Kategori: Güncel

Serbest Görüş en son haberler, olaylar ve gelişmeler hakkında güncel bilgiler içermektedir. Sitemiz dünya ve Türkiye’deki önemli olayları anında takip etmenizi sağlayacak içerikler sunar. Güncel haberlerin yanı sıra önemli gelişmeler ve analizlerle, gündemin nabzını tutar.

  • Üst düzey bürokratın oğlunun şiddet uyguladığı Hacettepe öğrencisi destek bekliyor

    Üst düzey bürokratın oğlunun şiddet uyguladığı Hacettepe öğrencisi destek bekliyor

    Meri KELLECİ
    Ankara

    Hacettepe Üniversitesinde okuyan bir kadın öğrenci HÜKÇAT’ın sosyal medya hesabına ulaşıp “Öldürülmek istemiyorum” diyerek yaşadığı şiddeti anlattı, yardım istedi.

    Genç kadın F.A., erkek arkadaşı A.K  tarafından 1,5 ay boyunca alıkonularak şiddete maruz kaldığını ve ölümle tehdit edildiğini söyledi. A.K’nin ailesinde birçok üst düzey bürokrat olduğunu aktaran F.A., şahıs hakkında başlatılan soruşturmalara rağmen can güvenliğinin olmadığını bildirdi.

    Şule Çet’in davasına katıldığını ve kadın dayanışmasına güvendiğini ifade eden F.A., “Artık yeter. O bana sürekli güçsüz hissettirmeye çalışsa da ben güçsüz olmadığımı bilmek istiyorum. Elimden ne geliyorsa yapacağım. Ailesi devletle olan yakınlıklarından dolayı süreci etkilemek isteyecektir ama ben onlardan güçlü olduğumuzu biliyorum” dedi.

    “HAK ETTİĞİ CEZAYI ALSIN İSTİYORUM”

    Hacettepe Üniversitesi Kadın Çalışmaları Topluluğuna (HÜKÇAT) Instagram üzerinden ulaşan F.A, “4 yıldır sınıf arkadaşlığı ve bir süre gönül ilişkisi yaşadığım kişi tarafından onun Ankara’daki evinde mahsur tutuldum. Bu süreçte sistematik olarak şiddet gördüm. Ölüm tehditleri aldım ve almaya devam ediyorum. Öldürülmek istemiyorum. O insan hak ettiği cezayı alsın istiyorum” dedi.

    “OKULUN GÜVENLİĞİ ŞİDDETİ İZLEDİ”

    Yaşadıklarını Evrensel’e aktaran F.A., A.K. ile aralarında fikir ayrılıkları olduğunu ve buna ilişkin tartışmaların şiddetlendiğini belirterek “Bana fiziksel olarak ilk şiddeti okul kütüphanesinde uyguladı. O zaman ne güvenlik ne de etraftakiler yardım etti. Sonrasında beni dışarı çıkartıp hakaretler savurup şiddet uygulamaya devam etti. Telefonumu alıp oradan uzaklaştı. Daha sonra telefonumu almak için yanına gittiğimde beni zorla arabasına bindirmeye çalıştı” dedi.

    GÜVENLİK “BARIŞIRSINIZ BİR ŞEY OLMAZ, SEN DE ÇOCUĞU ÜZMÜŞSÜN” DEDİ

    Şiddet üzerine okulun güvenlik birimine ulaştığını ifade eden genç kadın, “Fakülte güvenliği A.K’yi tanıyordu. Gelen görevliler ‘Barışırsınız bir şey olmaz, sen de çocuğu biraz üzmüşsün’ gibi cümlelerle olayı görmezden geldiler ve şahsı korudurlar” dedi.

    F.A., o gün gördüğü psikolojik baskı sebebiyle korktuğunu ve pokise şikayetçi olmaktan vazgeçtiğini söyledi.

    “ONLAR BİZİM ADAMLARIMIZ”

    Sonrasında ise şikâyette bulunduğu için tehditler almaya devam ettiğini aktaran genç kadın “Bana, ‘Sen kimi kime şikâyet ediyorsun? O görevlilerin hepsi uyarıldı, onlar bizim adamlarımız zaten’ diyerek baskı uygulamaya devam etti” dedi.

    “ŞİDDET UYGULAMAYA DEVAM ETTİ”

    Bir süre eski erkek arkadaşının ailesiyle birlikte kaldığını, evden ayrılmak istediğinde ise engellediğini ifade eden F.A, “Bu süreçte de en ufak tartışmalarda dahi beni darbetmeye, şiddet uygulamaya devam eti. Ne kadar karşı gelirsem o kadar şiddete uğruyordum ve  bu yüzden sürekli alttan almaya çalıştım” dedi.

    “AİLESİ SUSTU”

    A.K’nin ailesinin, yüzündeki morlukları ve darp izlerini görmelerine rağmen ses çıkarmadığını söyleyen F.A, “Olayı görmezden geldiler. 3 gün boyunca ne yemek yedim ne su içtim ne de uyudum. Sürekli ağlıyordum ve ailesi duymasın diye beni sürekli susturuyordu. Bu sefer susmadım. Ailesi odaya geldi ama kapı kilitli olduğu için giremediler, kapıyı kırmak için uğraşmadılar bile. Ama odadan çıktığımda hiçbir şey söylemediler” diye konuştu.

    Şiddet gördüğü 3 günün sonunda ailesinin A.K. ile kendisini, “sorunlarını çözmeleri için A.K.’nin halasının evine gönderdiğini söyleyen F.A. “Halasına hiçbir şey anlatmamam için beni tehdit etti. Söylemem gerekenleri söyledi. İlk başta onun dediğini yapsam da sonrasında kapıyı dinlemesinden çekindiğim için kollarımdaki morlukları halasına gösterdim. O da sadece ‘kimse bunu yapamaz’ dedi. Sonrasında halası A.K. ile konuştu ve memleketime gidebildim ancak beni sürekli telefonunu açmam konusunda baskıladı. Zaten en başından beri telefonumdan nereye gittiğimi ve telefonuma gelen mesajları takip edebiliyordu” dedi.

    “GÖRÜNTÜLÜ ARAYARAK ÖLÜMLE TEHDİT ETTİ VE HAVAYA ATEŞ AÇTI”

    F.A, memlekete gittiğinde sürekli görüntülü arandığını ifade ederek “Beni yine görüntülü aradı ve görüntü açıkken bir arkadaşından pompalı tüfek ve mermi alıp ‘Şimdi oraya geliyorum, bana böyle davranmak ne demek sana göstereceğim’ gibi sözler söyledi. Tüfeğin sahte olmadığını anlamam için de havaya ateş açıyordu. Yanındaki arkadaşına kamerayı gösteriyordu. Arkadaşı da ‘Ne gerekiyorsa yapalım, gidelim vuralım’ gibi sözler savuruyordu” dedi.

    “BENİM ÖLMEMDEN DEĞİL, OĞULLARININ CEZA ALMASINDAN KORKTULAR”

    Bunun üzerine A.K’nin babasını aradığını ve durumu anlattığını ifade eden F.A, “Düşündükleri tek şey şehirler arası seyahat yasağından kaynaklı oğullarının ceza almasıydı. Benim ölmemden korkmadılar bile. Bu olay üzerine durumu aileme anlattım, jandarma geldi evimize. Daha sonra karakola gidip ifade verdim” dedi.

    AKRABALARI, SORUŞTURMA SÜRECİNİ ETKİLEMEYE ÇALIŞTI

    Ardından korkusundan evden çıkamaz hale geldiğini söyleyen F.A, “Karakoldan gelince ve jandarmaların gittiğini görünce çok korktum. Öylece beklemeye başladım, beklerken uyuyakalmışım. Sonra kapı çaldı. Kalbim sıkıştı. Sonrasında gelen kişinin yengem olduğunu anlayınca rahatladım ancak yengem aşağıda birinin beni sorduğunu söyleyince ne yapacağımı şaşırdım, ağlamaya başladım. Daha sonra tekrar jandarmaya haber verdik. A.K gelmiş, gelip onu aldılar, beni de ifade vermem için götürdüler. Onunla karşılaşmamak için ne kadar yerini sorsam da hep geçiştirildim. Ben ifade verirken de yanımdaydı. Zaten ailesi hep üst mevkilerde, halası eski büyükelçi. İfade verirken de kendi ilişkilerini yolladı. Süreci etkilemeye çalıştı” diye konuştu.

