Yazar: SG

  • Fidan’ın planı Akıncı’dan nasıl döndü?

    Fidan’ın planı Akıncı’dan nasıl döndü?

    HABER-ANALİZ | ADEM YAVUZ ARSLAN

    Bu yazıyı yazmak için Akıncı Üssü yargılamalarından bir dosyaya gömülmüşken sevgili Haluk Savaş’ın ölüm haberini aldım.

    Tarifsiz bir acı çöktü üstüme.

    Tıpkı tedaviye gitmesine izin verilmediği için hayatını kaybeden Furkan ve Ahmet’te olduğu gibi.

    Sanki aileden birini kaybetmiş gibi oldum.

    Gerçi biz KHK’lılar dev bir aileyiz ve her ölüm aileden bir kayıp sayılır ama Haluk Hoca’nın kaybı beni derinden sarstı.

    BU YAZIYI YOUTUBE’TA İZLEYEBİLİRSİNİZ ⤵️

    Bir önceki gece yarısı yine bu dosya üzerinde okuma yaparken aklıma düşmüştü Haluk Hoca.

    Twitter hesabını kontrol ettim, son günlerde hiç mesaj yazmamıştı. DM atıp halini hatırını sordum.

    Cevabın ölüm haberiyle geleceğini aklıma bile getirmemiştim.

    Haluk Hoca ile yıllar önce, seçimlerin nabzını tutmak için Gaziantep’e yolum düştüğünde tanışmıştım.

    Antep yemekleri eşliğinde keyifli bir sohbet yapmıştık. Sonrasında temasımız devam etti.

    Tanımaktan keyif aldığım insanlardandı. Malum süreçte tüm Türkiye onu tanıdı ve herkes çok sevdi.

    Erdoğan rejimi çok zulmetmişti Haluk Hoca’ya.

    25 yıl önce danışmanlık yaptığı bir kültür sanat programını bahane edip soruşturma açmışlar, ‘terörist’ damgası vurup tutuklamışlar, yurt dışından dönen 11 yaşındaki oğlunu havaalanında sorguya çekmişler, karı koca işsiz bırakmışlardı.

    En önemlisi tedavi için yurt dışına gitmesine izin vermemişlerdi. Ama o yılmadı, korkmadı ve mücadele etti.

    KHK mağduriyetlerinin sembolü haline geldi.

    İşte böyle güzel bir insanı kaybettik.

    Haluk Hoca artık yok ama emin olun zulme karşı duruşu ve cesaretiyle yüzbinlerce insana rehber oldu.

    Biz kendisini çok iyi bildik. Hep öyle bileceğiz.

    HERYER ZULÜM HERKES MAĞDUR 

    Aslında Haluk Hoca’yı kaybettiğimiz haberini aldığımda okuduğum mahkeme dosyası da Haluk Hoca’nın hikayesinden farklı değil.

    Şehirler, isimler değişse de zulüm hikayeleri birbirine benziyor.

    Mesela Akıncı Üssü yargılamalarından bir örnek vereyim.

    Hava Kurmay Albay Murat Çınar.

    Kendisi bir F-16 pilotu ve aynı zamanda bilgisayar mühendisliği alanında ABD’nin en iyi üniversitelerinden birinde yüksek lisans yapmış doktoralı bir asker.

    Düşünün; 15 yaşında giydiğiniz üniformayı 28 yıl taşıyorsunuz, kariyeriniz başarılarla dolu, dünyanın en zor işlerinden biri olan savaş uçağı pilotusunuz ve bir akşamda hayatınız karartılıyor.

    Mahkeme dosyasından özetleyerek anlatayım; 

    15 Temmuz akşamı eşi ve çocuğuyla Ankara Gölbaşı’nda bulunan kayınvalidesinde yemekteler.

    Akşam 22 sularında Hava Kuvvetleri Karargahı’ndan Yarbay Ayhan Çatıkkaya arıyor ve ‘acilen 143.filoya katılması gerektiğini, çok acil bir durum olduğunu’ söylüyor.

    Albay Çınar ifadesinde “Özellikle son 2-3 haftada DEAŞ ile ilgili çok ciddi eylem istihbaratı geldiğinden DEAŞ’a yönelik kapsamlı bir harekat, belki de Suriye ile sıcak çatışma ihtimali vardır diye düşündüm” diyor.

    Ailesini lojmana bırakıp Akıncı Üssü’ne gidiyor.

    23:45 gibi Akıncı Üssü’ne vardığında ‘tuhaflığı’ fark ediyor. İçeride sivil kıyafetli birilerini de görüyor.

    Müşterek ve geniş kapsamlı bir harekat için toplanıldığı izlenimi veriyordu ama filo içinde silahlı askerler de vardı” diyen Çınar bir süre sonra darbe girişimine dair haberi alınca oradan ayrılmak için nizamiyeye yöneliyor.

    Ancak giriş çıkışlar kapatıldığı için içeride mahsur kalan Albay Çınar ilerleyen saatlerde bir kez daha deniyor ancak yine üsten çıkamıyor.

    Daha sonra üs lojmanlarına gidip orada bekliyor. Ertesi gün polis gelip hepsini göz altına alıyor ve darbe girişiminden tutuklanıyor.

    Hikaye bu kadar.

    Zaten iddianamede de darbeye katıldığına dair bir iddia da yok. Sadece o gece Akıncı Üssü’nde olduğu bilgisi var.

    Albay Çınar mahkemede detaylıca anlatsa da sesini kimseye duyuramamış.

    O gece telefonla göreve çağrıldığını, eline silah almadığını, uçmadığını, kimseye talimat vermediğini, kimseden talimat almadığını ve savcıların bile kendisiyle ilgili somut isnatta bulunamadığını anlatıyor ama dediğim gibi sesini duyan yok.

    Tıpkı onbinlerce silah arkadaşı gibi.

    İşin hukuki sakatlıkları bir yana yaşanan süreç tam olarak yetişmiş insan kıyımı.

    Çünkü bir savaş uçağı pilotu yetiştirmek çok uzun yıllar alan, zahmetli bir iş.

    Aynı zamanda çok da pahalı.

    Ortalama 8 yıllık sıkı bir eğitim gerektiriyor o koltuğa oturabilmek. Çok ciddi sağlık testlerinden geçiyorsunuz.

    Mesela bir F-16 pilotu 9 G basınca maruz kalıyor. Bir insanın 6 G’de kalp basıncının sıfıra düştüğünü düşünürseniz 9 G’nin nasıl bir baskı olduğunu daha iyi kavrayabilirsiniz.

    Zaten Albay Çınar da savunmasında şöyle bir benzetme yapmış; “9 G çekemeyen pilot F-16 pilotu olamaz. Bu da ortalama 70 kilo olan bir pilotun vücuduna 70X9=630 kilo yük binmesine eşdeğer bir basınçtır.”

    Şimdi düşünün; yıllarca eğitim görmüş, ABD’de yüksek lisans ve doktora yapmış, milyonlarca dolarlık uçakları kontrol eden bir pilotu müebbetle yargılıyorsunuz.

    Doğal olarak elle tutulur somut suçlamalar ve deliller bekliyorsunuz.

    Oysa onbinlerce subay-astsubay için bir kaç satırlık basma kalıp ifadelerle müebbet hapisler istendi.

    Mesela Albay Çınar için 5 sayfalık bir bölüm var iddianamede. Onun da yarısı zaten kendi ifadesi.

    Geride kalan bölümde ‘MASAK raporu’ var. O da mesai arkadaşlarıyla kendi aralarında yaptıkları bir kaç havaleyi gösteriyor.

    Devamında kız kardeşinin bir eğitim kurumunda SGK kaydı, diğer kardeşinin de ByLock listesinde olduğu iddiası var.

    Evinde ve ofisinde yapılan aramada da suç unsuru bulunamadığı bilgisi var.

    Ama savcı bunları sıraladıktan sonra “tüm dosya kapsamı incelendiğinde, şüphelinin FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü Üyesi olarak aşağıda açıklanan atılı suçları işlediği tüm dosya kapsamından anlaşılmıştır.” deyip müebbet istiyor.

