Site icon Serbest Görüş

Şemâte: Başkasının acısından sevinç devşirmek

Şemâte: Başkasının acısından sevinç devşirmek


AHMET KURUCAN | YORUM 

Efendimiz’in (sas) dualarından biri son günlerde zihnime takılıp duruyor: “Allah’ım! Borcun altında ezilip çaresiz kalmaktan, düşmanın üstün gelip beni mağlup etmesinden ve düşmanların başıma gelenlere sevinmesinden Sana sığınırım.”

İlk ikisi anlaşılır. Borç insanı ezer. Hele ödeyemeyeceğiniz kadar büyümüşse gecenizi gündüzünüze katar. Düşmanın savaş meydanında sizi mağlup etmesi de öyle. Güç kaybedersiniz, imkânlarınızı yitirirsiniz, mağlup olursunuz. Fakat Efendimiz (sas) burada durmuyor. Bir üçüncüsünü daha ekliyor: Düşmanların şemâteti.

Şemâte kelimesi üzerinde durmak lazım biraz. Türkçede “şamata” kelimesini gürültü, patırtı, yaygara, velvele anlamında kullanıyoruz. İlginçtir, baktım; bizim kullandığımız şamata da Arapçadaki şemâte kelimesinden geliyor. Fakat kelime Türkçeye geçerken anlam değiştirmiş. Arapçada şemâte, düşmanının başına gelen musibete sevinmek, onun düştüğü kötü durumdan memnuniyet duymak demek. Yani bizim bildiğimiz manada gürültü, patırtı değil. Bir insan düşüyor, siz seviniyorsunuz. Başına bir musibet geliyor, içinizden “Oh olsun!” diyorsunuz. İşte şemâte bu.

Buradan Türkiye’ye ve son 13 küsur yıldır yaşadıklarımıza gelmek istiyorum. Ama tam da burada bir problem var. Efendimiz’in (sas) duasında geçen “düşman” kelimesini bugüne taşıdığımızda, sanki ortada birbirini düşman kabul etmiş iki taraf, bir savaş meydanı ve o savaşın sonunda bir galip bir de mağlup varmış gibi bir mana ortaya çıkabilir.

Halbuki bizim yaşadığımız böyle bir şey değildi. Biz kimseyi düşman kabul etmedik. Devleti de düşman kabul etmedik, hükümeti de. Türkiye bizim ülkemizdi, hâlâ da öyle. O topraklar bizim vatanımız. Oradaki insanlar bizim insanımız. Devlet bizim de devletimizdi. Vergisini verdiğimiz, kanunlarına tâbi olduğumuz, çocuklarımızı okullarında okuttuğumuz devlet. Bizim itirazımız devlete değil, devlet adına yapılan hukuksuzluklara; ülkeye değil, ülkeyi yönetenlerin uygulamalarına; hukuka değil, hukukun siyasetin emrine verilmesine oldu.

Ama onlar bizi düşman kabul ettiler. Mesele tam da burada zaten. Bir tarafta devletin bütün gücü; polis, istihbarat, savcılık, mahkemeler, cezaevleri, kamu bürokrasisi, medya imkânları… Öte tarafta öğretmenler, esnaflar, doktorlar, akademisyenler, ev hanımları, öğrenciler, iş adamları. Sonra bunun adına “devlet-cemaat savaşı” denildi önceleri. Sonrasını biliyorsunuz, yaşıyorsunuz ve hala yaşıyoruz.

Allah aşkına insafla düşünün; savaş dediğiniz zaman birbirini hasım kabul etmiş iki taraf tasavvur ediyorsunuz. Burada savaş nerede? Bir tarafta devletin bütün cebri gücü, öte tarafta sivil insanlar. Üstelik o insanlar devleti kendilerine düşman olarak da görmüyorlar. Hasım ilan edilen bizdik. Hem de tek taraflı olarak.

İşte burada Efendimiz’in (sas) duasındaki “düşmanların şemâteti” ifadesi benim için başka bir mana kazanmaya başlıyor. Siz karşınızdakini düşman kabul etmiyorsunuz ama o sizi ‘düşman’ olarak görüyor. Öyle görmekle de kalmıyor; orantısız güç kullanarak yaptıkları zulümler karşısında seviniyor. İşte şemâte burada karşımıza çıkıyor.

Bu bağlamda toplumun almış olduğu tavra bakıyoruz. İnsanlar tutuklandı. İçlerinden sevinenler oldu. İşlerinden atıldılar. “Az bile!” diyenler çıktı. Pasaportları iptal edildi. Alkışlayanlar oldu. Anneler çocuklarından, çocuklar babalarından ayrıldı. Bunu bile hak edilmiş bir ceza olarak görenler oldu. İnsanlar ülkelerini terk etmek zorunda kaldılar. Meriç’te, Ege’de hayatını kaybedenler oldu. Hapishanelerde hastalananlar oldu. Kanser hastaları cezaevlerinde kaldı. Çocuklar anneleriyle birlikte cezaevlerine girdi.

Bütün bunların hukuki ve siyasi hesabı ayrı. Tarih mutlaka bunları da yazacak. Benim burada üzerinde durduğum başka: Bir insanın bütün bunlara sevinebilmesi. “İyi olmuş!” diyebilmesi. “Az bile!” diyebilmesi. “Beter olsunlar!” diyebilmesi. İşte şemâte bu…

Üstelik mesele Hizmet mensuplarıyla da sınırlı kalmadı. İktidarın politikalarına aykırı duran siyasetçiler, gazeteciler, akademisyenler, sivil toplum mensupları farklı dönemlerde benzer baskılarla karşı karşıya kaldılar. Başka dinî gruplara yönelik operasyonlar gördük. Dün başkalarına yapılanlara sessiz kalanların bugün kendi kapıları çalındığında, “Ama bize niye?” dediklerine şahit olduk.