    “BU NASIL BİR KORUMA?”

    F.A., ifadesinin ardından 2 aylık koruma kararı aldığını, sonrasında da 6 aylık uzatma talebinde bulunduğunu ancak bu talebin kabul edilmediğini ve sadece 1 ay uzatıldığını söyleyerek, “Bu koruma talebi neden var? Zorlama hapsi verilmedi bile. Koruma kararında bana hiç ulaşmaması gerekmez mi? Sürekli olarak bana ulaştı, mesajlar atmaya devam etti. Bu koruma nasıl bir koruma” diye sordu.

    “ŞULE ÇET DAVASINA GİTTİĞİM İÇİN ŞİDDET GÖRDÜM”

    Daha önce Şule Çet davasına katıldığı için A.K.’den şiddet gördüğünü söyleyen F.A. “Artık yeter” dedi.

    F.A, “O bana sürekli güçsüz hissettirmeye çalışsa da ben güçsüz olmadığımı bilmek istiyorum. Elimden ne geliyorsa yapacağım. Ailesi, devlete olan yakınlıklarından dolayı süreci etkilemek isteyecektir ama ben onlardan güçlü olduğumuzu biliyorum” diyerek kadın dayanışmasına güvendiğini ve mücadele edeceğini söyledi.

    Reklam

  • İskandinav ülkeleri vatandaşlarına maske kullanmalarını neden önermiyor?

    İskandinav ülkeleri vatandaşlarına maske kullanmalarını neden önermiyor?

    Dünyanın birçok ülkesinde yüz maskesinin kullanımı bir zorunluluk veya öneri olarak vatandaşlara tebliğ edilirken İskandinav ülkeleri hala maske kullanımı için öneride dahi bulunmuş değil.

    Stokholm, Kopenhag, Oslo, Helsinki ve Reykavik’teki toplu taşıma araçları, süpermarketler veya yaya yollarında nadiren yüz maskelerine rastlanıyor. Buralarda yüz maskesi kullanan azınlık grubun çoğu da turistlerden oluşuyor.

    YouGov tarafından yapılan son bir araştırmaya göre İskandinav ülkelerinde yaşayanların yalnızca yüzde 5’i kamusal alanlarda maske taktıklarını belirtiyor. Bu oran bazen yüzde 10’a kadar çıksa da pandeminin başladığı mart ayından bu yana hiç değişmemiş olan bir ortalama.

    Hindistan ve ABD’nin de içinde yer aldığı 20 ülkede yapılan anketlerde ise bu oran yüzde 70-80 civarı çıkıyor.

    Burada yaşayan ve AFP’ye konuşan İskandinavyalılar ve yabancı uyruklular hükümetlere ve bu konuda uygulanan resmi politikalara güvendiklerini belirtiyorlar.

    “Eğer hata yapıyorlarsa bu insan hayatına mal oluyor”

    Birminghan Üniversitesi Sağlık Araştırmaları Enstitüsü’nde Epidemolojist olarak görev yapan KK Cheng, “Sosyal mesafe konusunda dikkatli davrandıkları ve hijyene odaklandıkları sürece İskandinav ülkelerini maske konusundaki politikaları için suçlamıyorum.” derken İsveç Sağlık Enstitüsü Baş Epidemolojisti olan Anders Tegnell ise “Hala bu maskelerin etkili olduğuna dair bir kanıt görmek için bekliyoruz” ifadesini kullandı.

    Cheng için Tegnell’in mantık yürütme şekli sorunlu. “Bence bu şekilde inatçılık etmek yanlış ve sorumsuzca” diyor Cheng. Çünkü eğer Tegnell hatalı ise bu insan yaşamına mal olacak ancak hatalı değilse herhangi bir zararı yok.

    Norveç ve Finlandiya maskenin en gereksiz görüldüğü ülkeler

    Ancak özellikle Norveç ve Finalandiya’da maskeler tamamen ‘gereksiz’ olarak görülüyor. Norveç Sağlık Enstitüsü çalışanı doktor Stuwitz Berg “Bu maske meselesi salgın kontrolsüz şekilde yayılır veya bulaşıcılığı artarsa gündeme alacağımız bir şey.” diyor.

    Finlandiya Sağlık Güvenliği ve Refah Enstitüsü Direktörü Mika Salminen de maskelerin belki tatil dönüşü sonrasında pandemi gidişatında dramatik bir değişiklik söz konusu olursa gündeme alınabileceğini belirtiyor.

    Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) maske kullanımı ile ilgili öneri ve politikalarını değiştirdikten sonra Danimarkalı yetkililer Temmuz başında maske kullanımına ilişkin bir öneride bulunan tek İskandinav ülkesi olmuştu. Bu öneri de test için hastaneye gidip gelirken kullanılması yönündeydi.

  • “Diyarbakır, Urfa, Mardin ve Şırnak salgının merkezi oldu”

    “Diyarbakır, Urfa, Mardin ve Şırnak salgının merkezi oldu”

    n

    Demokratik Toplum Kongresi (DTK) ve Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) bölgedeki COVID-19 salgınındaki vaka artışlarına ilişkin ortak  açıklama yaptılar.

    Sağlık Bakanlığı’nın duyurduğu günlük salgın verileri ile hastanedeki mevcut durum arasında çelişki olduğu belirtilen açıklamada özetle şöyle denildi:

    “Her gün yayınlanan salgın tablolarında, virüsün yayılımının düşük olduğu, bu konuda devletin başarı elde ettiğine dair veriler paylaşılmaktadır.

    Bu veriler özellikle de bölgemizde ki hasta sayısının çoğalması, hastane servislerinde yatacak yatağın bulunmaması, neredeyse her mahallede karantina uygulamalarına bakıldığında gerçekle örtüşmeyeceği görülecektir.

    “Rehavete kapılmamalıyız”

    Bu verilerin paylaşılması ve alınan önlemlerin gevşetilmesi toplumu rehavete itmiş ve daha büyük dalgaların geleceği zeminini yaratmıştır. Bundan dolayı yine sorumsuzluk örneği sergileyen devletin bu tutumuna karşı bizler halk olarak rehavete kapılmadan, gereken önlemleri almaya devam etmeliyiz.

    Umre dönüşleri, büyükşehirlerden köylere geliş gidişler, taziye, mevlit, düğün vb etkinliklerin serbest bırakılması sonrasında bölgemiz başta Diyarbakır, Urfa, Mardin, Van ve Şırnak gibi kentlerimiz salgının merkezi durumuna gelmiştir.

    Toplumsallaşma da önemli aktiviteler olan taziyeler, düğün, nişan, mevlit, mezarlık ziyaretleri, hasta ziyaretleri, misafir ağırlamaları böylesi bir salgın döneminde ertelenmesi elzem olan etkinliklerin başında gelmektedir.

    “Geleneksel ekinliklere ara verilmeli”

    Kültürümüzün önemli normları olarak kabul ettiğimiz bu geleneklerimiz virüsün yayılmasını hızlandırmaktadır. Bundan dolayı bizler devletin toplumu bu salgınla baş başa bıraktığı, ölüme terk ettiği böylesi bir dönemde kendi sağlımızı korumak amaçlı bu tür etkinliklere belirli bir süre ara vermeliyiz.

    Halkımızın maske takmaya, mesafeye dikkat etmeye ve özellikle el hijyenini doğru şekilde sağlamaya dikkat etme konusunda gereken hassasiyeti göstermesi konusunda gereken duyarlılığı göstereceğine inanıyoruz.  Bu süreçte devlet ve hükümetten bir beklenti içinde olmak büyük bir yanılgıdır.

    “Sağlık çalışanlarının önerilerini dikkate alın”

    Diyarbakır Sağlık Platformu, kentin salgın alanında alarm verdiğini bundan dolayı tedbir alınmaması durumunda bayramdan sonra, Diyarbakır’ın İtalya ve İspanya gibi olabileceği ifade etmiştir. Hasta sayısının Türkiye ortalamasının üstünde olduğunu belirten platform, Türkiye genelinde paylaşılan vaka sayılarının üçte birinin bölgemiz illerine ait olduğuna belirtmişlerdir.