    Benim defalarca okuyup anlayamadığım bölüm ise şurası;

    Savcı iddianamede “tespit edilen ve tespit edilemeyen birçok kanuna aykırı eylemleri icra etmek” diye bir tanımlama yapmış.

    ‘Tespit edilemeyen kanuna aykırılık’ ne demek hala anlayabilmiş değilim.

    Ama böyle abuk iddianamelerle onbinlerce insana müebbet hapis cezası istendi ve savunmaları bile dinlemeyen hakimler o cezaları verdiler.

    Normal bir hukuk düzeninde bu davaların tamamı bozulur, sanıklar beraat eder ve bu iddianameleri düzenleyenler de cezalandırılır.

    Ama Türkiye’de ‘Saray Hukuku’ olduğu için tersi oluyor.

    ASKERLER NASIL TUZAĞA ÇEKİLDİ?

    Bugüne kadar sayısız iddianame, savunma ve mütalaa okuduğum için bazı şeyler artık kafamda daha net.

    Mesela ‘bu kadar iyi yetişmiş kurmay subaylar nasıl oluyor da kolayca tuzağa düştü?’ sorusuna ilk başta cevap bulamıyordum.

    Dosyaların detayına indikçe gördüm ki 15 Temmuz’u kurgulayanlar çok zekice bir tuzak kurmuşlar.

    Tıpkı Albay Murat Çınar örneğinde olduğu gibi göreve çağrılan herkes tereddütsüz birliğine koşmuş.

    Olayı salt askerlikle açıklamak mümkün değil. Çünkü 15 Temmuz’a giden süreçte bu yol itinayla döşenmiş.

    Mesela son bir yılda 51 haftanın 21’inde Cuma günleri Terörle Mücadele Harekatı (TMH) olmuş.

    Daha çarpıcı veri ise şu; 15 Temmuz’dan öncesi son 7 haftanın beşinde son 4 haftanın üçünde Cuma akşamı TMH görevlendirilmesi yapılmış.

    O yüzden 15 Temmuz Cuma akşamı göreve çağrılan bir asker tereddüt etmeden görev yerine gitmiş.

    Tabi ‘algı inşası’ bu TMH’ler ile sınırlı değil.

    Özellikle 2015’in ikinci yarısıyla 2016’nın ilk altı ayında Türkiye terör olaylarıyla sarsıldı.

    Yüzlerce kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bu saldırılar, özellikle de Ankara Hava Kuvvetleri Karargahı ve İstanbul Havalimanı saldırısı askerleri alarm durumuna geçirmişti.

    Dahası 15 Temmuz’dan kısa bir süre önce MİT’ten gelen “IŞİD eylem hazırlığında” istihbaratı bu süreçte kritik bir role sahip.

    Askerlerin, özellikle de Akıncı Üssü’nün tuzağa düşürülmesinde çok önemli bir başka detay var.

    MİT’in tarihinde ilk kez Akıncı Üssü’nde inceleme yapmasını kastediyorum.

    AKINCI’DAKİ TUHAF TOPLANTI

    Albay Çınar’ın ifadesinde yer alan detaylara göre, MİT ve Özel Kuvvetler Komutanlığı Akıncı Üssü’nde bir toplantı yapmış.

    Malum olduğu üzere Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu 11 Haziran 2014’te İŞİD tarafından basılmış ve başkonsolos dahil 49 kişi rehin alınmıştı. Rehineler MİT’in IŞİD ile anlaşmasıyla 101. günde kurtarılmışlardı.

    İşte bu sürecin hiç bilinmeyen bir tarafı Akıncı Üssü’nde geçmiş.

    Albay Çınar’ın ifadesinden devam edelim;

    Bundan sadece birkaç gün önce, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Özel Kuvvetler Komutanı Tümgeneral Zekai Aksakallı rehinelerin kurtarılması için 15 Temmuz’da yaşananlara benzer bir operasyon planına imza attılar. 

    Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı, hazırlığı bir-iki ay süren planlamalarına, başlangıçta Hava Kuvvetlerini dâhil etmediler. Operasyona birkaç gün kala, Akıncı Üssünde yapılacak bir toplantı ile planlamayı Hava Kuvvetlerine ve Akıncı’daki askerlere duyurmak için harekete geçtiler.

    15 Temmuz’a benzer şekilde, operasyona sadece birkaç gün kala, gece yarısı dışarıdaki birliklerden F-16’lar Akıncı’ya çağrıldı, Özel Kuvvetlerden belirli sayıda personel koordine ve harekât planlaması için Akıncı’ya geldi. 

    Hava Kuvvetlerinin Diyarbakır Üssündeki 181. ve 182. Filolarının ve Bandırma Üssündeki 161. Filonun pilotlarına gece yarısı telefon edilerek ertesi sabah Akıncı’ya gelmeleri emredildi. 

    Akıncı üssünde pilotlara kurtarma operasyonunun detayları anlatıldı. 

    Plana göre, öncelikle F-16’lar MİT tarafından belirlenmiş hedefleri hava taarruzları ile imha edecek, hemen sonra Özel Kuvvetler personeli helikopterler ile rehinelerin olduğu bölgeye intikal edecek, F-16’lar helikopterleri havadan koruyacaklardı. 

    İhtiyaç duyulması halinde, helikopterlerle bölgeye gönderilmek üzere Muharebe Arama Kurtarma (MAK) Timleri sınır birliklerinde konuşlandırılacaktı. Bu timlere ihtiyaç olursa F-16’lar onları da koruyacaktı. Hakan Fidan ve Zekai Aksakallı’nın planına göre Özel Kuvvetler unsurları rehin alınan 49 Konsolosluk personelini 5 dakika içinde IŞİD’in elinden kurtaracak, sonra rehineler güvenli bölgeye götürülecek ve oradan da Türkiye‟ye getirileceklerdi. F-16 pilotları bu esnada havadan koruma görevine devam edeceklerdi

    Albay Çınar’ın ifadesinde yer aldığı şekliyle brifingi dinleyen komutanlar ve pilotlar planlamanın yetersiz, riskin büyük olduğu ve konsolos dahil rehinelerin hayatının tehlikeye atılabileceği gerekçesiyle itiraz ediyorlar.

    Tabi bu itirazda Uludere’de yaşanan facianın da etkisi vardı.

    Çünkü Uludere’de MİT’ten gelen “Bahoz Erdal kaçakçı rolünde Türkiye’ye sızıp saldırı yapacak” istihbaratı 34 kişinin ölümüyle sonuçlanmıştı.

    Akıncı Üssü’nde yapılan toplantı sonrası planlama askıya alınmış ve Genelkurmay’ın talimatıyla da iptal edilmiş. Başka illerden gelen pilotlar ve ÖKK ekipleri de görev yerlerine dönmüş.

    15 Temmuz’dan bu yana öyle şeyler yaşadık ki insan “acaba bu toplantının sürpriz bir şekilde Akıncı’ya alınması da kurulacak kumpasa hazırlık mıydı?” diye sormadan edemiyor.

    Albay Çınar savunmasında bu tip durumların kendileri için olağan olduğunu yani her an operasyona hazır olmak zorunda olduklarını, hem terör saldırıları hem de bu tip özel operasyonlar nedeniyle acil olarak birliğe çağrıldıklarında emri sorgulamalarının mümkün olmadığını söylüyor.

    ABİDİN ÜNAL NE DEMEK İSTEMİŞTİ?

    Bu arada Albay Çınar’ın ifadelerinde yakın tarihe dair çok ilginç detaylarda var. Şahsen daha önce bu ayrıntıları başka bir yerde duymamış, okumamıştım.

    Mesela hala büyük bir muamma olan Türk uçağının Suriye tarafından düşürülmesi olayı.

    Malum olduğu üzere Türk Hava Kuvvetleri’ne ait bir RF-4 keşif uçağı 23 Haziran 2012’de Suriye’de düşürülmüştü.

    F-16 pilotu Albay Murat Çınar o olaya dair pek bilinmeyen detayları şöyle anlatıyor;

    Ben bu RF-4 uçağı düşürülmeden bir gün önce o uçağın uçtuğu aynı rotayı uçtum. Bu görevi de, çok ilginçtir, MİT Müsteşarlığı bizden talep etmişti. 

