Londra’da düzenlenen Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı’nın birinci günü sona erdi. Konferansın üçüncü panelinde Bask, Katalonya ve Güney Tirol deneyimleri üzerinden özerklik, öz yönetim, ulusal tanınma ve geçiş dönemi adaleti tartışıldı
İngiltere’nin başkenti Londra’da düzenlenen Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı’nın birinci günü, “Özerklik, Yetki Devri ve Öz Yönetim” başlıklı üçüncü ve son panelle tamamlandı. Panelde Bask, Katalonya ve Güney Tirol deneyimleri üzerinden özerklik ve öz yönetim modelleri, ulusal tanınma, kendi geleceğine karar verme hakkı, çatışma sonrası toplumsal barış, geçiş dönemi adaleti ve halkın sürece katılımı ele alındı.
Panelin moderatörü Erem Kansoy, özerklik, yetki devri ve öz yönetim modellerinin Kürtler açısından önemine dikkat çekerek, Türkiye’de devam eden barış sürecinin uluslararası desteğe ihtiyaç duyduğunu söyledi.
Bask deneyiminde barışın başlangıcı’
Bask barış sürecindeki deneyimleri anlatan Paul Rios Garaizar, 17 Ekim 2011’de Bask ülkesinde eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan ve uluslararası isimlerin yanı sıra Bask siyasi partileri, sendikalar ve farklı örgütlerin katılımıyla gerçekleştirilen konferansı hatırlattı. Konferans sırasında bir siyasi liderin kendisine, “Paul, bu iş sona eriyor” dediğini aktaran Rios, verdiği yanıtın, “Bu yalnızca başlangıcın sonu” olduğunu söyledi.
Üç gün sonra ETA’nın şiddet kampanyasına son verdiğini açıklamasına dikkat çeken Rios, “Şiddet sona eriyordu ama bir şey başlıyordu: birlikte yaşamak, bütün mağdurları tanımak ve toplumu yeniden bir araya getirmek” dedi.
Rios, Baskların İspanya ve Fransa olmak üzere iki devlet ve üç farklı idari yapı içerisinde yaşadığını belirterek, İspanya’daki Bask Özerk Topluluğu ile Navarra’nın kendi parlamentosu, hükümeti, polisi, okulları ve hastaneleriyle geniş öz yönetim yetkilerine sahip olduğunu, Fransa tarafında ise özerkliğin bulunmadığını anlattı.
‘Barış halka aittir’
Rios, 2011’de gerçekleştirilen uluslararası konferansa ne İspanya ne de Bask hükümetinin katıldığını, konferansın sivil toplum tarafından uluslararası örgüt ve isimlerin desteğiyle gerçekleştirildiğini söyledi. ETA’nın şiddete son vermesine karşın devletin barış yönünde adım atmasının uzun zaman aldığını belirten Rios, bu nedenle ilk görevlerden birinin diyaloğu canlı tutmak olduğunu ifade etti. 2007’de müzakere sürecinin başarısızlığa uğramasının ardından Bask hükümeti tarafından “Konpondu” adı verilen yurttaş katılım sürecinin başlatıldığını ve yüzlerce toplantıya binlerce kişinin katıldığını anlatan Rios, şöyle konuştu: “Devlet kapıları kapatsa, kurumlar insanlara kapılarını kapatsa bile pencereyi açık tutabilirsiniz. Bu, herkese barışın yalnızca hükümetlere ait olmadığını hatırlatabilir. Barış halka aittir.”
Barış sürecinin ikinci önemli boyutunun bütün mağdurların tanınması olduğunu söyleyen Rios, İspanya’da terör mağdurlarına ilişkin yasalar bulunduğunu ancak polis merkezlerinde işkence görenler ile polis şiddeti sonucu yaralanan veya yaşamını yitirenlerin bu yasalarda yer almadığını belirtti. Bask ve Navarra parlamentolarının bu kişilerin tanınması ve zararlarının giderilmesi amacıyla yasalar çıkardığını anlatan Rios, Bask hükümetinin işkence iddialarına ilişkin yaptırdığı araştırmada 1960-2014 yılları arasında bildirilen 4 binden fazla vakanın belgelendiğini söyledi. “Öz yönetimimiz araştırabilir, tanıyabilir ve zararı giderebilir; ancak yargılayamaz. Çünkü adalet devlete aittir” diyen Rios, öz yönetimin sınırlarına da dikkat çekti.