    Yaklaşan bayrama dikkat çekerek, bayramda tedbirlere uyulmaması durumunda bölge de vaka sayılarında daha fazla artış olacağını kaydetmişlerdir. Bizlerde sağlık platformunun bu çağrılarına bianen halkımızdan daha fazla duyarlılık göstermesini bekliyoruz.

    Bundan hareketle kolektif bir ruh ve pratikle bizler bu zor günleri aşacağımıza inanıyoruz. Bu inançla halkımızdan bayram sürecinde sağlık çalışanlarının önerilerini dikkate almalarını rica ediyoruz.

    DBP ve DTK bayram süreci ve sonrası ile ilgili önerilerini de şöyle sıraladı: 

    Bu süreçte bayram öncesi günlerde çarşı, pazar alışverişlerimizi zorunlu ihtiyaçlarımız dışında yapmamalı; ihtiyaçlarımız halinde ise kalabalık yerlerden uzak kalmalı, mesafemize dikkat edip, maske ve hijyenimize dikkat ederek en kısa zamanda alışverişimizi tamamlamalıyız.

    Özellikle bayram öncesi günlerde mezarlıklar kalabalık hale gelebilmektedir. Her ne kadar açık alan olarak görünse de temaslar önlenmeli, mesafeler korunmalı, maske kullanılmalı ve tüm önlemlerin alınmasına dikkat edilmelidir. Özellikle son süreçteki saldırılara karşı mezarlıklarımıza, değerlerimize sahip çıkarken tedbirleri de uygulamalıyız.

    Bayramlaşmamızı mümkünse bu süreçte ertelemeliyiz. Ertelenmeyen bayram ziyaretlerin de ise evlerin balkonları vb açık alanlarda, yaşlılarla mesafeli, kısa süreli ziyaretler yapılmalıdır. Bayram öncesinde ve sonrasında zorunluluk dışında toplu yer değişimlerinden kaçınılmalıdır. Ziyaretler hem virüsün yayılımını hızlandıracak hem de yaşlı yurttaşlarımızı da risk altına sokacaktır.

    Kurban bayramı olması sebebiyle de daha özgün riskler oluşmaktadır. Kurban alımı, kesimi ve dağıtımında aileden bir kişi bulunması ve özellikle genç olması riski azaltacaktır. Hayvan pazarları ve kesimhanelerde mesafe ve temas kurallarına dikkat edilmelidir. Özellikle yaşlı ve kronik hastalığı olan yurttaşlar bu ortamlara girmemelidir.

    Kalabalık etkinlikler, düğünler, mevlitler, taziyeler son süreçte Kürdistan’da virüsün en çok yayıldığı yerler olmuştur. Bu tehlike geçene kadar bu bir araya gelişler ertelenmelidir. Asıl toplumsal bağ bu süreçte birbirini korumaktan geçmektedir.

    Maskenin koruyuculuk yönünden önemi kanıtlanmıştır. Bu nedenle yaz sıcağında zorlasa da halkımız maske kullanımı önem vermelidir, kesinlikle maskesiz çıkılmamalıdır. Maske mutlaka ağzı ve burnu kapatacak şekilde kullanılmadır.

  • Ali Erbaş Ayasofya’da kılıcı elden bırakmıyor; bayram namazında da kılıçla çıktı

    Ali Erbaş Ayasofya’da kılıcı elden bırakmıyor; bayram namazında da kılıçla çıktı

    Ayasofya’nın ibadete açılmasının ardından ilk cuma hutbesini okurken minbere elinde kılıçla çıkan ve hem bu görüntüsüyle hem de okuduğu hutbeyle tartışmalara yol açan Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, Kurban Bayramı hutbesi için de minbere kılıçla çıktı.

    Erbaş, kıldırdığı bayram namazının ardından “Kurban Bayramı: Takva Yolculuğu” başlıklı hutbesini okumak için minbere kılıçla çıktı.

    Erbaş, konuşmasında koronavirüs salgınına da dikkat çekerek, “Ancak hastalıkların yayılmasına sebep olarak bu kıymetli günleri hüzne çevirmeyelim. Maske ve güvenli mesafe kuralına riayet edelim. Bayram günlerinde ve salgın süresince tokalaşmaya, kucaklaşmaya ve musafahaya ara verelim” dedi.

    TBMM Başkanı Mustafa Şentop, Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Adil Karaismailoğlu, İstanbul Valisi Ali Yerlikaya, AKP İstanbul Milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı ve Fatih Belediye Başkanı Mehmet Ergün Turan da Ayasofya’daydı. (HABER MERKEZİ)

    Reklam

    [

  • “Türkiye Adını Koymadan Sürü Bağışıklığı Politikası mı Uyguluyor?”

    “Türkiye Adını Koymadan Sürü Bağışıklığı Politikası mı Uyguluyor?”

    ABD’de Corona virüsü vaka sayısı ve can kaybı Çin’deki rakamları geride bıraktı. Türkiye’de de vaka sayısı ve ölümler her geçen gün artıyor. Türkiye’yi önümüzdeki haftalarda nasıl bir tablo bekliyor? İtalya’daki “iki kentin karşılaştırmalı hikayesi” karantina uygulamasının faydasına ilişkin ne söylüyor? VOA Türkçe, Harvard Tıp Fakültesi’nde 7 yıl çalıştıktan sonra geçen yıl Boston College’da kendi laboratuvarını kuran Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Emrah Altındiş ile konuştu. Altındiş, “Türkiye’deki durum ‘ismi konulmadan sürü bağışıklığı politikası mı uygulanıyor?’ sorusunu sordurtuyor” değerlendirmesini yaptı. Altındiş, “Hapishane, kışlalar ve huzurevleri için önlem alınmalı,” dedi.

    VOA Türkçe: “Türkiye’deki durumu değerlendirerek başlayalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye’nin Avrupa ve ABD’ye kıyasla hastalığın üstesinden gelmeye en yakın ülkelerden biri olduğunu söylemişti. Türkiye’de Corona virüsü sebebiyle vaka sayısı ve can kaybı grafiğine baktığınızda nasıl bir seyir öngörüyorsunuz?”

    Emrah Altındiş: “Keşke öyle olsaydı. Avrupa ve ABD’de rakamlara baktığımızda bir trajedi yaşanıyor. ABD’de özellikle New York’ta, Avrupa’da da İtalya ve İspanya’da. Türkiye’deki rakamlara baktığımızda daha iyi durumdaymışız gibi görünebilir. Ancak Türkiye’ye ilk vaka çok daha geç geldi. Resmi vakalar ve tespit tarihi doğruysa virüs Türkiye’ye ilk 11 Mart’ta geldi. Vaka sayısı dünyada en hızlı artışı göstererek – ki bunu, altını çizerek söylüyorum çünkü burası tehlike çanlarının çaldığı nokta – 13, 531’e çıktı. (Röportajın yapıldığı saatlerde açıklanan yeni veriye göre vaka sayısı 1 Nisan tarihi itibariyle 15 bini geçti.) Dünyada 100. vakadan sonra bu hızla vakaların yükseldiği başka ülke yok. Bu da bize 2-4 hafta için bir projeksiyon yapma imkanı tanıyor. Virüs; din, dil, ırk ayırt etmeden insanları benzer şekilde enfekte ediyor. Bugünkü rakamlar buzdağının görünen kısmı. Bu insanlar son 2-3 hafta içinde enfekte olanlar. Bu insanların enfekte ettiği henüz testlenmemiş kişiler önümüzdeki 2 hafta içinde artarak hastanelere yığılacak. Karşılaştırmalı olarak baktığımızda, vaka sayısı artış hızı bakımından İran’ın da İtalya’nın da Çin’in de önündeyiz, ki buralar can kaybının çok ağır olduğu ülkeler. Türkiye’de bir şeyler doğru gitmiyor. Karantina yapılmaması konusundaki ısrar gidişatı daha kötü hale getirecek gibi görünüyor.”

    İtalya’da iki kentin karşılaştırmalı hikayesi ne anlatıyor?

    VOA Türkçe: “Sokağa çıkma yasağı önerisini dile getirenler oldu. İngilizce’de ‘flatten the curve’ olarak adlandırılan vaka sayısı eğrisini düzleştirmeyi sokağa çıkma yasağı sağlar mı?”