    MİT’in verdiği rota İsrail ve Suriye karasularının çok yakınından geçiyordu. 

    Büyük ihtimalle ilk hedef ben ve kolumdaki uçaktı ve amaç, bize karasuları ihlali yaptırıp vurulmamızı sağlamaktı. Ancak sanırım geçmişimdeki Ege Denizi tecrübesi bizi orada kurtardı. Çok alçaktan uçtuğumuzdan bizi vuramadılar.

    Fakat ertesi gün ne yazık ki iki genç silah arkadaşım uçakları düşürülerek şehit edildiler.

    Albay Çınar olaydan sonra Suriye’ye savaş açılması yönünde büyük kamuoyu baskısı oluşturulduğunu hatırlatıp şöyle devam ediyor;

    O günlerde olayları bizzat yaşamış biri olarak söylüyorum, olayı takip eden süreçte bu ülke büyük badireler atlattı. 

    Eğer o günlerde ve takip eden bir yıl içinde Ortadoğu bataklığında yıkıcı ve sonu belli olmayan büyük bir savaşa girmediysek bunun en büyük sebebi dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Akın Öztürk’tür” 

    Erdoğan’ın iç politik hedeflerle Suriye’ye girmek istediği ama dönemin komuta kademesinin direndiği herkesin bildiği sırlardandı.

    Albay Çınar’ın ifadesinde ilk kez gördüğümüz, duyduğumuz başka detaylar da var.

    Mesela 15 Temmuz’un en karanlık isimlerinden, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Abidin Ünal’la ilgili şahitlikleri.

    15 Temmuz’a giden süreçte fişleme listelerinin ve ihbarlarının yoğunluk kazandığını anlatan Çınar “Komutanlar, yasal dayanaktan ve delilden yoksun listelere işlem yapmayı reddettiler ve direnç gösterdiler.

    O dönemde Hv.K.K. Abidin Ünal da karargâhını sık sık toplayarak ‘içimizde paralel var iddiaları nifaktır, bu iftirayı atanları lanetliyorum’ diyordu. Bu çerçevede yaptığı konuşmaları ben en az 3-4 defa dinledim. Fakat sonraları, sanıyorum 2016 yılı Nisan-Mayıs aylarıydı, Abidin Ünal’a odasında bir evrak imzalatıyordum. İmzaladıktan sonra odada bulunanlara dönerek, ‘şimdi bunların istediklerini vermiyoruz, ama yakında bizden kamyonla alacaklar.’ diye bir söz sarf etti. Ne demek istediğini de birkaç ay sonra cezaevine girince anladım”

    Albay Çınar’ın bu ifadeleri önemli.

    Çünkü Abidin Ünal’ın 15 Temmuz’daki rolüne dair diğer verilerle birleştirildiğinde “yakında bizden kamyonla alacaklar” ifadesi daha da anlamlı hale geliyor.

    Sonuç itibariyle; tarihin gördüğü en büyük kumpaslardan olan 15 Temmuz bir yandan Haluk Hoca gibi sivillerin hayatına kastederken öbür yandan iyi yetişmiş onbinlerce subayın soykırıma tabi tutulmasına gerekçe yapıldı.

    Normal bir hukuk düzeninde ne Haluk Hoca bu deli saçması suçlamalara muhatap olur, ne tutuklanır ne de tedavi olmasına engel çıkartılabilirdi.

    Yine normal bir hukuk düzeninde Murat Albay gibi onbinlerce asker katılmadıkları darbeden müebbet hapis cezası almazlardı.

    Kannak: Tr724

  • Irak ordusu Haftanin sınırında!

    Irak ordusu Haftanin sınırında!

    Irak hükümetinin Zaho ilçesine bağlı Derkar ve Batifa kasabalarında bulunan üç noktaya Sınır Muhafızları birliklerini yerleştirdiği öğrenildi.

    Batifa Nahiyesi Müdürü Dilşer Abdulsetar, Irak Hükümetine bağlı sınır birlikleri Batifa’nın Kela Şabanike ve Siyar bölgeleriyle Derkar kasabasına bağlı Kea Dere bölgelerine yerleştirildiğini söyledi.

    Sınır birliklerinin “TSK’nın Kürdistan Bölgesi topraklarında daha fazla ilerlememesi ve sivillerin can güvenliği için” bölgeye yerleştirildiğini ifade eden Abdulsıtar, “Bu 3 bölgenin belirlenmesi askeri bir hamledir. Türkiye’nin daha fazla ilerlememesi ve bu bölgede yaşayan insanların hayatını etkilememesi için çok önemli” diye konuştu.

    Irak Sınır Muhafızları Genel Komutanı Tümgeneral Hamid Abdullah başkanlığında bir askeri heyet, Kürdistan Bölgesi İçişleri Bakanlığı’nın gözetiminde geçtiğimiz ay Duhok’a ziyaret gerçekleştirmişti.

    Bağdat’tan gelen üst düzey askeri heyet, Kürdistan Bölgesi sınırlarında devam eden operasyonlar ve bölgedeki gelişmeler hakkında bilgi edinmek için Duhok’ta incelemelerde bulunmuştu.

    Türkiye Milli Savunma Bakanlığı (MSB), 15 Haziran’da Kürdistan Bölgesi’nin Haftanin bölgesine “Pençe-Kartal”, 17 Haziran’da da “Pençe-Kaplan” Operasyonu adıyla yeni bir harekât başlatıldığını bildirmişti.

    Rûdaw’a konuşan Peşmerge Bakanlığı Sözcüsü Tuğgeneral Babekir Feqê, TSK’nın 20 ile 40 kilometre, İran ordusunun da 10 kilometre kadar Kürdistan Bölgesi sınırları içerisine girdiklerini söyledi.

    Operasyonların “uluslararası yasalara aykırı” olduğunu ifade eden Feqê, sınır ihlalleri konusunda Bağdat hükümetinin bilgilendirildiğini belirtmişti.

    TSK’ya ait birlikler şu ana kadar Batifa bölgesinin 12 stratejik yerinde konuşlandıkları belirtiliyor.

  • Almanya dönem başkanlığı Türkiye-AB ilişkilerinde yeni dönem başlatabilecek mi?

    Almanya dönem başkanlığı Türkiye-AB ilişkilerinde yeni dönem başlatabilecek mi?

    AB’nin en güçlü ülkesi Almanya, 1 Temmuz’dan itibaren 6 aylığına dönem başkanlığını üstleniyor. Türkiye, diğer Avrupa ülkelerine oranla son dönemde daha iyi bir diyalog içine girdiği Almanya ile dönem başkanlığı sürecinde AB ile olan ilişkilerde ilerleme kaydetmeyi istiyor.

    En büyük beklentilerinden biri ise 25. yılını dolduran gümrük birliğinin kapsamının genişletilerek yenilenmesi.

    Ancak Berlin’den gelen haberler, Türkiye ile gündemin 2016 tarihli göçmen anlaşmasının gözden geçirilmesi ile sınırlı kalabileceğini gösteriyor.

    AB’nin pandemi ve ekonomi konusunda çok yoğun bir mesaiye girecek olması, Türkiye’nin Doğu Akdeniz kaynaklı gerilim kapsamında birçok AB ülkesi ile ihtilaflı olması Ankara-Brüksel diyaloğunun önündeki engeller olarak görülüyor.

    Dolayısıyla Alman dönem başkanlığında yeni bir sayfanın açılması zor bir hedef olarak değerlendiriliyor.

    Türkiye, 2019 sonbaharından itibaren AB ile ilişkilerin yeniden canlanması ve askıda kalan konularda ilerleme sağlanması için Brüksel’e çağrıda bulunuyor.

    AB’nin yeni liderliği ile sağlıklı bir diyalog kurmak isteyen Türkiye, Mart ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Brüksel’e yaptığı ziyaretle ilişkilerde yeni bir sayfanın açılmasını istediğini göstermişti.

