PROF. DR. M. EFE ÇAMAN | YORUM
Milli devlet – ulus devlet – bir Batı konseptidir. 1648 Westfalya Antlaşması ve 1789 Fransız Devrimi arası ve sonrası dönem, bu Batılı kavramın Memalik-i Osmanî’de ister istemez başat rol oynamasına, hatta daha da önemlisi, daha sonraki menzili belirleyecek bir milat olmasına yol açacaktı. Ademi merkeziyetçi ve çok iktidarlı/aktörlü Avrupa sistemi Westfalya ile teritoryal devlete evrildi, böylece feodal dönemde var olan birbirine paralel, çok iktidarlı/aktörlü siyasal düzen yerini merkezi iktidara ve sınırları belirgin bir ülkeye bıraktı.
Bu yapı, Fransız Devrimini müteakiben bu yeni teritoryal devlet içerisinde olan halkın uluslaşmasına evrildi. Yani “Uluslar hep vardı, bunlar kendi devletlerine sahipti, tarih de bu uluslar arasındaki mücadele alanıdır.” şeklinde öğrencilere öğretilen Türk tipi tarih konsepti yanıltıcıdır. Etnik ulusların nüvesi olan linguistik ve ırksal bağlar mevcut olmakla birlikte, ne Avrupa’da ve de geri kalan Avrasya bölgelerinde etnik aidiyet siyasal bir rol oynamaktaydı.
Osmanlı’da aidiyet dini bir topluluk olan ümmetti. Buna kısmen Osmanlı hanedanına biat ve sadakati de ekleyebilirsiniz ki Osmanlı hanedanı kendisini İslam’ın temsilcisi ve kılıcı olarak algıladı. Hiçbir zaman, Osmanlı tarihinin herhangi bir zamanında, yirminci yüzyıldaki araçsallaştırmayı hariç tutarsak, Osmanlı iç ve dış politikasında Türk/Türkî olmak – Türk soyu – bir rol oynamadı. Örneğin Orta Asya’daki emirlikler ve Memalik-i Osmanî arasındaki ilişkileri inceleyen Mehmet Saray gibi Türkçü tarihçiler bile, Türkistan hanlıklarının bu ilişkilerde Osmanlı’ya İslami bağ üzerinden – yani Halifelik makamı nedeniyle – ilişki kurduklarını ifade eder. Keza Batılı tarihçiler de bunu vurgular.
20. yüzyıla dek Osmanlı dış politikasında “Türk soyu” hiçbir rol oynamamıştır. Mesela Şah İsmail yönetimindeki ile olan ilişkiler iyi bir örnektir. Şah İsmail Türk’tür ve Türkçe konuşmaktadır. Ancak Osmanlı ve İran, Sünnilik ve Şiilik aidiyetleri üzerinden çatışmaktadır. Elbette rekabetin esas nedeni güçtür, din veya mezhep değil. Ama resmi diskur mezhepsel aidiyetti ve etnik/linguistik ortaklık hiçbir zaman bir ortaklık zemini teşkil etmedi. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.
Milli kimliğin gündeme gelişi için neden çöküş dönemine kadar beklendi? Çünkü millet fikri Osmanlı’dan kopan gayrimüslim milletlerden sonra üzerinde düşünülmeye başlayan bir kavram oldu. Ondan önce Osmanlı kimliği (pan-Osmanlıcılık) ve İslam kimliği (pan-İslamizm) araçsallaştırılarak dağılma süreci frenlenmeye çalışıldı. Osmanlıcılık gayrimüslim halkların da imparatorluktan kopuşunu engellemeye yönelik bir stratejiyken, bu olmayınca elde kalan Müslüman bölgeleri kaybetmemek öncelenmek zorunda kaldı. Batan gemiyi bir şekilde kurtarma girişimleriydi bunlar. Böylece İslam birliği (ümmet fikri ve Halifelik kurumunun enstrümentalize edilmesi) strateji oldu. Bildiğiniz üzere bu da tutmadı. Arnavutlar ve Araplar buna razı olmadılar.