    Emrah Altındiş: “Tekerleği yeniden keşfetmeye gerek yok. İnsanlık virüsün ilk ortaya çıktığı Çin, İtalya, Fransa, California eyaletinde bir anlamda deney yapıyor. Bunun verileri elimizde. Size yeni yayınlanmış bir makaleden örnek vereyim. İtalya’da Lodi kentinde ilk vaka 21 Şubat tarihinde çıkıyor. 3 gün sonra şehri karantinaya alıyorlar. Bergamo ise – haberlerde görüyoruz ölümlerin çok olduğu kent – 8 Mart’ta karantinaya alınıyor. Bu iki kentin vaka sayılarını karşılaştırdığımızda 3 haftalık gecikmeden ötürü Bergamo’daki vaka sayısı Lodi’nin 2 veya 2,5 katı düzeyinde. Karantina vaka sayısını azaltıyor. Vaka sayılarını sınırlandırmak için bunun en büyük deneyini büyük fedakarlıkla Çinliler yaptı. Çin şu an için kontrol edebilmiş durumda. İtalya’da ölümler artıyor ama yavaş yavaş vaka sayısı düzleşmeye başladı. Karantina ilan edilirse sağlık sistemi üzerindeki yük azaltılabilir. Türkiye’de vaka sayısı 6 bin civarına yükseldiğinde Sağlık Bakanlığı yoğun bakımlarda yüzde 60 doluluğun olduğunu söylemişti. O zaman şimdiki vaka sayısıyla yoğun bakımda doluluk oranında yüzde 100’e daha da yaklaşmış olmalıyız. Korumaya çalıştığımız şey bir yandan da sağlık sistemi. Ama Türkiye gerekli önlemleri almayarak sağlık sistemini çökertmek üzere. Yakında normal şartlarda kurtarılabilecek hastaların gerekli bakım, gerekli ventilatör (solunum cihazı) olmadığı için, doktor ve hemşire yetmediği için kaybedilmesi riski var. Bu da bana “Türkiye İngiltere’de ismi konularak uygulanan “sürü bağışıklığı politikasını” ismini koymadan mı izliyor? sorusunu sordurtuyor.”

    “Sağlıkçıların hem kendilerini hem de kanser hastaları gibi daha savunmasız grupları enfekte etme riski var”

    VOA Türkçe: “Sağlık çalışanları salgınla mücadelede ön cephede görev yapıyor. Ancak İspanya’da binlerce sağlık çalışanı enfekte olmuş durumda. Sağlık görevlilerinin mümkün olduğunca fazla hasta kurtarıp ön cephede bu işin mücadelesini verirken bir yandan onların enfekte olmaması nasıl sağlanabilir? Siz Türkiye’deki durumu bu açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz?”

    Emrah Altındiş: “İspanya’da Corona virüsü vakalarının yüzde 15’i sağlık çalışanı. Türkiye’de sağlıkçılar son iki haftadır “ekipman istiyoruz” diye çığlık çığlığa bağırdılar. Son olarak İzmir’de 75 sağlık çalışanında virüsün tespit edildiği açıklandı. Türkiye’de bu konuda gerekli adımlar atılmadı ama hala geç değil. Süreç ağırlaşarak devam ederken sağlıkçıları koruyamazsak hem kendileri enfekte olacak hem de salgınla mücadele edecek imkan azalacak. Bu virüsün kuluçka süresi uzun. Çok sayıda semptom göstermeyen (asemptomatik) taşıyıcılar var. Sağlıkçılar hastanelerde bir yandan kanser gibi kronik hastaların tedavisini de yapıyorlar. Eğer doktor ya da hemşire fark edemezlerse, onların da bu salgında bu gibi hastaları yani en savunmasız grubu enfekte etme olasılıkları var.”

    “Virüsün 2-4 hafta içinde ortadan kalkması gibi bir durum söz konusu değil”

    VOA Türkçe: “ABD’deki durumla devam edelim. Başkan Donald Trump iki hafta içinde vaka sayısında zirveyi göreceğiz demişti. Zirvenin Nisan sonu görüleceğini söyleyen uzmanlar var. Siz ABD grafiğine baktığınızda ne öngörüyorsunuz?”

    Emrah Altındiş: “Ülkelerin yapısal durumu salgının seyrini belirliyor. ABD’deki sağlık sistemi imkanı iyi olanların sağlık hizmetine ulaştığı bir yer. Sağlık sistemi çökük durumda. 11 milyon göçmen resmi evrak olmadığı için hastanelere gidemiyor. Yaklaşık 500 bin kişi sokaklarda yaşıyor. 30 milyon kişinin sağlık sigortası yok. Böyle bir yere şu anda tsunaminin çarptığını, salgının geldiğini düşünün. Başkan Trump’ın, Başkan Erdoğan’ın ya da Başkan X’in söyledikleri yerine bilim insanlarının söylediklerine bakacağız. ABD’de biz Doktor Fauci’nin ( ABD Alerji ve Enfeksiyon Hastalıkları Enstitüsü Direktörü) dediklerine bakacağız. O da şunu diyor: ‘Bilmediğimiz bir virüs. Seyrini modellemelerle anlamaya çalışıyoruz. ‘Peak’ ne zaman olur bilemeyiz. Önümüzdeki dönemde 100 bin-200 bin can kaybı bekliyoruz.’ New York Times’da iki hafta once bir haber yayınlandı. ABD Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) dört senaryo üzerinde çalışmış. Bir senaryoda 200 bin-1,7 milyon arasında can kaybından söz ediliyor. Trump daha önceki açıklamalarında virüs için “disappear” (ortadan kaybolacak) ifadesini kullanmıştı. 2 hafta, 4 hafta içinde virüsün ortadan kalkması gibi bir durum yok.”

    “İlacımız aşımız yok, enfeksiyon uzun süre devam edecek”

    VOA Türkçe: “Virüsü şu an için kontrol altına alan ülkeler için de ikinci dalga uyarısı yapılıyor. Örneğin Çin “ithal vakalara” karşı önlemlerini arttırıyor. Doktor Fauci de virüs için mevsimsel ve döngüsel bir özelliği olabilir demişti. Siz ne dersiniz?”

    Emrah Altındiş: “Şuradan başlayalım. Sıcaklık virüsü etkileyecek mi? Hep sorulan soru. Bu soruya cevap vermek için dünya haritasına bakabiliriz. Şu anda Brezilya, Avustralya ve Şili’de vaka sayısı 4 bin ve gittikçe artıyor. Buralar hala sıcak olan, yazdan yavaş yavaş sonbahara geçen ülkeler. 25-30 derece. Verilere baktığımızda sıcaklığın virüsü durdurmadığı görülüyor. Bu yeni yeni tanıdığımız bir virüs. Tam olarak ne şekilde hareket edeceğini bilmiyoruz. Ama kimse bu virüse karşı bağışıklık kazanmış değil. Enfekte olmaya açığız. İlacımız yok, aşımız yok. Enfeksiyon uzun süre devam edecek. TIME dergisinde Dünya Sağlık Örgütü’nden üst düzey bir yetkili dedi ki Çin ikinci dalgaya hazırlanıyor. Yoğun bakım ünitelerini arttırdı. Çin 1 milyar nüfuslu bir toplum. Enfekte olmuş insan sayısı 100 binden az. Bu da şu demek: 999 milyon insan enfekte olmaya hazır şekilde bekliyor. Bağışıklık kazanacak mıyız? Bu bağışıklık ne kadar sürecek? Bir sürü soru işareti var. Epidemiyologlar modellemeler yapıyorlar. Harvard Medical School’dan Mark Lipsitch diyor ki dünyanın yüzde 50-60’ı bir yıl içinde enfekte olacak. Çoğumuz enfeksiyonu geçireceğiz.”

    “Hapishane, askeri kışlalar ve huzur evleri için önlem alınmalı”

    VOA Türkçe: “Salgının ilk aşamalarında daha çok yaşlılar risk altında denilmişti. Ancak gençlerin de yenilmez olmadığı anlaşılıyor. Örneğin, New York’ta 18 yaşında bir hasta öldü. Corona virüsü sebebiyle genç ölüm vakaları da daha sık geliyor. Kronik rahatsızlık ya da önceden var olan başka bir hastalık daha büyük bir risk faktörü olarak mı ortaya çıkıyor?”