Şaşırmamak lazım. Hukuksuzluk bir defa meşruiyet kazandı mı kimin kapısını çalacağını siz tayin edemezsiniz. Otoriterleşme dediğimiz süreç de biraz böyle gelişiyor zaten. Önce toplumun bir kesimi düşmanlaştırılıyor. Ötekiler susuyor. Bazıları susmakla da kalmıyor, seviniyor. Sonra daire genişliyor. Dün bir başkasının evine yapılan baskını alkışlayan, bir gün kendi kapısında polisi görünce hukuku hatırlıyor. İşte şemâtenin toplumsal tarafı burada başlıyor. Çünkü zulüm sadece zulmeden eli kirletmiyor. Zulme alkış tutan vicdanı da kirletiyor. Bir müddet sonra toplumsal ahlâkı da.

Önce “onlar” denilen insanların başına gelenlere seviniyorsunuz. Sonra başkalarının. Dün Hizmet mensubunun tutuklanmasına sevinen insan, bugün başka bir siyasi görüşten insanın tutuklanmasına seviniyor. Öteki onun başına gelen musibeti alkışlıyor. Beriki bir başkasının malına el konulmasını haklı görüyor. Sonunda ülke kocaman bir şemâte meydanına dönüşüyor.

Herkes birbirinin düşmesini bekliyor. Herkes ötekinin mahkemeye çıkmasından, hapse girmesinden, gazetesinin susturulmasından, malına el konulmasından kendisine bir zafer payı çıkarmaya çalışıyor. Halbuki burada kazanan yok. Bugün sizin “düşman” ilan ettiğiniz insana yapılan hukuksuzluk hoşunuza gidiyorsa, farkında olmadan yarın size yapılacak hukuksuzluğun da yolunu döşüyorsunuz.

Kur’an’da Hz. Harun’un (as) Hz. Musa’ya (as) söylediği çok çarpıcı bir söz vardır. Hz. Musa (as), kavminin buzağıya taptığını görünce öfkelenmiş, kardeşinin başından tutmuştu. Hz. Harun şöyle diyordu:  فَلَا تُشْمِتْ بِيَ الْأَعْدَاءَ  “Düşmanları bana güldürme.” (A‘râf, 7/150) Aynı kök. Şemâte.

Yazıyı burada bitirirsek eksik bırakmış oluruz. Hatta sadece bize yapılanlardan şikâyet eden bir mağduriyet yazısına dönüşür bu. Ben asıl bundan sonrasını önemsiyorum. Dün bizim acımıza sevinenlerin bugün başına bir musibet geldiğinde biz ne yapacağız? Dün çocuğumuz tutuklandığında sevinenin çocuğu bugün tutuklanırsa sevinecek miyiz? Dün işimizi kaybettiğimizde “Oh olsun!” diyen insan bugün işini kaybederse aynı sözü biz de söyleyecek miyiz? Dün malımıza el konulmasını alkışlayanların bugün mallarına el konulduğunda “İlahi adalet!” deyip ellerimizi ovuşturacak mıyız?

Hayır… En azından benim Kur’an’dan ve Efendimiz’den (sas) anladığım ahlâk bu değil. Eğer aynısını yaparsak ne değişir? Sadece roller. Şemâte aynı şemâte. Dün şâmit onlardı, bugün biz oluruz. Bize yapılan zulüm, bizim başkasına yapılacak zulme sevinmemizi helal hâle getirmez. Onların hukuksuzluğu bizim hukuksuzluğumuzun fetvası olamaz. Onların vicdansızlığı bizim vicdanımızın ölçüsü hiç olamaz.

Kur’an’ın adalet emri zaten böyle zamanlar için var:

وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَىٰ أَلَّا تَعْدِلُوا “Bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin.” (Mâide, 5/8) Sevdiğinize adalet göstermek kolay. Sizin gibi düşünene merhamet etmek de. Asıl mesele, size haksızlık etmiş birine haksızlık yapıldığında da “Bu yanlıştır” diyebilmek.

Bugün Hizmet mensuplarına yapılan hukuksuzluğa karşı çıkmak ne kadar gerekiyorsa yarın başka bir dinî gruba, bir siyasi parti mensubuna, bir gazeteciye, bir akademisyene, bir solcuya, bir Kürt’e, bir ateiste, hatta yıllarca bize hakaret etmiş bir insana yapılan hukuksuzluğa da karşı çıkmak gerekir.

Çünkü mesele kimlik değil; adalet. Belki yıllardır yaşadığımız bunca acının bize kazandırması gereken en büyük ahlâkî sermaye de bu olmalı. Şemâtetin ne kadar acıttığını öğrendik çünkü. İnsan düşerken birilerinin kahkahasını duymanın ne demek olduğunu biliyoruz. Öyleyse başkası düştüğünde gülenlerden olmayalım.

Efendimiz’in (sas) duasını bugün kendi dünyamda bir cümle daha ilave ederek okumak geliyor içimden: Allah’ım! Borcun altında ezilip çaresiz kalmaktan, düşmanın üstün gelip beni mağlup etmesinden ve düşmanların başıma gelenlere sevinmesinden Sana sığınırım. Ama Allah’ım, bir şeyden daha Sana sığınırım: Beni de başkalarının başlarına gelen musibetlere sevinenlerden eyleme.

Çünkü insan, düşmanlarının şemâtetinden Allah’a sığınırken farkına varmadan bir başkasının şâmit düşmanına dönüşebilir.

Allah bizi bundan korusun. Amin…

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version