Öz yönetim ve yerel kurumların rolü
Rios, Bask deneyiminden üç temel ders çıkardığını belirterek, halka yakın kurumların merkezi devletin her zaman sahip olmadığı bir avantaja sahip olduğunu söyledi. Yerel kurumların insanları ve aileleri tanıdığını, merkezi hükümet yavaş kaldığında harekete geçebildiğini ifade eden Rios, öz yönetimin sivil toplumun baskısıyla daha iyi işlediğini kaydetti. Öz yönetimin sınırlarının da bulunduğunu belirten Rios, yerel kurumların ceza yasasını değiştiremeyeceğini ve devletin yerini alamayacağını söyledi.
Rios, konuşmasını Bask öz yönetiminin sembolü Gernika ağacına atıfla, “Bir ağaç başkentten değil, köklerden büyür” sözleriyle tamamladı. Birlikte yaşamın devlet tarafından dayatılamayacağını belirten Rios, bunun belediyelerde, okullarda, parlamentolarda ve sivil toplum örgütlerinde geliştiğini söyledi.
‘Basklar için mesele yalnızca yetki değil’
Urko Aiartza Azurtza, İspanya’da kurulan modelin 17 bölge ve merkezi olmayan bir sistem oluşturduğunu ancak aynı zamanda ulusal boyutu zayıflatmaya çalıştığını söyledi.
Baskların tarihsel haklarının anayasa öncesinden gelen haklar olarak kabul edildiğini belirten Aiartza, bunun en açık örneklerinden birinin Bask bölgeleri ile merkezi hükümet arasındaki ekonomik anlaşma olduğunu ifade etti.
Bu sistem kapsamında Bask bölgelerinin vergilerin neredeyse tamamını kendilerinin topladığını belirten Aiartza, İspanyol devletinin sunduğu hizmetler karşılığında merkezi yönetime yapılacak mali katkının müzakere edildiğini söyledi.
“Dolayısıyla vergilendirme açısından egemeniz” diyen Aiartza, bunun sıradan bir mali yerinden yönetimden farklı, güçlü bir ikili ilişki oluşturduğunu ifade etti. Bask yönetiminin polis, eğitim, sağlık ve kültür dahil geniş yetkilere sahip olduğunu belirten Aiartza, buna karşın merkezi hükümetin devlet yasaları, uyumlaştırma ve yetkilerin eksik devri yoluyla öz yönetimi aşındırdığını aktardı.
Aiartza, Bask milliyetçi hareketinin 1980’lerden itibaren ulus olarak tanınmayı ve kendi kaderini tayin hakkını savunduğunu belirtti. 2006-2011 yılları arasındaki ETA ile İspanya hükümeti görüşmelerini de anlatan Aiartza, iki kulvarlı bir sürecin öngörüldüğünü; ETA’nın silahlar, tutuklular ve çatışmanın sonuçlarını, siyasi partilerin ise siyasi çerçeveyi görüşmesinin planlandığını söyledi. 2011’de oluşturulan yol haritasının barışçıl ve siyasi strateji, hareket üzerindeki yasağın kaldırılması, ateşkes ve silahlı mücadelenin sona ermesi, tutuklular ve silahlarla ilgili süreç ile siyasi ve hukuki çerçeveye ilişkin konuları kapsadığını anlattı.
Bugün devam eden siyasi tartışmalarda Bask ülkesinin bir ulus olarak tanınmasının temel başlıklardan biri olduğunu belirten Aiartza, ikinci önemli konunun “kendi geleceğimize karar verme hakkı” olduğunu söyledi.
Bask Özerk Topluluğu ile Navarra arasında federal bir ilişkinin kurulması ihtimalinin de tartışıldığını belirten Aiartza, İspanya ile ikili bir ilişkinin oluşturulmasının merkezi meselelerden biri olduğunu kaydetti. Aiartza, “Bu yalnızca yetkilerle ilgili değil. Bir ulus olarak tanınmak ve İspanyol devletiyle nasıl bir ilişki kurabileceğimizle ilgili. Basit bir özerklik değil, farklı bir ilişki çerçevesi” dedi.