    Emrah Altındiş: “ABD diyabet, obezite, kardiyovasküler hastalıkların çok görüldüğü bir toplum. Gençlerde de çok görülüyor. Bunlar Corona hastalığında da en riskli gruplar. Riskli gruplarda kronik hastalıkların hepsi var. Hipertansiyon, diyabet, kalp hastalıkları, kronik böbrek yetmezliği…Buradaki gençler o nedenle daha açık. ABD’deki genç nüfus belki de İtalya’daki gençlere göre daha fazla zarar görecek. ABD Hastalıkları Kontrol ve Önleme Merkezi (CDC) ilk 2 bin 500 vakanın yaş gruplarına baktı. 2 bin 500 kişinin yüzde 40’ı 20-54 yaş arasındaydı. Yoğun bakıma alınan 120 kişinin de yarısı 65 yaşın altındaydı. Türkiye’de 11 milyon diyabet hastası var. Obezite oranı yüksek. Nüfusun yüzde 31’inde hipertansiyon sorunu var. O toplumun koşulları da genç ölüm oranını belirliyor.

    Şunu da eklemek isterim. Bütün hastalıklar yoksulları vurur. Sağlık sınıfsaldır. Devlet yoksulların korunmasında sorumluluk almalı. New York’ta yeni bir çalışma yayınlandı. Rikers Island’daki hapishanede bin mahkumdan 27’sinde Corona virüsü görülüyor. Şu anda New York’ta bu oran binde 3. Türkiye ve ABD’de hapishaneler için önlem alınmalı. Askeri kışlalar çok önemli. Kronik hastalıkları olanların terhis edilmesi gerekiyor. Huzurevleri de aynı şekilde. ABD’de en çok can kaybının olduğu yer orasıydı. O nedenle Türkiye’de sorumluluğu vatandaşlara bırakmadan bugün artık karantina zamanı.”

  • Ayasofya, Hasankeyf ve Erdoğan’ın artan kültür savaşı

    Ayasofya, Hasankeyf ve Erdoğan’ın artan kültür savaşı

    Türk hükümeti, ülkenin eşsiz kültürel miraslarından Ayasofya’yı müzeden camiye çevirmesinden dolayı uluslararası kınamalara maruz kaldı.

    Temmuz başında da baraj sularının yükselmesiyle Hasankeyf arkeolojik alanı sular altında kaldı. New York Times gazetesi antik vadinin tamamen yok olduğunu yazdı.

    Ardından, kısa süre sonra Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’un Ayasofya – eski kilise cami müze döndü – tekrar camiye dönüştürülecekti. Eleştirmenler, binanın süslü Bizans mozaikleri için ne anlama geleceğinden endişe ettiler ve Erdoğan’ın dini ve otoriter politikalarının artan materyal ücretini vurguladılar.

    Konuyla ilgili Foreign Policy dergisindeki makalesinde Nick Danforth, Erdoğan’ın gelen tepkileri memnuniyetle karşıladığını, çünkü yerli ve yabancı düşmanlarıyla tartışmaktan güç elde ettiğini ve bunlardan mağduriyet devşirdiğini belirtiyor.

    Erdoğan’ın Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesini sadece bir dindarlık ya da tarihi bir adaletsizliğin düzeltilmesi olarak değil, Türkiye’nin egemenliğini savunması olarak sunduğunu aktaran Danforth, Hasankeyf ile ilgili olarak gelen baraj inşasının kültürel mirasa ve çevreye zarar verdiği yönündeki eleştirileri ise Erdoğan’ın Türkiye’nin gelişmesini istemedikleri şeklinde kamuoyuna aktardığının altını çiziyor.

    Erdoğan’ın kültür savaşını yurtdışındaki ve yurt dışındaki düşmanlarına karşı sıfır toplamlı mücadelenin bir parçası olarak inanç, milliyetçilik ve maddi ilerleme temellerine oturttuğunu ifade eden Danforth, bu dünya görüşünün pek çok seçmenin düşüncelerini yansıttığını da ifade ediyor.

    Komşularıyla olan ilişkilerinde daha da güçsüzleşen Türkiye’nin güçsüzleşen ekonomisini iyileştirmek için çok az şey yapıldığının altını çizen Danforth, cumhurbaşkanının kavgasının ulusun gizli düşmanlarla çevrili olduğu yönündeki kendi kendine gerçekleşen kehanetine dayandığını belirtiyor.

    Mustafa Kemal Atatürk’ün Ayasofya’yı camiden müzeye çevirmesinin amacının yeni mağlup ettiği Batılı ülkelerle aynı kültürel ve medeniyet değerleri paylaştığını göstermek olduğunu ifade eden Danforth, “Fakat birçok İslamcı ve muhafazakar milliyetçi bu karara çok kızdı; Ayasofya’nın kutsallıktan arındırılması Türkiye’nin Müslüman kimliğine bir hakaret ve Türkiye’nin Batılı düşmanlarına şirin görünmek istemesinin bir parçasıydı” diyor.

    Ayasofya’nın yeni statüsünü duyururken, Erdoğan’ın binayı “insanlığın ortak mirası” olarak nitelendirdiğini, ancak konuşmasının devamında tehditler savurduğunu belirten Danforth, “Ayasofya’yı dönüştürme kararını sorgulamanın, bayrağı veya gerçekten de sınırlarını sorgulamaktan farklı olmayan Türkiye’nin egemenlik haklarına bir saldırı olduğu konusunda ısrar etti. Birkaç gün sonra ise Yunanistan ve ABD hükümetlerinin eleştirilerine, “aşağılamaları egemenliğimize doğrudan bir saldırıyla eşdeğer” diyerek yanıt verdi.

    Erdoğan, yeni inanç ufkunu ve Türk egemenliğini daha da vurgulamak için Ayasofya’nın açılış tarihini sembolik bir değeri olan 24 Temmuz’a denk getirdiğini de vurgulayan Danforth, Atatürk’ün Lozan’I Türkiye Cumhuriyeti’nin tapusu ve kazanılan egemenliğin kutlanması olarak sunduğunu, ancak bu yıldönümünde Ayasofya’da namaz kılan Erdoğan’ın bu olguyu red ve revize ettiğini belirtiyor.

    Atatürk’ün öyküsünde, Türkiye’yi binayı kiliseye dönüştürecek Avrupalı işgalcilerden kurtardıktan sonra Ayasofya’yı bir müze haline getirdiği fikri vardı. Erdoğan’ın öyküsünde örtük olan, Atatürk laikliğinin kendisinin bir tür devam eden yabancı işgali temsil ettiği fikridir. Diğer bir deyişle, Atatürk için laiklik, Türk egemenliğinin kurulmasının bir parçasıydı. Erdoğan için, Türk egemenliği, din haklı yerine kavuşana kadar kısmi olarak kalmaktadır.

    Atatürk’ün anlatımında  binayı kiliseye çevirecek Avrupalı işgalcilerden İstanbul’u kurtararak bu binayı müzeye çevirdiğini, ancak Erdoğan’ın anlatımında ise Atatürk’ün laiklik anlayışının yabancı işgalinin bir tür devamı olduğu düşüncesinin hakim olduğunu belirten Danforth şu görüşleri dile getiriyor: “Diğer bir deyişle, Atatürk için laiklik, Türk egemenliğinin bir parçasıydı. Erdoğan için, Türk egemenliği, dini haklar yerine oturtulana kadar kısmi olarak kalmaktadır.

    Erdoğan, ülkesinin egemenliğinin hala eksik olduğunu ileri sürerek geçmişte komşularını endişelendirdi. Osmanlı İmparatorluğu’nun “manevi sınırları”nı anlatırken Doğu Akdeniz’in geniş bir kısmının Türkiye’nin “mavi vatanı”nın bir parçası olduğunu söyledi ve Lozan Antlaşması’nın şartlarını eleştirdi.

    Bu söylem Libya ve Suriye gibi ülkelerde son zamanlarda yapılan Türk askeri konuşlamaları ile birleşince Kıbrıs, Mısır, Yunanistan, İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri de dahil olmak üzere bir dizi bölgesel ülke Ankara ile derinleşen krizden dolayı biraraya geldi. Bu oluşum Ankara’nın düşmana karşı Türk egemenliğini savunması gerektiği inancını daha da artırdı.”

