit vardı. Ne diye geleyim” diyecektir.
Sevenleri ve takipçileri ise sürgün hadisesini farklı yorumlayarak değişik açıklamalar getirmişlerdir. Hatta bir rivayete göre sürgünün “hasetten” kaynaklandığını anlayan II. Abdülhamid, atlı bir posta ile “özürname” göndererek şeyhi İstanbul’a davet eder. Ancak Esat Efendi bunu kabul etmez.
YOKSA İTTİHATÇI MI?
Esad Efendi Erbil sürgününde “saliha bir hatun” tarafından inşa ettirilen tekkesinde 1908’e kadar irşad faaliyetine devam eder. Bu arada İstanbul’daki müritlerine mektuplar yazar ve bunlardan ‘Mektubat’ adlı eser ortaya çıkar.
Şeyh, 1908’de II. Meşrutiyetin ilanı sonrasında İstanbul’a geri döner. Geri dönüşünün doğrudan Abdülhamit rejiminin sona ermesiyle ilgili olduğu açıktır. Ancak bazı eserlerde “sevenlerinin daveti” üzerine Erbil’den ayrıldığı ifade edilmektedir.
İstanbul’da yeniden Kelami dergâhına dönen Esad Efendi, Erenköy’de çadırlı köşk de sohbetlere başlar. Daha sonra Üsküdar’daki Selimiye Dergâhı da kendisine de verilir ve o da buranın şeyhliğine Menemen Olayı sonrasında idam edilen oğlu Mehmet Ali’yi görevlendirir.
Esad Efendi’nin II. Meşrutiyet devrinde çok aktif olduğu görülmektedir. İlk öne çıkan faaliyeti, tasavvufun topluma aktarılmasını amaçlayan Cemiyet-i Sufiye’yi kurmasıdır. Bu cemiyetin başkanlığını İttihatçıların şeyhülislamlık makamına tayin ettiği Musa Kâzım Efendi üstlenirken şeyh de ikinci reislik görevine getirilir.
Cemiyet-i Sufiye’nin yayın organı olarak çıkarılan Tasavvuf mecmuasında yazılar yazan Esad Efendi, bu dönemde Kanun-i Esasi ve meşrutiyet yanlısı bir çizgideydi. Hatta cemiyetin açılış programında yaptığı ve sonra dergide de yayınlanan konuşmasında Abdülhamid dönemini eleştirerek II. Meşrutiyet rejimini övmüştür.
İşte burada Esad Efendi’nin sürgününün asıl nedenlerini anlamak mümkün olmaktadır. Esad Efendi Kelami postnişinliği esnasında Abdülhamid tarafından Meclis-i Meşayih üyesi yapılsa da padişahın tek adamlığını tenkit etmekte, İttihat ve Terakki’nin fikirlerini savunmaktadır. Kemal Karpat, onun İttihat ve Terakki’yle yakın ilişkiler içinde olduğunu belirtmektedir.
Elbette bunun yanında Esad Efendi’nin elde ettiği şöhret de sarayı rahatsız etmiş olmalıdır. Bütün bunlar beraberce düşünüldüğünde şeyhin sürgün nedenleri de açığa kavuşmaktadır.
İttihat ve Terakki devri, Esad Efendi’nin şöhretinin zirveye çıktığı yıllardır. Rivayete göre dönemin padişahı Mehmed Reşad da Esad Efendi’yi ziyarete gelir ve ona intisap eder. Bu bilgi teyide muhtaç olsa da Sultan Reşad tarafından “Sürre Emini” olarak hacca gönderildiği kesindir. Ayrıca 1914’te Meclis-i Meşayih’e üye yapıldı ve sonra da başkanı oldu. Hatta “ilmi faziletinden dolayı” emeklilik işleminden muaf tutuldu (MV. ,189/44, H. 16.07.1332).
Meclis-i Meşayih’ten 1915’te istifa eden Esad Efendi, Mütareke Devri’nde de İstanbul’da dergahının başındadır. Hatta Fevzi Çakmak’ın Ankara’ya geçmeden önce şeyhi ziyaret ettiği ve duasını aldığı ifade edilmektedir.
Esad Efendi, 30 Kasım 1925’te çıkarılan tekke ve zaviyelerin kapatılmasına dair kanuna kadar tekkesinde faaliyetlerine devam eder. Bu tarihten kısa bir süre önce tekkeyi ziyaret eden Danimarkalı araştırmacı psikolog Carl Wett hatıralarında, tekkeye pek çok devlet ve ilim adamının gelmeye devam ettiğini aktarmaktadır (Carl Wett, Dervish Diary, Los Angeles, 1953; Kelami Dergahından Hatıralar, Ankara, 1993).
Tekkelerin kapatılmasından sonra sokağa çıkmamaya karar veren Esad Efendi, bir süre Erenköy’de Ziya Paşa Köşkünde oturur. Daha sonra da Erbil’deki gayrimenkullerini satarak aynı semtteki Şevki Paşa Köşkü’nü satın alıp oraya yerleşir. Her ne kadar inzivaya çekilse de polis gözetiminde tutulur ve sonra da Vakıt gazetesinin 18 Temmuz 1930 tarihli sayısında “Erenköy’de bir dedikodu: Yüzlerce müridi olan şey kimdir?” başlığıyla haber olur. Haber aslında bir “ihbardır” ve Menemen Olayı sonrasındaki idam kararına kadar giden yolun taşları döşenmeye başlamıştır.
Görüldüğü gibi Esad Efendi, Abdülhamid devrinde iyi bir nüfuz elde etmiş ve bunun bedelini sürgünle ödemiştir. Abdülhamid’den sonra İstanbul’a dönüp yine itibarlı bir konuma kavuşmuş, İttihat ve Terakki ile yakın ilişkiler kurmuştur. Tekkelerin kapatılmasından sonra her ne kadar inzivayı tercih etse de yeni rejimin gazabından kurtulamayacak ve Menemen Olayı sonrasında olayın azmettiricisi olmakla suçlanacaktır.
Kaynaklar: Osmanlı Arşivleri, ZB.; 450/70, R. 08.03.1316; HR. SYS., 40/14, R. 19.3.1316; DH. KMT., 2399/123, H. 11.05.1318; 2423/9, H. 7.7.1318; MV.,189/44, H. 16.07.1332; TBMM Zabıt Ceridesi (1931), Devre: III, İçtima: 4, C. 25, s. 61-64; Kara, İ. (2002), “Meclis-i Meşayih, Ulema-Tarikat Münasebetleri ve İstanbul’da Şeyhlik Yapmış Beş Zatın Kendi Kaleminden Tercüme-i Hali”, Kutadgubilig, S. 1, s. 185-213; Göktaş, V. (2013), Muhammed Esad-ı Erbilî, Ankara, İlahiyat; Yılmaz, H. K. (1995), “Esad Erbilî”, DİA, C. 11, s. 348-349; Vural, H. S. (2019), Sultan Abdülhamid’in Tarikatlarla Münasebetleri, Sakarya Üniversitesi SBE Yüksek Lisans Tezi, Sakarya; Kılıç, R. (2006); “Osmanlı Devleti’nde Yönetim-Nakşibendi İlişkilerine Farklı Bir Bakış: Halidi Sürgünleri”, Tasavvuf, S. 17, s. 103-119.
Anahtar Kelimeler: Erbilli Esad Efendi, Halidiye, Abdülhamid.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***








