‘Barış cesaret ister’
Prof. Louis Lemkow, Bask ve Katalonya deneyimlerinin dil ve kimlik gibi ortak meseleleri bulunduğunu ancak tarihsel süreçlerinin birbirinden farklı olduğunu söyledi. Katalonya’nın İspanyol devletiyle Bask ülkesindekine benzer bir silahlı çatışma yaşamadığını belirten Lemkow, Kürt deneyimini anlamaya ve onunla dayanışma göstermeye önem verdiklerini ifade etti. “Barışı topluma yerleştirmek son derece zordur” diyen Lemkow, 30-40 yıl süren silahlı siyasi çatışmaların toplum içerisinde bir kültür oluşturduğunu belirtti. Lemkow, “Başka bir yol var, barışa açık olmalıyız demek gerçek bir cesaret gerektirir” dedi.
Bask veya Katalonya modellerinin aynen uygulanmasını önermediğini vurgulayan Lemkow, bunların çatışma ortamından barış inşa sürecine geçiş konusunda örnekler sunduğunu ifade etti.
Katalonya’da özerklikten bağımsızlık talebine
Katalonya deneyimini anlatan Lemkow, 1976’da Barselona’da özgürlük, af ve özerklik statüsü talepleriyle büyük gösteriler düzenlendiğini belirtti. 2003’ten sonra daha kapsamlı bir özerklik ve Katalan hükümetine daha fazla yetki sağlayacak yeni bir Özerklik Statüsü için girişimde bulunulduğunu anlatan Lemkow, en kritik konulardan birinin Katalonya’nın “ulus” olarak yeniden tanımlanması olduğunu söyledi. Statünün Anayasa Mahkemesi’ne götürülerek yasanın geçersiz kılındığını belirten Lemkow, bunu sürecin “dönüm noktası” olarak nitelendirdi.
Lemkow, Ekim 2017’de yapılan referandumun ardından Katalan Parlamentosu’nun bağımsızlık ilan ettiğini, İspanya hükümetinin ise Anayasa’nın 155’inci maddesini kullanarak doğrudan yönetimi devraldığını anlattı.
Güney Tirol’de zaman içinde gelişen özerklik
Dr. Andrea Carlà, İtalya ile Avusturya sınırında bulunan Güney Tirol’ün özerklik deneyimini anlattı. Nüfusun yaklaşık yüzde 70’inin Almanca, yüzde 25-26’sının İtalyanca konuştuğunu ve bölgede Ladince konuşan bir azınlığın da bulunduğunu belirten Carlà, Birinci Dünya Savaşı sonrasında İtalya’ya bağlanan bölgede faşizm döneminde İtalyanlaştırma politikalarının uygulandığını söyledi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından İtalya ile Avusturya arasında Gruber-De Gasperi Anlaşması’nın imzalandığını anlatan Carlà, müzakerelerin sonucunda 1972’de İkinci Özerklik Statüsü’nün oluşturulduğunu belirtti.
Güney Tirol modelinin geniş bölgesel özerklik ile demokratik güç paylaşımı mekanizmalarını bir araya getirdiğini söyleyen Carlà; büyük koalisyon, karşılıklı veto, orantılılık ve farklı topluluklara ait özerklik mekanizmalarının sistemin temel unsurları olduğunu anlattı. Eyaletin turizm, toplu taşıma, sivil koruma ve çevrenin korunması gibi alanlarda yetkilere sahip olduğunu belirten Carlà, göç, savunma ve adalet gibi alanların ise merkezi devletin yetkisinde kaldığını söyledi. Carlà, “dinamik özerklik” kavramına dikkat çekerek sistemin sabit olmadığını ve Güney Tirol’ün zaman içerisinde merkezi devletten yeni yetkiler aldığını ifade etti.
‘Güney Tirol’de vergilerin büyük bölümü bölgede kalıyor’
Güney Tirol’de sınırlı bir mali özerklik bulunduğunu belirten Carlà, vergilerin merkezi devlet tarafından toplandığını ancak bölgede toplanan vergilerin onda dokuzunun Güney Tirol’de kaldığını söyledi. Bölgesel yönetimin bu kaynakların nasıl harcanacağı konusunda geniş bir serbestliğe sahip olduğunu belirten Carlà, Güney Tirol’ün 2024 yılı bütçesinin 8,3 milyar euro olduğunu aktardı.
Carlà, sistemin barış ve siyasi istikrar sağladığını, farklı topluluklar arasındaki siyasi işbirliğinin toplumsal güvenin gelişmesine katkıda bulunduğunu söyledi.