    Hasankeyf olayının Ayasofya’dan daha az biliniyor olabileceğini ancak Erdoğan’ın savaş yanlısı politikası hakkında çok şey anlattığına vurgu yapan Danforth, Dicle Nehri boyunca yer alan Hasankeyf’in ziyaretçilere binlerce yıldır aralıksız insan yerleşiminin olduğu, üzerinde bir dizi imparatorluğun inşa ettiği cami, mezar, kale ve diğer mimari anıtların doğal bir birikimini sunduğunu, projeye karşı uluslararası tepkile arttıkça Ankara’nın projeyi yürütmek için daha kararlı bir duruş sergilediğini ifade ediyor.

    Baraj projeleri her zaman insanları yerlerinden ettiğini, çevreye zarar verdiğini – ama onlarca yıl boyunca, aynı zamanda kalkınma ve demokratikleşmenin sembolleri haline geldiğini de vurgulayan Danforth Türkiye’nin serbestçe seçilen ilk hükümetinin Soğuk Savaş’ın başlarında ABD’li danışmanların coşkulu desteğiyle barajlar inşa ettiğini, dönemin cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın 1954’te Hoover Barajı’nı ziyaret ettiğini, başbakanlardan Süleyman Demirel’in ise hidrolik mühendisliğini ABD’de bir Eisenhower üyesi olarak tamamladığını yazıyor.

    Hasankeyf’i sular altında bırakan barajın, Türk yetkililerin Kürtlerin yaşadığı bölgeyi geliştirerek Kürt ayrılıkçılığını yumuşatmayı umdukları, on yıllardır süren bir plan olan Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) bir parçası olduğuna işaret eden Danforth, yazısının devamında şu görüşleri dile getiriyor:

    “Bu yaklaşım hükümetin Kürt isyanlarını şiddetle bastırmasından kesinlikle daha barışçıydı, ancak yine de refahı kültürel ve dilsel hakları inkar etmek için bir merhem olarak kullanmaya çalıştı. 2002 yılında iktidara geldikten sonra Erdoğan ve partisi kalkınma politikasıyla Kürt seçmenleri kazanmaktan bahsetti. Ancak Erdoğan, Kürt parlamenterlerini sistematik olarak tutukladı ve seçilen Kürt belediye başkanların yerine kayyımlar atadığı için bu tür söylemlerin içinin boş olduğu son dört yıldaki politikalarıyla ortaya çıktı.”

    Bu nedenle, barajın diğer birçok geliştirme projesi gibi getirdiği faydadan çok verdiği mesajla ön plana çıktığını belirten Danforth, “Erdoğan, dünyanın en büyük havalimanını inşa etmek ve Karadeniz’i Marmara Denizi’ne bağlayan bir kanalı kazımak gibi muazzam inşaat projeleri ortaya koydu. Ancak bu projelerin kazanımlarının ne olduğu net olmamakla beraber Erdoğan bu projelerin Türkiye’nin gücünü gösterdiğini belirtiyor. Erdoğan, Türkiye’yi küresel sahnede güçlü ve bağımsız bir aktör olarak gösteren bu tür projelerin maliyetlerinin çok fazla gündeme gelmeyeceğini umuyor” diyor.

    Erdoğan’ın savaşçı söyleminin doğru savaşları seçmedeki başarısından dolayı kısmen etkili olduğunu aktaran Danforth, önde gelen bir muhalefet liderinin ilk kez Erdoğan’ın kararları hakkında yanıldığını ve Ayasofya’yı hiçbir zaman açamayacağını düşündüğünü belirttiğini de aktarıyor.

    Muhaliflerin, Erdoğan’ın sürekli olarak oy kazanmak için şov yaptığını düşündüğünü, ancak Erdoğan’ın söylediklerini yaparak oy topladığını belirten Danforth, buna örnek olarak ise ABD’nin baskılarına dayanamayan Erdoğan’ın S-400’lerden vazgeçeceği düşüncesini gösteriyor. Her ne kadar eleştirmenler iki milyar 500 milyon dolarlık silahlar kullanılmadan bir depoda çürüdüğü ve 33 askerin ölümüyle sonuçlanan İdlib’de kullanılamadığı için kısmen haklı olsalar da, Erdoğan’ın meydan okuyarak haklı duruma geçmesi Danforth’a göre yine de başarı olarak görülüyor.

    “Sır, bu tür zaferlerin Türk seçmeni için daha ne kadar yeterli olacağı ve bu tür zaferleri sunamadığı zaman Erdoğan’ın ne yapacağıdır” diyen Danforth, “Türk ekonomisi zayıflıyor, fiyatlar artıyor ve para birimi zayıflıyor. Erdoğan seçim kurallarını kendi lehine yazarken, rakiplerini sansürleyerek ve tutuklayarak çok az olan çoğunluğunu korumayı başardı.

    Ancak bu destek, bazı anket sonuçlarının gösterdiği gibi aşınırsa, demokratik olmayan bu önlemler dahi yeterli olmayabilir. Cumhurbaşkanlığı ve parlamento seçimleri 2023 için planlanıyor. Önümüzdeki yıllarda seçmene daha fazla cami ve mega proje sunulacak, Doğu Akdeniz’deki sürtüşmenin sonu gelmeyecek. O zaman seçmen bu kavgaların sorunların kaynağı mı yoksa çözümü mü olup olmadığına karar verecek” şeklinde yazıyor.

  • 60 milyon lira harcanan havalimanının yolcu potansiyelinin olmadığı ortaya çıktı

    60 milyon lira harcanan havalimanının yolcu potansiyelinin olmadığı ortaya çıktı

    [

    Normalleşme sonrasında en yüksek fiyat artışı otobüs ve uçak biletlerinde oldu. Mayıs ayında yüzde 8.2 artan otobüs bilet fiyatları haziranda ise yüzde 20 zamlandı. Uçak biletlerinin fiyatı da yüzde 9.4 arttı.

    Merkez Bankası, karantina döneminde artan maliyetlerin normale dönüşle birlikte fiyatlara yansıtıldığını, en yüksek fiyat artışlarının otobüs ve uçak biletlerinde olduğunu hesapladı.

    ESKİ VE YENİ FİYAT ARTIŞLARI İNCELENDİ

    Sözcü’den Erdoğan Süzer’in haberine göre Merkez Bankası, Kovid-19 salgını öncesinde, salgınla birlikte evlere kapanılan karantina döneminde ve normalleşmede yaşanan fiyat artışlarını inceleyen bir araştırma yaptı. Çalışmada özellikle yiyecek içecek, konaklama, şehirlerarası yolcu taşıma, uçakla yolcu taşıma ve kuaför-kişisel bakım hizmetlerindeki fiyat değişimi salgın öncesi, karantina dönemi ve yeni normal dönem özelinde tek tek incelendi.

    ZAMLAR NORMALLEŞME İLE BİRLİKTE YAĞDI

    Çalışmada fiyat değişimleri mevsim etkisinde arındırılarak yapıldığı için dönemsel karşılaştırma daha net ortaya çıktı. Çalışmaya göre yiyecek içecek hizmetlerinde Ocak-Mart 2020 döneminde fiyatlar aylık ortalama yüzde 1.1 artarken karantina uygulamalarının başladığı nisanda yüzde 0.2’ye geriledi. Haziran ayında ise yiyecek içecek fiyatlarına yüzde 2.5 oranında şok zam geldi.

    MERKEZ BANKASI: ZAMLAR KAÇINILMAZ OLDU

    Merkez Bankası aylık bazda görülen bu olağanüstü zamların, salgın döneminde işletme ve üretim maliyetlerinin artmasına karşılık iş hacminin düşmesinden kaynaklandığını, işletmelerin ilk normal dönemde maliyetlerini fiyatlarına yansıtmak durumunda kaldıklarını belirtti. Merkez Bankası bu dönemde işletmelerin iş hacimleri düşerken işgücü, kira ve enerji gibi girdiler nedeniyle birim maliyetlerinin yükseldiğine işaret etti.