    COVID-19 sürecinde birçok Avrupa ülkesine sağlık malzemesi yardımında bulunarak imaj düzeltmeye çalışan Türkiye’nin hedefinde 1 Temmuz’da başlayan AB dönem başkanlığı vardı.

    Dışişleri Bakan Yardımcısı ve AB Başkanı Faruk Kaymakçı, 28 Mayıs’ta yaptığı bir açıklamada, Türkiye’nin Alman dönem başkanlığından beklentisinin gümrük birliğinin güncellenmesi için Ankara-Brüksel arasında başlatılması gereken müzakerelere yeşil ışık yakılması olduğunu kaydetmiş, bu adımın ilişkilerin geleceği açısından güven tazeleyeceğini söylemişti.

    Cumhurbaşkanlığı sözcüsü ve dış politika başdanışmanı İbrahim Kalın da, 12 Haziran’da Berlin’e yaptığı ziyaret sırasında yaptığı bir açıklamada, Almanya dönem başkanlığının Türkiye-AB ilişkileri açısından yeni imkanlar sunacağına inandıklarını söylemişti.

    Kalın, “Almanya AB içinde kilit aktörlerden birisi. Türkiye’nin AB üyelik sürecinde şimdiye kadar alınmayan mesafelerin bir kısmını Almanya’nın AB dönem başkanlığı döneminde alma şansımız var. Schengen vize liberalizasyonu, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Schengen sistemine dahil edilmesi, gümrük birliğinin güncellenmesi, siyasi istişarelerin her düzeyde yeniden başlatılması, Türkiye-AB göç anlaşmasının güncellenmesi ve bugünkü şartlar içerisinde revize edilmesi, yeni fasılların açılması gibi ana başlıklarda biz mesafe alabiliriz. Türkiye buralarda üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiren bir ülke,” ifadeleriyle Ankara’nın beklentilerini sıralamıştı.

    Almanya’nın gündeminin başında pandemi ve ekonomi var

    Diplomatik kaynaklar ise Ankara’nın beklentilerinin karşılanması konusunda ciddi engeller olduğuna işaret ediyorlar.

    En başta Almanya dönem başkanlığının yoğun gündemi geliyor. Almanya’nın dönem başkanlığı için seçtiği “Avrupa’nın toparlanması için hep birlikte” mottosu, 6 aylık en önemli gündem maddesinin COVID-19’dan etkilenen Avrupa ekonomilerinin iyileştirilmesi olduğunu gösteriyor.

    Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in karşılaşacağı ilk ve belki de en önemli zorluk, tarihinin en derin ekonomik türbülansından geçen AB’nin 750 milyar euroluk kurtarma planını ve nasıl uygulanacağı konusunu 17-18 Temmuz’daki zirveye kadar çözmek. Bununla birlikte pandeminin yarattığı ciddi sağlık tehdidi de Merkel’in gündeminin en üst sıralarında yer alacak.

    Diplomatik kaynaklar, bu gündemde Türkiye ile ilişkilerin ayrı ve başlı başına bir başlık maddesi olarak görülmesinin kolay olmayacağını kaydediyorlar.

    Siyasi sorunlar Türkiye ile ilişkileri zorluyor

    Ancak kaynaklara göre, Türkiye-AB ilişkilerinin önündeki tek engel Almanya dönem başkanlığının yoğun gündemi değil.

    Türkiye’nin hem AB hem de başta Atina ve Paris olmak üzere birçok AB üyesi ülke ile yaşadığı ikili siyasi sorunlar ve Türk hükümetinin demokratikleşme ve insan haklarını ilgilendiren Kopenhag kriterlerinden giderek uzaklaşması Brüksel ile ilişkilerin önündeki ciddi engeller olarak görülüyor.

    Doğu Akdeniz’de yaşanan gerginlik, Türkiye-AB arasındaki sıkıntıların en temeli olarak görülüyor. AB’nin dış politika ve güvenlik politikaları yüksek temsilcisi Josep Borrell, geçen hafta Güney Kıbrıs’a yaptığı ziyaret sırasında Türkiye’nin petrol ve doğalgaz aramalarını yasa dışı olarak nitelemiş ve kendisinin Türkiye ile Güney Kıbrıs arasında arabuluculuk yapabileceği mesajını vermişti. Ankara, Borrell’in açıklamalarına tepki göstermiş ve sorunun Türk ve Rumlar arasında çözülmesi gerektiğini kaydetmişti.

    Doğu Akdeniz sorununda Güney Kıbrıs’ın yanı sıra Yunanistan, İtalya ve Fransa’nın da işin içinde olması, birlik kararlarından oybirliğiyle Türkiye’ye tavır alınması sorunu derinleştiren bir unsur olarak görülüyor. Bu konjonktürde, Türkiye ile ilgili bir konuda AB’den olumlu bir yaklaşım çıkması da zor görülüyor. Almanya’nın da Türkiye ile temaslarda bu noktanın üzerinde durduğu kaydediliyor.

    Türkiye’nin sorunlu demokrasi karnesi

    AB ile ilişkilerin son yıllarda rayından çıkmasının ve müzakere sürecinin resmen olmasa da fiilen dondurulmuş olmasının en temel nedeni, Türk hükümetinin son yıllarda demokrasi, temel insan hakları ve özgürlükler, hukukun üstünlüğü gibi konularda kötü bir tablo çizmesi oldu.

    Diplomatik kaynaklar, Türkiye’nin son bir yılda bu tabloyu düzeltmek için olumlu bir adım atmamış olduğuna, ifade ve düşünce özgürlüğü başta olmak üzere kısıtlamaların devam ettiğine dikkat çekerek, bu durumda ne Almanya’nın ne de başka bir üye ülkenin Türkiye için adım atmak isteyeceğine dikkat çektiler.

    2019 senesine ilişkin aralarında Türkiye’nin de olduğu aday ülkelere ilişkin İlerleme Raporu’nun henüz açıklanmadığına dikkat çeken kaynaklar, Türkiye’de yaşanan demokrasi sorunlarının ayrıntılı bir şekilde yer alması beklenen bu raporun Alman dönem başkanlığı sırasında gündeme gelecek olmasının da önemini dile getirdiler.

    Tek somut gündem mülteci anlaşması

    Gümrük birliğinin güncellenmesi, Türk vatandaşlarına vize serbestisi ya da müzakerelerin canlanması gibi beklentilerin karşılanmayacağı bu dönemde Ankara-Brüksel-Berlin hattını meşgul kılacak tek önemli dosyanın 18 Mart 2016’da yapılan ortak mülteci uzlaşısının güncellenmesi olacağı kaydediliyor.

    Türkiye, 3+3 milyar Euro karşılığında Suriyeli mültecilerin Türk kıyılarından Yunan adalarına geçişini önlemiş, AB de sınırlı sayıda mülteciyi topraklarına kabul etmişti. Aradan geçen dönemde mülteci probleminin katlanarak arttığından şikayet eden Türkiye, bu nedenle anlaşmanın çerçevesinin genişletilmesini istiyor.

    Erdoğan’ın Brüksel ziyareti sırasında konunun Borrell ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu tarafından müzakere edilmesi kararı alınmış ancak pandemi nedeniyle ilerleme kaydedilememişti.

    Kaynaklar, mülteci sorununun çözümü konusunda her zaman duyarlı olan Merkel’in dönem başkanlığı sırasında Türkiye ile uzlaşının yenilenmesine çalışacağını kaydediyorlar.

    Fiilen 18 aylık başkanlık

    Almanya dönem başkanlığını, AB’nin politikaları üzerinde daha uzun vadeli bir etki yaratmak amacıyla da kullanacak. Merkel, bunun için 2021’de dönem başkanlıklarını üstlenecek Portekiz ve Slovenya ile 18 aylık üçlü bir program üzerinde uzlaştı ve 6 aya sığmayacak düzenlemeleri 18 aylık bir periyoda yaydı.

    Bu durum, Türkiye’nin demokratikleşme konusunda inandırıcı ve somut hamleler yapmaması halinde AB’den beklentilerinin 2021’de de karşılanmama riskine yol açacağı değerlendirmelerine yol açtı.