Dolayısıyla milli kimlik safhasına geçildi. Bunu Yusuf Akçura Üç Tarz-ı Siyaset adlı uzun makalesinde izah eder. Akçura bir Tatardır ve bu dönem birçok Türkçü yazar gibi, göç ettiği yeni devletle arasında aidiyetsel bir bağ kurmaya çalışmaktadır. Hüseyinzade Ali gibi, Zeki Velidi gibi! Daha birçok isim sayılabilir. Ancak bu aydınların taleplerine yerli Anadolulu/Balkanlı Osmanlı aydınlarından destek gelmesinin nedeni, bu duygusal aidiyet değildir.
Enstrümantal/stratejik bağlantıdır; şöyle ki yerli Müslüman Osmanlı vatandaşları için yegâne hedef devletin dağılmasını önlemekti. Osmanlı’nın duraklama sürecinin ardından başlayan toprak yitimi süreci bu aydınları ve onlardan önceki birkaç nesli travmatize etmişti. Onlar için alınacak ilacın bir önemi yoktu; yeter ki işe yarasın ve vücudun ölümünü önlesindi.
Pantürkizm – Türk soylu olanların bir devlet çatısı altında toplanması – mefkûresi böylece İttihat ve Terakki’nin iktidarında uygulanma fırsatı buldu. İçeride etnik-homojen bir ulus yaratmak, dışarıda dış Türkleri de kapsayan büyük bir imparatorluğa evrilmek. Bu patolojik siyasetin içeride Ermeni-Rum ve Süryani soykırımlarını gerçekleştirmesi de, Rusya’yı fethe yönelik Sarıkamış Harekâtı da birer ders alınası göstergedir. Anadolu’da linguistik (lisanî) anlamda Türkleşmiş Anadolu yerlilerinin tarih boyu ilişki kurulmamış etnik (ırksal) mevcudiyeti olan bir Türk dünyasına eklemlenmesi düşüncesi böylece Anadolu’daki ulus devletin de nüvesini oluşturacaktı.
Atatürk’ün milliyetçiliği makyajla kapatılamayacak kadar ırkçıdır. Kafatası ölçümleri, tarih manipülasyonuyla (Güneş Dil Teorisi) ön-Türklerin Anadolu’lu olduklarının “ispata çalışılması”, Kürtlere Şark Islahat Planı ile asimilasyon yapılması, Atatürk milliyetçiliğinin fikir babası ve kuramcısı Ziya Gökalp’in Türklük kimliğini komple ırksal bir kategori olarak tanımlaması – sayısız somut politika tercihiyle ortada olan gerçek, modern Türkiye’nin ırk temelli etnik bir ulus inşası projesi olduğunu ortaya koyuyor.
Kürt sorunu denen sorun – ki esasında Türk sorunudur! – tam da bundan kaynaklanıyor.
Şimdi gelelim bunun alternatifine: Civic kimlik olarak ulus inşası.
Irksal/etnik tanımın aksine, ulus değerler ve coğrafya (coğrafi aidiyet) üzerine de inşa edilebilir. Bir coğrafyayı beraberce paylaşan, ortak değerleri olan farklı etnik topluluklar birleştirici bir civic üst kimlik üzerinden birbirlerine entegre edilebilir. Bunun en tipik örneği Britanya’dadır. Örneğin Gallerliler ve İskoçlar İngiliz değildir. Üst kimlik Britanyalılık onları bir arada tutar. İngiliz milliyetçiliği üzerine kimlik dayatması olsaydı bu bölgelerin bun kimliği benimsemesi söz konusu olmazdı.
Irksal/etnik millet inşası genelde başarılı olmaz. Coğrafya ve değerlere dayalı kimlikler ise birleştiricidir. Çok etnisiteli coğrafyaların bir devlet çatısı altında bir arada bulunduğu konstellasyonlarda etnik aidiyet üzerine inşa edilen üstünlükçü ve dayatmacı ulus kimlikleri birleştirici değil, bilakis ayrıştırıcı etkide bulunur. Hiç bitemeyen etnik çatışmalara yol açar. Bir habis kanser gibi politik topluluğun yoksullaşmasına ve güvensizleşmesine sebep olur.
Türkiye tarihi tümüyle bunun yansımasıdır. Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenmiştir.
(Devamı var)
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***