    OTOBÜS BİLETİ YÜZDE 20 ZAMLANDI

    Asıl büyük artış ise şehirlerarası otobüs fiyatlarında yaşandı. Normalde aylık yüzde 1.4 artan otobüs biletlerinde nisanda yüzde 0.5 geriledikten sonra mayısta yüzde 8.2, haziranda yüzde 20 arttı. Normal dönemde aylık ortalama yüzde 0.8 zamlanan uçak biletleri de haziranda yüzde 9.4’lük zamla karşılaştı. Kuaför ve kişisel bakım hizmetleri mayısta yüzde 6.6 rekor zammı gördü, haziranda ise yüzde 3.1’lik zamma oturdu.

  • Mardin’de kayyum belediyesine yolsuzluk operasyonunda kim ne ile suçlanıyor?

    Mardin’de kayyum belediyesine yolsuzluk operasyonunda kim ne ile suçlanıyor?

    [

    Kayyum yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi’nde aralarında üst düzey yöneticiler, DEDAŞ İl Müdürü ve müteahhitlerin de olduğu 10 kişi dün gözaltına alındı. Gözaltına alınanların, yolsuzluk, usulsüzlük ve rüşvet ile suçlandıkları iddia edildi.

    Mardin Büyükşehir Belediyesi’nde iki dönem kayyumluk yapan Vali Mustafa Yaman bir süre önce merkeze çekilmişti. Yerine ise, Mahmut Demirtaş atanmıştı. Söz konusu değişimin ardından belediyede müfettişler inceleme yapmaya başladı. Müfettişler, inceleme sonucu belediyenin neredeyse tüm birimlerinde yolsuzluk, usulsüzlük, rüşvet, kayırma, zimmet ve kamu malına zarar gibi çok sayıda işlem tespit etti.

    MA’dan Ahmet Kanbal’ın haberine göre söz konusu durumun müfettişler tarafından Mardin Cumhuriyet Başsavcılığı’na taşınması üzerine dün itibariyle aralarında daire başkanları, birim müdürleri ve müteahhitlerin de olduğu çok sayıda isim gözaltına alındı.

    KAYYUMUN YEĞENİ KİLİT İSİM

    “Gizli” yürütülen soruşturma kapsamında eski kayyum Mustafa Yaman tarafından belediye iştiraki Kent A.Ş.’de müdür olarak görevlendirilen kayyumun yeğeni Yunus Emre Akça gözaltına alındı. Belediyeyle iş yapan müteahhitleri belirleyen kişi olduğu belirtilen Akça’nın, müteahhitlerin ödemelerini yüzde 10 ve yüzde 15 oranında komisyon alarak yapmakla suçlandığı öğrenildi. Akça, aynı zamanda Yaman’ın görevden alındığı gün belediye binasındaki kamera kayıtlarını sildirmek ile de suçlanıyor. Akça’ya, “kamu zararı, yolsuzluk ve rüşvet” suçlamaları yöneltildiği belirtildi.

    İHALEYE FESAT KARIŞTIRMAK VE HAYALİ İHALE SUÇLAMASI

    Yakın zamanda görevden alınan Çevre Koruma ve Kontrol Daire Başkanı Füsun Karaboğa da operasyon kapsamında gözaltına alındı. Karaboğa’nın, daire başkanlığı yaptığı birimde ihalelere fesat karıştırdığı ve hayali ihaleler gerçekleştirdiği iddia ediliyor. HDP’nin görevden aldığı Karaboğa, yeniden kayyum atanması sonrası Yaman tarafından göreve geri getirilmiş ve ayrıca Ulaşım Daire Başkanlığı görevine getirilmişti.

    “KOMİSYONCU” ERDOLU HAKKINDAKİ SUÇLAMALAR

    Operasyon kapsamında Mardin Valiliği ve belediyenin Protokol Memuru olmasının yanı sıra Mustafa Yaman’ın danışmanı olarak görev yapan isimlerden Bülent Erdolu da gözaltına alındı. Erdolu’nun belediyenin ihale verdiği firmalarla “komisyon” adı altında rüşvet ilişkileri geliştirdiği iddia ediliyor. Erdolu’nun rüşvet almakla suçlandığı öğrenilirken, birçok firma ile yapılan işlemlerde isminin geçtiği belirtiliyor.

    DEDAŞ MÜDÜRÜ GÖZALTINDA

    Gözaltına alınan bir diğer ise, Mardin’in ilçelerine bağlı birçok kırsal mahallede 14 Mayıs’tan bu yana “ödenmeyen borçlar” gerekçesiyle elektrik kesintisine giden Dicle Elektrik Dağıtım A.Ş.’nin (DEDAŞ) Müdürü Mehmet Bulut. 16 Kasım 2016’da belediyeye ilk kayyum atandığı dönem belediye iştiraki Kent A.Ş. Yönetim Kurulu Başkan Vekili yapılan Bulut’un da usulsüzlük ve yolsuzlukla suçlandığı ileri sürüldü.

    Bulut’un, Bülent Erdolu ve Yunus Emre Akça ile ilişkili olduğu belirtilirken, KENT A.Ş.’de görevlendirildiği dönem müteahhitlerden iş karşılığında “komisyon” adı altında rüşvet aldığı iddia ediliyor.

    352 MİLYONLUK USULSÜZLÜK

    Gözaltındaki bir diğer isim ise, Kırsal Yollar Daire Başkanı olan ve bir dönem kayyum Yaman tarafından Kent A.Ş. Yönetim Kurulu Başkan Vekili yapılan Sinan Yıldırım. Asfalt ve yol ihalelerinde 352 milyon 453 bin 738 TL değerinde usulsüzlüğe karıştığı iddia edilen Yıldırım’ın 10 ayrı ihalede ismi geçtiği, HDP tarafından tespit edilen usulsüz işlemler üzerine görevden alınmasına rağmen Yaman tarafından yeniden göreve getirildiği belirtildi. Hakkında usulsüzlük ve yolsuzluk suçlaması bulunan Yıldırım ile ilgili HDP tarafından başlatılan soruşturma da durdurulmuştu.

    MÜTEAHHİTLER YEĞEN İLE İLİŞKİLİ

    Gözaltına alınan isimler arasında farklı üst düzey yöneticilerin de olduğu belirtiliyor. Gözaltındaki müteahhitler de “ihalelere fesat karıştırma”, “rüşvet vermek”, “faturaları şişirerek haksız kazanç elde etmek” ile suçlanıyor. Müteahhitlerin, özellikle kayyum Yaman’ın yeğeni olarak bilinen Yunus Emre Akça ile ilişkili oldukları ve müfettişlerin incelemelerine takıldıkları belirtildi (HABER MERKEZİ)

    Reklam

  • Kilise haçını söken sanığa Kuran’dan alıntıyla hapis cezası

    Kilise haçını söken sanığa Kuran’dan alıntıyla hapis cezası

    İstanbul Üsküdar’daki Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi’nin haçını söküp kırdığı ve kilisenin önündeki kaldırıma attığı gerekçesiyle yargılanan sanık, “ibadethanelere ve mezarlıklara zarar verme” suçundan 1 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Mahkemenin verdiği kararda Kuran’dan ayete atıf yapıldı.

    Mazlum Serin 23 Mayıs’ta Üsküdar Kuzguncuk Mahallesi’nde bulunan Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi’nin duvarına tırmanıp dış kapı üzerindeki metal haçı yerinden sökerek kaldırıma attı.

    Kamera görüntüleri üzerinden yapılan araştırma sonucunda kimliği tespit edilen Mazlum Serin yakalanarak gözaltına alındı. Kilisenin vakfının yönetim kurulu başkanı olan Haçadur Edvart Ayvazyan, eylemden dolayı sanık Mazlum Serin’den şikayetçi oldu.

    Anadolu 64. Asliye Ceza Mahkemesi tarafından görülen davada verilen hükümde Serin’in “yerinden sökülen haçı herkesin gelip geçtiği kaldırıma atması eyleminin de ilgili dini inanışı benimseyen toplum kesimini tahkir maksadıyla gerçekleştirdiği” vurgulandı.

    Gerekçeli kararda, sanığın bu nedenlerle “ibadethane ve mezarlıklara zarar verme” suçundan 1 yıl 3 aydan 5 yıl 4 aya kadar hapisle cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı hatırlatıldı.