    • Çavuşoğlu: Fransa, Rusya’nın Libya’da varlığını artırmak için çabalıyor
    • Fransa Cumhurbaşkanı Macron: Ankara, Libya politikasıyla cezai sorumluluk taşıyor
    • Türkiye, turizm diplomasisinde başarılı olabilecek mi?
  • Erdoğan’ın sosyal medya açıklamasını Fahrettin Altun toparlamaya çalıştı

    Erdoğan’ın sosyal medya açıklamasını Fahrettin Altun toparlamaya çalıştı

    Partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında konuşan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “sosyal medyayı tamamen kapatmak, kontrol altına almak istiyoruz” sözleri tepki topladı. Yüz binlerce kişi açıklamaya Twitter’da #SosyalMedyamaDOKUNMA diyerek tepki gösterdi. Tepkilerin ardından Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Erdoğan’ın açıklamalarını toparlamak zorunda kaldı ve bu sözler hiç söylenmemiş gibi tepki gösterenleri “çarpıtmakla” suçladı. Gelişmelerin ardından bazı ajanslar, Erdoğan’ın o cümleleriyle yaptığı paylaşımları sildi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan bugünkü açıklamasında medya ve sosyal medyanın “Kokuşmuşluğun aracı” haline geldiğini belirterek, şunları söylemişti:  “Yalanın, iftiranın kişilik haklarına saldırının itibar suikastlarının alıp başını gittiği bu mecraların bir düzene sokulması şarttır. Bir an önce biz bunları parlamentomuza getirip, bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz.”

    FAHRETTİN ALTUN, TEPKİ GÖSTERENLERİ “HAKİKATİ ÇARPITMAK”LA SUÇLADI

    Tepkiler üzerine Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun bir açıklama yayımladı. Altun, açıklamasını Twitter’da “Sayın Cumhurbaşkanımızın sosyal medya platformları ile ilgili olarak söylediği sözleri çarpıtarak hakikati perdelemeye çalışanlara…” cümlesiyle paylaştı.

    “Sayın Cumhurbaşkanımızın bugün bazı sosyal medya platformları ile ilgili yaptığı açıklamaları bağlamından koparıp çarpıtmaya kalkışanlara bir çift sözümüz var” ifadesiyle açıklamasına başlayan ve bazı sosyal medya platformlarının vatandaşların haklarını gasbettiğini öne süren Fahrettin Altun, söz konusu sosyal medya platformlarının cinsel istismar, müstehcenlik, kumar, dolandırıcılık, suça teşvik, terör propagandası ve hakaret gibi kanunların suç saydığı konularda vatandaşların haklarının korunmasına yönelik hiçbir katkı sunmadığını savundu.

    VERGİ VURGUSU!

    Bu platformların, tüm uyarılara rağmen bu suçların işlenmesine zemin teşkil ettiğini, Türkiye’de kontrolsüz şekilde kazanç elde ettiğini ve hiçbir vergi yükümlülüğüne tabi olmaksızın faaliyet gösterdiğini söyleyen Altun, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da söz konusu alanda hukuki düzenlemelerin ilgili organlarca yapılmasını vurguladığını belirtti.

    AJANSLAR HAREKETE GEÇTİ, PAYLAŞIMLAR SİLİNDİ

    Pek çok haber ajansı ve haber sitesi ilk başta Erdoğan’ın açıklamalarının tamamını yazılı bir şekilde haberleştirmiş, sosyal medyanın kaldırılmasına ilişkin sözler de haberlerde yer almıştı. Altun’un açıklamasının ardından AA’nın da aralarında bazı olduğu bazı hesaplar bire bir sözlerin yer aldığı paylaşımları sildi.

    ERDOĞAN DA PAYLAŞIMINI SİLDİ

    Cumhurbaşkanı Erdoğan akşam saatlerinde, gün içinde yaptığı açıklamalardan kısa propaganda videoları paylaştı. Konuşmaların alt yazılarının da yer aldığı videoların ikincisinde, “Bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz” sözleri de açıkça yer alıyordu. Erdoğan bu paylaşımını şu cümlelerle yapmıştı: “İnternet ve sosyal medya mecralarının ülkemizde bir an önce hukuki ve mali muhataplık tesis etmeleri için ne gerekiyorsa yapmakta kararlıyız. Hukuki düzenleme tamamlandığında, erişim engeli ile adli ve mali yaptırımlar dahil her türlü yöntemi devreye sokacağız.”

    Cumhurbaşkanı Erdoğan çok geçmeden bu tweetini sildi ve videoyu “sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz” cümleleri çıkarılmış olarak yeniden paylaştı. Önceki videodan kesilen bölüm, yeni videonun 40. saniyesinde yer alıyordu.

    (HABER MERKEZİ)

    Reklam

  • Volkswagen Türkiye’ye fabrika kurmaktan vazgeçti

    Volkswagen Türkiye’ye fabrika kurmaktan vazgeçti

    Alman otomotiv devi Volkswagen Türkiye’de yeni bir fabrika kurma planından vazgeçtiğini duyurdu. Volkswagen yetkilileri çarşamba günü yaptığı açıklamada karara gerekçe olarak ‘Covid-19 krizinin otomotiv sektöründe yol açtığı çöküşü’ gösterdi. Volkswagen sözcüsü “Covid-19’un ortaya çıkması ile birlikte otomobil sektöründe değişiklik yaşanıyor” dedi.

    Manisa’da kurulması beklenen fabrikanın yaklaşık 4 bin kişilik istihdam sağlaması bekleniyordu.

    Daha önce, yeni fabrikası için tercihini Türkiye’den yana kullanan fakat Barış Pınarı Harekatı nedeniyle yatırımını erteleyen Volkswagen Tepe Yöneticisi Herbert Diess “insanlar öldürüldüğü sürece bir savaş alanının yanı başına kazma vurmayacağız,” açıklamasında bulunmuştu.

    300 bin adet yıllık kapasiteye sahip olan 1,3 milyar euro değerinde tesis, 2022 yılından itibaren Volkswagen Passat ve Superb’i üretecekti.

    Covid-19 salgını genel anlamda otomobil sektörüne ağır darbe vurarak yeni araç satışlarını düşürdü.

    Volkswagen’in planı daha önce Almanya’da sendikaların tepkisine yol açmıştı.

    St Gallen Üniversitesi’nde çalışan ekonomi uzmanı Ferdinand Dudenhöffer otomobil sektörünü vuran krizin Almanya’da uzun vadede 100 bin kişinin işsiz kalmasına yol açabileceğini söyledi.

    Fransız otomobil firması Renault dünya genelinde yaklaşık 15 bin kişinin işine son vermeyi planlıyor.

  • “ABD İçin Libya Türk-Rus Eksenini Kırma Fırsatı”

    “ABD İçin Libya Türk-Rus Eksenini Kırma Fırsatı”

    Türk-Amerikan ilişkileri, Türkiye’nin Libya’daki varlığı ve Amerika’nın bölgedeki siyasi seçenekleri ekseninde kısa adıyla JINSA olarak bilinen Amerika’nın Ulusal Güvenliği İçin Yahudi Enstitüsü’nde masaya yatırıldı.

    Amerikan İlerleme Merkezi’nden Türkiye uzmanı Alan Makovsky ve ABD Dış Politika Konseyi Türkiye uzmanlarından Svante Cornell, bölgedeki savaşa Ocak ayında asker göndererek dahil olan Türkiye’nin neden Libya’da olduğu sorusuna yanıt aradı.

    Türkiye neden Libya’da?

    Türkiye 2019 yılının Kasım ayında Libya’daki Ulusal Mutabakat Hükümeti’yle imzaladığı askeri ve güvenlik işbirliği anlaşması kapsamında bu yönetime bağlı güçlere istihbarat ve askeri destek veriyor.

    Alan Makovsky ve Svante Cornell’e göre, Türkiye’nin Libya’da askeri olarak sahada varlık göstermesi, bölgede öne çıkan baskın dış güç olma potansiyelinin yanı sıra Türkiye’nin jeostratejik ve ekonomik çıkarlarının bulunduğunu da gösteriyor.