‘Cezalandırma odaklı yaklaşım müzakereyi zorlaştırabilir’
Prof. Phil Clark ise, geçiş dönemi adaletinin barış süreçleri, özerklik ve öz yönetim arayışları içerisindeki yerini ele aldı. Türkiye Parlamentosu’ndan geçen çerçeve yasayı incelediğini belirten Clark, yasada özellikle PKK’nin üst düzey yöneticileri açısından yargılama ve ağır hapis cezalarına, daha alt düzey PKK aktivistleri açısından da cezai yaptırımlara güçlü bir vurgu bulunduğunu söyledi. Clark, bu yaklaşımın adaleti büyük ölçüde yargılama ve hapis cezaları üzerinden ele aldığını belirterek, bunun barışçıl bir müzakerenin ve müzakere edilmiş bir çözümün ilerletilmesini zorlaştırabileceğini ifade etti.
Uluslararası alanda affın giderek kabul edilmesi zor bir kavrama dönüştüğünü söyleyen Clark, hassas barış müzakerelerinde dahi affın ciddi biçimde gündeme getirilmemesi gerektiği yönünde bir yaklaşım bulunduğunu belirterek, “Bence bu hatalı bir düşüncedir” dedi.
Kuzey Uganda’daki hükümet ile Lord’s Resistance Army arasındaki müzakereleri örnek gösteren Clark, affın masadan kaldırılması ve LRA liderlerinin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde yargılanması yönündeki ısrarın müzakerelerin çökmesinde etkili olduğunu dile getirdi.
Clark, belirli koşullar altında “koşullu af” konusunda hareket alanı bulunabileceğini belirterek Uganda ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki silahsızlanma süreçleri ile Ruanda ve Güney Afrika’daki güvenlik sektörü reformlarından örnekler verdi. Clark, barış müzakereleri içerisinde cezai yaptırımların tarafların sürecin parçası olmaya devam edebileceği farklı biçimlerde uygulanabileceğini ifade etti.
Geçiş dönemi adaletinde halkın katılımı
Ruanda’daki Gacaca toplum mahkemelerine de değinen Clark, 10 yıllık süreçte 400 bin soykırım şüphelisinin toplum içerisinde yargılandığını söyledi.
Yargılamaların cezalandırmayla sonuçlandığını ancak faillerin yüzde 99’unun cezaevine gönderilmediğini belirten Clark, büyük çoğunluğun suçların işlendiği yerel topluluklarda kamu hizmeti yaptığını anlattı.
Clark, geçiş dönemi adaletinin toplum adına yürütülüyorsa halkın bu sürece dahil edilmesi gerektiğini vurguladı. Ruanda’daki yargılamaların köylerde, avlularda ve pazar yerlerinde yapılmasının insanların adaleti görebilmesine ve sürecin parçası olabilmesine olanak sağladığını belirtti.
Clark, “Geçiş dönemi adaletinden söz edeceksek bunu toplumla bağlantılı hale getirmeliyiz. Bu yalnızca elitlerin konuştuğu bir şey olamaz. İnsanların hayatının içine taşınmalıdır” dedi.
‘Barışın gündelik yaşamda karşılığı olmalı’
Barış ve özerkliğin yalnızca büyük siyasi hedeflerden ibaret olmadığını vurgulayan Clark, çatışma yaşamış toplumlarda ilerlemenin insanların günlük hayatında somut biçimde hissedilmesi gerektiğini söyledi. Bunun insanların çocuklarını besleyebilmesi, eğitimlerini sürdürebilmesi ve barınma koşullarının iyileşmesi gibi doğrudan yaşamlarına dokunan sonuçlar yaratması gerektiğini belirten Clark, Ruanda ve Güney Afrika deneyimlerini karşılaştırdı. Ruanda’da sosyal refah politikalarının sosyoekonomik koşulları değiştirdiğini, Güney Afrika’nın ise siyasi geçiş ve hakikatlerin ortaya çıkarılması konusunda önemli bir süreç yaşamasına rağmen sosyoekonomik alanda aynı sonucu sağlayamadığını ifade etti.
Clark, konuşmasının sonunda bu deneyimleri Kürt meselesiyle ilişkilendirerek, barış ve özerklik sürecinin ilerleyebilmesi için adalet konusunda yaratıcı yaklaşımların, halkın sürece katılımının ve sosyoekonomik boyutun birlikte ele alınması gerektiğine işaret etti. Temel meselenin bu süreçlerin insanların gündelik yaşamlarında “dokunabilecekleri ve hissedebilecekleri” bir karşılık yaratması olduğunu vurguladı.
Kaynak: MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