    Serin’in savunmasında yaptığı eylem nedeniyle çok pişman olduğunu ifade ederek, “Kalp ve şeker hastası olduğum için şu anda çalışamıyorum. Olay bir anlık bir şeydi. Hastalığımın etkisiyle böyle davrandığımı düşünüyorum. Bu eylemin altında herhangi bir neden yoktur. Hiçbir kişi ya da yapıyla bir bağım bulunmamaktadır. Ben tüm dinlere saygılıyım. Ne Ermenilere ne de Hristiyanlara bir husumetim vardır. Vermiş olduğum zararı karşılamaya hazırım” şeklinde beyanda bulunduğu kaydedildi.

    En’am Suresi’nin 108. ayetinin Diyanet tefsirine yer verilen gerekçeli kararda, şunlar kaydedildi:

    Başkalarına, onların inançlarına ve kutsal saydıkları değerlere hakaret etmenin İslami edep ve ahlakla bağdaşmadığı gibi, İslam’ın izzetine de zarar getireceği, Müslümanların bu durumlara imkan verecek söz ve davranışlardan kaçınmaları emredilmektedir. Ayette, İslam’ın tebliğ ve davet metoduna da işaret vardır. Buna göre bizim gibi başkalarının inanç ve kanaatleri de onlara göre değerlidir. Diyalog ve ikna etmenin yolu saygı ve nezaketten geçer. Hakaret ve küfür ise sadece muhatabın düşmanlık duygularını kabartır. İnatlaşma, sertleşme ve giderek çatışmaya yol açar.

    Gerekçeli kararda, “En’am Suresi 108. Ayetinin tefsirinde açıklandığı üzere inançlara saygı esas olup, sanığın kilisenin dış kapısı üzerinde bulunan ve bulunduğu yerde kaynakla sabitlenmiş olan haçı söküp kaldırıma atması eyleminin sadece haça zarar vermek kastıyla değil, ilgili dini inanışı benimseyen toplum kesimini tahkir maksadıyla gerçekleştirildiği kanaatine varılmıştır” denildi.

    Bu nedenle sanık Mazlum Serin’in “ibadethanelere ve mezarlıklara zarar verme” suçundan önce 1 yıl hapis cezasına çarptırıldığı belirtilen gerekçeli kararda, eylemin ilgili dini inanışı benimseyen toplum kesimini “tahkir” maksadıyla işlenmesi nedeniyle verilen cezada artırıma gidilerek sanığın 1 yıl 4 ay hapisle cezalandırılmasına hükmetti.

    Gerekçeli kararda, tutuklu sanığın üzerine atılı suçun vasıf ve mahiyeti gözetilerek tahliyesine hükmedildiği, sanığın daha önceden kasıtlı suçlardan mahkumiyeti bulunduğu gerekçesiyle verilen hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve erteleme kararı verilmesine yer olmadığına karar verildiği kaydedildi.

  • Vekile ‘Şerefsiz’ diyen Oya Eronat’ın kınanması AKP ve MHP tarafından engellendi

    Vekile ‘Şerefsiz’ diyen Oya Eronat’ın kınanması AKP ve MHP tarafından engellendi

    Sosyal medyaya sansür düzenlemesinin kabul edilerek yasalaştığı TBMM Genel Kurul oturumu gergin geçti. AKP’li Oya Eronat, kürsüdeki HDP milletvekiline “Ahlaksız! Şerefsizsin sen!” dedi. Yaşanan gerilimin ardından Meclis Başkanı Oya Eronat’ın kınanmasını teklif etti. Teklif AKP ve MHP’li vekillerin oylarıyla reddedildi.

    ÇÖZÜMSÜZLÜK POLİTİKALARINI ELEŞTİREN VEKİLİN DEFALARCA SÖZÜNÜ KESTİ

    Sabaha kadar süren Genel Kurulun sonlarında HDP Şırnak Miletvekili Hüseyin Kaçmaz, görüşülmekte olan sosyal medya düzenlemesine dari bir önergeye ilişkin söz aldı. Konuşmasında ilgili kısmı tamamlayan Kaçmaz, yasadan bağımsız birkaç konuya da değindi. Kaçmaz, Kürt sorununda çözümsüzlük politikalarında ısrar edildiğini, bölgede çıkarılan yangınların yangın envanterine bile alınmadığını, bölgede yürütülen operasyonlarda çok sayıda sivilin de yaşamını yitirdiğine dikkat çekti.

    AKP Diyarbakır Milletvekili Oya Eronat ise defalarca Kaçmaz’ın sözünü kesti. Eronat sık sık “8 bin sivili katlettiniz” diye bağırdı. AKP’li Eronat konuşmasını tamamlayan HDP’li Hüseyin Kaçmaz’a “Ahlaksız! Şerefsizsin sen!” diye bağırdı.

    Eronat’ın bu sözleri HDP’lilerce protesto edildi, CHP’li vekilller de tepki gösterdi.

    VEKİLE “ŞEREFSİZSİN” DİYEN OYA ERONAT’IN KINANMASI TEKLİF EDİLDİ

    Gerginlik nedeniyle birleşime beş dakika ara verildi. Aranın ardından TBMM Başkan Vekili Nimetullah Erdoğmuş, Oya Eronat’ın sözlerinin İç Tüzük’ün 160’ıncı maddesinin 3’üncü fıkrasında yer alan kaba ve yaralayıcı sözler sarf etmek ve hareketler yapmak kapsamında olduğunu ve kınama cezası gerektirdiğini belirtti. Erdoğmuş, Eronat’ın savunmasını istedi.

    SAVUNMAYI AKP GRUP BAŞKANI NACİ BOSTANCI YAPTI: GİZLİ ZAMİRE HAKERET EDİLDİ

    Oya Eronat’ın “Şerefsiz” ifadelerinin savunması için söz alan AKP Grup Başkanı Naci Bostancı, “Konuşmanın bağlamı içerisinde konuşmacı çeşitli olaylardan, kanlı olaylardan, dramatik tablolardan bahsediyor. Bütün bunlardan bahsederken olayın çok önemli faillerinden birisini ıskalıyor ve ona ilişkin hiç bir ifadede bulunmuyor. Bu durum karşısında o gizli zamire işaret eden bir ifade olarak bu kelimeler kullanılmıştır. Dolayısıyla, konuşmacının kendisine karşı değildir, tutanaklara geçmiş olan hâlin yanlış olduğu kanaatindeyiz kesinlikle.” dedi. Bostancı,  açıkça kayıtlara geçen “Ahlaksız! Şerefsizsin sen!” ifadesinde hakaret edilenin, milletvekili değil PKK olduğunu savundu.

    KINAMA, AKP VE MHP OYLARI İLE REDDEDİLDİ

    Savunmanın ardından Oya Eronat’a kınama cezası verilmesi oylandı. Kınama cezası AKP ve MHP’li milletvekillerinin oylarıyla reddedildi. CHP ve HDP’li vekiller sansür düzenlemesinin içeriğinde hakaretin engellenmesinin yer aldığını, ancak böylesi bir oturumda hakaretin AKP ve MHP’li vekilerin oylarıyla kabul edildiğini belirterek yaşananlara tepki gösterdi.

    HAKARETE CEZASIZLIK MECLİSTE BELKİ DE İLK

    Oylamanın ardından söz alan HDP Grup Başkan Vekili Saruhan Oluç, Meclisteki konuşmalarda açık bir hakaretin belki de ilk defa kabul edilebilir olarak tutanaklara geçtiğini belirtti. Oluç şunları söyledi:

    “Şimdi, bu tutumu nasıl yorumluyoruz? Birincisi, politik olarak şunu söyleyeyim: Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu, evet, çoğunluğa sahip, çoğunlukçu bir anlayışa sahip -bunu politik olarak hep eleştirdik- çoğulcu bir anlayışa sahip değil, müzakereci bir anlayışa sahip değil. Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu, biraz evvel burada oy kullanarak milletvekiline hakaret edilebileceğini ve küfür edilebileceğini Meclis tutanaklarına geçirdi; durum budur. Meclisin tarihinde ilk defa belki de bir hakaret, açık hakaret Meclis tutanaklarına kabul edilebilir olarak geçti; durum budur.” (HABER MERKEZİ)

    Reklam

    [