    Svante Cornell
    Svante Cornell

    ABD Dış İlişkiler Konseyi Türkiye uzmanlarından Svante Cornell bu nedenlere bir de UMH’nin Müslüman Kardeşler’e yakın ideolojisini ekledi ve Türkiye’deki mevcut yönetimin resmi olmayan bir şekilde Müslüman Kardeşler’i devlet olarak destekleyen tek ülke olduğunu söyledi. Cornell’e göre Ankara Trablus’ta AKP iktidarına yakın muhafazakar bir hükümet umsa da, Libya Türkiye için son zamanlara kadar jeopolitik öneme sahip bir bölge de değildi.

    Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında Rusya’yla yakınlaştığını söyleyen uzman, “bunu önce Suriye politikasında görmüştük, şimdi de Libya’da aynı Amerikan karşıtı söylemi görüyoruz” dedi.

    “ABD Libya’yı Türkiye – Rusya Eksenini Kırma Fırsatı Olarak Görüyor”​

    Amerika’nın Afrika Kuvvetler Komutanlığı Mayıs sonunda, Rusya’nın Libya’da kalıcı bir üs sahibi olmasının NATO ve Avrupa için güvenlik tehdidi yaratacağı uyarısında bulunmuştu. Rusya, Türkiye’nin desteklediği güçlere karşı savaşan General Halife Hafter’i destekliyor. ABD, Rusya’nın bu destek kapsamında Libya’ya çok sayıda savaş uçağı gönderdiğini söylemişti. Svante Cornell’e göre ABD’nin Libya’da gelişmelere ilişkin izlediği tutumla, Türkiye – Rusya eksenini kırma fırsatı olarak görüyor:

    ”Amerika politikası açısından bakıldığında, birçok yönden kötü aktör olan Türkiye’yi dengede tutmak gerekiyor. Bir yandan da Amerika’da bu durum Türkiye ve Rusya’yı bir şekilde ayırmak için bir fırsat olarak olarak görülüyor.”

    “ABD Libya’da Türkiye’yi Üstü Kapalı Destekliyor”​

    Alan Makovsky ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın hem ABD hem de Rusya’yla iyi ilişki kurarak, iki tarafı da birbirine karşı kullandığını savundu. Amerika’nın Libya’da Türkiye’ye üstü kapalı olarak destek verdiğini söyledi.

    Alan Makovsky
    Alan Makovsky

    Türkiye uzmanı, “Amerikan yönetiminde Türkiye’ye sempati duyanlar ve Rusya karşıtları bir araya gelerek bunu ABD-Türkiye ilişkilerini geliştirme fırsatı olarak görüyor” sözleriyle durumu değerlendirdi.

    “ABD silah sağlamıyor ama Türkiye’nin silah yollamasını eleştirmiyor”

    Makovsky, Washington’un bir aydır sergilediği Libya politikasının istikrarsız olsa da ibrenin son günlerde Türkiye’nin desteklediği Libya Ulusal Mutabakat Hükümeti yönüne kaydığını savunarak, “Amerika silah sağlamıyor ama Türkiye’nin bölgeye silah sevk etmesini de eleştirmiyor. Türkiye’nin sağladığı bazı silahların Amerikan yapımı parçalar içerdiği açık ve net” şeklinde konuştu.

    “ABD’nin Libya konusunda net bir politikası yok”

    Uzmanlar, Türkiye’nin Libya’da destek verdiği güçlerle geçtiğimiz Kasım ayında imzaladığı Akdeniz’de yetki alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin anlaşmaya da değindi. Türkiye Enerji Bakanı Fatih Dönmez, Haziran ayı başında yaptığı açıklamada üç ya da dört ay içinde Akdeniz’in doğusunda petrol arama çalışmalarına başlayacağını söylemişti.

    Svante Cornell, Amerika’nın bu konuda kendini sorunun iki tarafında da bulduğunu söyledi. Washington’un bir yandan Libya konusunda net bir politikasının olmadığını söyleyen Cornell diğer yandan da Doğu Akdeniz’de Yunanistan ve Kıbrıs işbirliğini güçlü biçimde desteklediğine dikkat çekti.

    Amerikan İlerleme Merkezi’nden Alan Makovsky ise Doğu Akdeniz’deki boru hattının özel bir yatırımla inşa edilmesi gerektiğini savundu. Amerika’nın her ne kadar desteklese de boru hattının inşasında rol almayacağını kaydetti.

    Amerika Jeoloji Araştırmaları Kurumu, Doğu Akdeniz’de 700 milyar dolar değerinde doğalgaz bulunduğunu tahmin ediyor. Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs açıklarında bu kaynağa ulaşmak için yürüttüğü sondaj çalışmaları Avrupa’dan tepki görüyor.

  • ‘Volkswagen, Türkiye’de fabrika kurmaktan vazgeçti’

    ‘Volkswagen, Türkiye’de fabrika kurmaktan vazgeçti’

    Volkswagen’ın Türkiye’de fabrika kurmaktan vazgeçtiği öne sürüldü. Almanya’dan otomotiv sektörü dergisi Automobilwoche, haberini adını açıklamadığı Volkswagen kaynaklarına dayandırdı.

    Reuters haber ajansına konuşan bir Türk yetkili ise şirketin yeni bir fabrika kurma kararını koronavirüs yüzünden ertelediğini söyledi.

    Aynı yetkili pandemi sona erdikten sonra şirketin bu kararın üzerinden bir daha geçeceğini söyledi.

    Alman gazeteci Christiaan Hetzner Twitter’dan şirketin koronavirüs yüzünden üretim kapasitesinin düşmesi dolayısıyla yeni fabrikadan tamamen vazgeçtiğini yazdı.

    Şirket, geçen ekim ayında Türkiye’nin Suriye’de gerçekleştirdiği Barış Pınarı Harekâtı nedeniyle tepki almasını gerekçe göstererek Türkiye’de yapmayı planladığı yatırımı ertelemişti.

    Volkswagen şirketinin sözcüsü, ekimdeki açıklamasında fabrikanın açılışının şirketin itibarına zarar verebileceğini söyledi; “Bölgedeki durumu büyük bir kaygıyla izliyoruz” dedi.

    Volkswagen’den ‘iptal kararıyla’ ilgili henüz açıklama yapılmadı.

    Volkswagen, daha önce Manisa merkezli Volkswagen Turkey Otomotiv Sanayi ve Ticaret A.Ş.’yi kurduğunu açıklamış; şirketin sermayesi 943,5 milyon TL olarak belirtmişti.

    Volkswagen’in Türkiye’ye yapacağı toplam yatırımın değerinin 1,4 milyar doları bulması bekleniyordu.

  • Erdoğan’dan sosyal medya açıklaması : Erişim engeli ile adli ve mali yaptırımlar devreye sokulacak

    Erdoğan’dan sosyal medya açıklaması : Erişim engeli ile adli ve mali yaptırımlar devreye sokulacak

    Cumhurbaşkanı ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, internet ve sosyal medya alanında, hukuki düzenleme tamamlandığında erişim engeli ile adli ve mali yaptırımlar dahil her türlü yöntemin devreye sokulacağını söyledi.

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir bebek üzerinden ailesine ve onların temsil ettiğini düşündükleri değerlere saldıran “alçakların” peşini bırakmayacaklarını belirterek, “Yalanın, iftiranın, kişilik haklarına saldırının, itibar suikastlerinin alıp başını gittiği bu mecraların bir düzene sokulması şarttır. Bu millete, bu ülkeye bu tür mecralar yakışmıyor. Onun için de bir an önce biz bunları parlamentomuza getirip, parlamentomuzdan bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz.” dedi.

    Erdoğan, video konferans yöntemiyle düzenlenen 138. AK Parti Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda katılımcılara hitap etti.

    Bazı konular üzerinde konuşmanın bile insanın kalbini acıttığını belirten Erdoğan, aile olarak birkaç gündür bu tür can acıtıcı bir meseleyle karşı karşıya olduklarını dile getirdi.

    Önceki gece sekizinci torunu Hamza Salih’in dünyaya geldiğini anımsatan Erdoğan, şunları söyledi:

    “Rabbim cümle evlatlarımızla birlikte Hamza Salih’e de hayırlı, sağlıklı ve uzun bir ömür nasip etsin. Berat Bey, evladının doğumunun sevincini bir sosyal medya mesajı ile kamuoyuyla paylaştı. Bu mesajın altına 10 binlerce kişi tebriklerini ve iyi dileklerini ifade eden yorumlar yazdı. Ancak sayıca az da olsa, bırakınız ahlakı, namusu, haysiyeti, insanlıktan dahi nasibini almamış kalbi kararmış bazı alçaklar, içlerindeki kötülüğü sergileyen hakaretlerle bu güzel iklimi kirletmeye çalıştı. Yargı ve emniyet teşkilatlarımız hemen harekete geçip bu haysiyetsizlerin kimliklerini tespit etmeye ve işlem yapmaya başladı. Dünyaya gözlerini henüz açmış bir bebek üzerinden ailesine ve onların temsil ettiğini düşündükleri değerlere saldıran bu alçakların peşini bırakmayacağız. Hukuk önünde bu esfel-i safilinlerin her birinden işledikleri suçun hesabını elbette soracağız.”

    “Biz ahlakı yüce, medeniyet değerleri yüce bir milletin torunlarıyız”

    Benzer saldırıları farklı vesilelerle daha önce de yaşadıklarını anımsatan Erdoğan, son yıllarda bu tür ahlaksızlıkların artmasında hem mecraların kontrolsüzlüğünün hem de organize saldırıların kolaylaşmasının rolü olduğuna dikkati çekti.

    “Niçin YouTube, niçin Twitter, niçin Netflix, niçin şu, bu gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzun ne demek olduğunu anlıyor musunuz? İşte bu ahlaksızlıkları ortadan kaldırabilmek için.” ifadesini kullanan Erdoğan, şöyle konuştu:

    “Sevgili vatandaşlarım, bunlar ahlak sahibi değil. Akif diyor ya, ‘Ahlakın izmihlali ne müthiş izmihlal, ne millet kurtulur zira, ne milliyet, ne istiklal’. Evet, biz ahlakı yüce, medeniyet değerleri yüce bir milletin torunlarıyız, evlatlarıyız. Bu millete layık olmayan bu gelişmeleri yaşamak istemiyoruz, görmek istemiyoruz. Burada üzerinde durmamız gereken asıl konu, medya ve özellikle sosyal medya mecralarının nasıl olup da böyle bir kokuşmuşluğun aracı haline dönüştükleridir. Yalanın, iftiranın, kişilik haklarına saldırının, itibar suikastlerinin alıp başını gittiği bu mecraların bir düzene sokulması şarttır. Bu millete, bu ülkeye bu tür mecralar yakışmıyor. Onun için de bir an önce biz bunları parlamentomuza getirip, parlamentomuzdan bu tür sosyal medya mecralarının tamamen kaldırılmasını, kontrol edilmesini istiyoruz.”

    “İnternet mecralarını kullananlar suç işleme konusunda layüsel değildir”

    Erdoğan, sosyal medya mecralarını kontrol eden küresel firmaların Batılı ülkelerdeki temsilcilikleriyle içerikle ilgili her türlü hukuki ve mali sorumluluğu üstlendiğinin ama Türkiye’nin de aralarında olduğu bazı ülkelerde bu sorumluluktan ısrarla kaçındığının altını çizerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

    “Unutulmamalıdır ki bizim ailemizin başına gelenleri ülkemizin tüm bireyleri yaşayabilir. Hiç kimsenin izzetinefsini koruma hakkı elinden alınamaz. Bir kişinin yüzüne karşı ifa edildiğinde suç olan her şey, medya ve sosyal medya mecralarında yapıldığında da aynı sonuçla karşılaşmalıdır. İnternet mecralarını kullananlar suç işleme konusunda layüsel değildir. Cinsel istismar, müstehcenlik, kumar, dolandırıcılık, suça teşvik, terör propagandası, hakaret başta olmak üzere kanunların suç saydığı her konuda hak arama ve önleme yolları açık olmalıdır. Milletimize karşı sorumluluklarımız bu doğrultuda gereken mekanizmaları kurmayı ve işletmeyi gerektiriyor. Amerikalısı Avrupalısı, Çinlisi bu imkana sahipken, 83 milyon Türk vatandaşının sosyal medya terörü karşısında eli kolu bağlı kalmasını kabul edemeyiz. Bu konuda kapsamlı bir hukuki düzenleme üzerinde çalışıyoruz. İnternet ve sosyal medya mecralarının ülkemizde bir an önce hukuki ve mali muhataplık tesis etmeleri için ne gerekiyorsa yapmakta kararlıyız.”

    “İdari ve adli kurumlarını hiçe sayanları biz de hiçe sayarız”

    Hukuki düzenleme tamamlandığında erişim engeli ile adli ve mali yaptırımlar dahil her türlü yöntemin devreye sokulacağını belirten Erdoğan, “Türkiye bir muz cumhuriyeti değildir. Bu ülkenin idari ve adli kurumlarını hiçe sayanları biz de hiçe sayarız.” dedi.

    “Hukuk devleti ilkesi, demokrasinin vazgeçilmez şartıdır. Asıl bu konuda gerekeni yapmazsak demokrasiye ve hukuka aykırı davranmış oluruz.” diyen Erdoğan, şunları kaydetti:

    “Buradan Adalet Bakanlığımıza, Meclis grubumuza ve ilgili tüm kurumlarımıza konuyla ilgili düzenlemenin süratle hazırlanması ve yürürlüğe sokulması çağrısında bulunuyorum. Yasama dönemi bitmeden bu meseleyi halletmiş olacağımızı ümit ediyorum. Artık bu tür konularda ‘kim, ne der’ yerine ‘ülkemizin neye ihtiyacı var’ sorusuna cevap arayacağız. Türkiye’ye karşı çifte standart uygulayanları da kendi ilkesizlikleri ve onursuzluklarıyla baş başa bırakacağız.”

    Ekonomi alanında ümit verici gelişmeler var

    Cumhurbaşkanı Erdoğan, ekonomiye ilişkin, “Haziran ayıyla ilgili ilk veriler bu doğrultuda ümit verici gelişmelere işaret ediyor. Temmuz ayıyla birlikte çok daha büyük bir sıçrama içine gireceğimizden şüphe duymuyoruz.” dedi.

    Erdoğan, Türkiye’nin koronavirüs salgını dönemini başarıyla geçiren bir ülke olduğunu ve dünyada takdirle izlendiğini vurgulayarak, temizlik, maske ve mesafe kurallarına daha sıkı riayet edilmesiyle başarıları taçlandıracaklarını ifade etti. Ortadaki bu açık başarıya rağmen Avrupa başta olmak üzere kimi ülkelerin Türkiye’ye yönelik kısıtlayıcı politikalar izlemesinin sağlık değil siyasi sebepli olduğunu dile getiren Erdoğan, “Bugüne kadar ülkemizin önüne çıkarılmış her engeli nasıl adım adım aştıysak bunların da üstesinden geleceğiz.” ifadesini kullandı.

    Normalleşme takvimiyle salgın sürecinde ara verilen tüm ticari faaliyetlerin kademeli olarak başladığını anımsatan Erdoğan, üretim ve istihdamı desteklemek için devletin imkanlarını sonuna kadar kullandıklarını söyledi.

    Her ne kadar içeride ve dışarıda birileri kötümserlik havası estirse de Türkiye’ye güvendiklerine ve hedeflere ulaşacaklarına inandıklarına dikkati çeken Erdoğan, “Haziran ayıyla ilgili ilk veriler bu doğrultuda ümit verici gelişmelere işaret ediyor. Temmuz ayıyla birlikte çok daha büyük bir sıçrama içine gireceğimizden şüphe duymuyoruz. Yıl sonuna ulaştığımızda Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada kayıp olarak görülen 2020’yi inşallah bir kez daha herkesi şaşırtan bir büyüme oranıyla kapatacağız.” ifadelerini kullandı.

    “Bazılarının hala sömürgeci reflekslerinden kurtulamamış olması ise kendi ayıplarıdır”

    Erdoğan konuşmasında Doğu Akdeniz ve Libya’daki gelişmelere de geniş yer verdi ve şunları söyledi:

    “Libya’nın meşru hükümetinin ülkenin birliği, bütünlüğü ve geleceği için yürüttüğü mücadeleyi destekliyoruz. Lafa geldiğinde de demokrasi, insan haklarını, hukuku kimseye bırakmayan kimi devletlerin darbecilere kol kanat germesini de ibretle takip ediyoruz. Türkiye, Libya halkını darbecilerin insafına bırakmayacak, uluslararası meşruiyet sınırları içinde hareket etmeyi sürdürecektir. Salgın döneminde kendi vatandaşlarının yardım çığlıklarına kulak tıkayanların, Türkiye’nin insan hakları ve hukuk alanındaki duruşunu sorgulama hakkı yoktur. Dünya 21. yüzyılın ilk çeyreğini, özellikle de tamamlamaya doğru giderken, bazılarının hala sömürgeci reflekslerinden kurtulamamış olması ise kendi ayıplarıdır. Biz, medeniyetimizden ve tarihimizden aldığımız ilhamla kendimiz ve dostlarımız için doğru olanları yapmaya kararlılıkla devam edeceğiz.”

    Erdoğan’ın açıklamaları, sosyal medyada geniş çaplı tepkilere yol açtı. Twitter kullanıcıları #SosyalMedyamaDokunma etiketiyle kampanya başlatarak binlerce paylaşım yaptı.

    İletişim Başkanı Fahrettin Altun ise Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarının çarpıtıldığını öne sürdü.

  • “Artık ‘Cumhurbaşkanı iyi, çevresi kötü’ aldatmacasının daha fazla savunulacak hâli kalmadı”

    “Artık ‘Cumhurbaşkanı iyi, çevresi kötü’ aldatmacasının daha fazla savunulacak hâli kalmadı”

    Eski Başbakan ve Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu, kurucusu olduğu Şehir Üniversitesi, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kapatılınca veryansın etti.

    İstanbul Şehir Üniversitesi’nin Tayyip Erdoğan’ın kararı ile kapatılmasının ardından eski Başbakan Ahmet Davutoğlu kameraların karşısına geçti. “Akademik değeri ve kalitesi konusunda her kesimin mutabık olduğu Şehir Üniversitesi’nin dün gece yarısı bir Cumhurbaşkanı kararı sonucunda kapatılması ile ilgili olarak huzurunuzdayım” diyerek konuşmasına başladı.

    Erdoğan’ın attığı imza ile tarihe “üniversite kapatan siyasetçi” olarak geçtiğini savunan Davutoğlu, şöyle devam etti: “Aynen konuyla ilgili nisan ayında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM) geçen kanunda olduğu gibi bu kararı da bir gece yarısı yayınladılar. Gece yarısı yayınlayınca kararın vahametini örtebileceklerini zannediyorlar. Halbuki gecelerin de mutlak ve şaşmaz bir şahidi olduğunu unutuyorlar.”

    Davutoğlu, bir gece yarısı kararıyla Türkiye’nin en kaliteli eğitim kurumlarından birine darbe yapıldığını öne sürdü. “Daha doğrusu Türkiye’nin geleceğine, gençlerin hayallerine ve bir bütün olarak Türkiye’nin eğitimine darbe yaptılar. Cumhurbaşkanı attığı bu imza ile nasıl bir Türkiye görmek istediğini de ilan etmiştir” ifadelerini kullandı. Ahmet Davutoğlu şu değerlendirmeleri yaptı:

    • Cumhurbaşkanı, AKP ve 28 Şubatçı ortaklarının Türkiyesi’nde özgür düşünceye, bilgiye, liyakate ve emeğe yer yok.
    • Cumhurbaşkanı, AKP ve 28 Şubatçı ortaklarının Türkiyesi adaletsizliğin, hukuksuzluğun ve keyfiliğin olduğu bir Türkiye’dir.
    • Farklı bir düşünce serdedilmesine, farklı bir siyasi görüş bildirilmesine tahammülleri yok.
    • Farklı bir düşünceniz, görüşünüz, bağımsız bir yapınız varsa tehdit görülürsünüz ve cezalandırılırsınız.
    • Kapatma kararının hiçbir şekilde izahı yok.
    • Arazi tahsisi tartışmasının da, banka kredisi kandırmacasının da ödemeler gecikiyor mazeretinin de bir düzmeceden ibaret olduğunu herkes biliyor.
    • Elbette bu kararı arsızca savunmaya çalışacak, kararın arkasında durmaya kalkacak, hiçbir ahlaki sınır tanımaksızın bu cürmü savunacak olanlar olacak.
    • Artık Cumhurbaşkanı ve 28 Şubatçı ortakları gururla meydanlarda Şehir Üniversitesi’ni nasıl kapattıklarını anlatabilirler.
    • Bu dönemi özetleyen bu zulmü gururla anlatabilirler.
    • Gelinen noktada herkesin başını ellerinin arasına alıp düşünmesi gerekir.
    • Artık ‘Cumhurbaşkanı iyi, fakat çevresi kötü’ aldatmacasının daha fazla savunulacak hâli kalmamıştır.
  • Remdesivir: ABD, ilacın küresel stokunun tamamını satın aldı, dünya genelinde kimseye ilaç kalmadı

    Remdesivir: ABD, ilacın küresel stokunun tamamını satın aldı, dünya genelinde kimseye ilaç kalmadı

    [

    Covid-19 hastalarının tedavisinde olumlu sonuç veren Remdesivir ilacının gelecek üç aylık küresel stoku ABD tarafından satın alındı.

    Avrupa ve İngiltere’deki sağlık yetkilileri, ABD’nin bu tutumunun tehlikeli olduğunu ifade ediyor.

    Guardian gazetesine konuşan Liverpool Üniversitesi’nden Andrew Hill, “Remdesivir stoklarının tamamını aldılar. Yani Avrupa’nın ilaca erişimi artık kalmadı” dedi.

    Beş gün önce Avrupa İlaç Kurumu, Remdesivir’in Cvovid-19 tedavisinde kullanılmasını önermişti. Kurum ilk kez Covid-19 tedavisi için bir ilacı öneriyordu.

    Türkiye de Remdesivir’i koronavirüs hastalarının tedavisinde kullanmayı düşünüyordu.

    Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Mayıs ayında yaptığı bir açıklamada “Remdesivir önümüzdeki günlerde kullanmayı planladığımız bir ilaç. Antiviral bir ilaç” demişti.

    ‘ABD’nin tavrı olası aşı için de kaygı verici’

    Uzmanlar, ABD’nin Remdesivir konusundaki tavrının olası bir koronavirüs aşısı için de kaygı verici olduğunu, bu ülkenin kendi tıbbi ihtiyaçları için diğerlerine şans tanımayabileceğini öne sürüyor.

    Gilead tarafından geliştirilen ilacın koronavirüs hastalarının daha çabuk iyileşmesini sağladığı belirtiliyor. Denemeler için dünya genelinde 140 bin doz ilacın dağıtıldığı ve bunların tükendiği söyleniyor.

    Trump yönetimi 500 bin doz ilaç aldı

    Guardian’a göre Trump yönetimi 500 bin doz ilaç satın aldı. Bu, Gilead’ın Temmuz ayı üretiminin tamamına, Ağustos ve Eylül ayları üretiminin de yüzde 90’ına karşılık geliyor.

    ABD Sağlık Bakanı Alez Azar, “Başkan Trump, onay alan ilk ilaca Amerikalıların erişimi için inanılmaz bir anlaşma yaptı. Mümkün olması halinde her Amerikalı hastanın ilaca erişiminin olmasını istiyoruz” dedi.

    Ebola için geliştirilen ancak başarısız olan ilacın patenti Gilead’a ait olduğu için başka ülkeler tarafından üretilmesi mümkün değil. ABD hükümetine göre altı tozluk tedavinin maliyeti 3.200 dolar civarında.

    İlacın virüsün hücrelerin içinde üremek için ihtiyaç duyduğu bir enzimi hedef alarak virüsün çoğalma yeteneğini sekteye uğrattığı belirtiliyor.