Site icon Serbest Görüş

Kur’an’ı okumak mı, Kur’an’a söyletmek mi?

Kur’an’ı okumak mı, Kur’an’a söyletmek mi?


AHMET KURUCAN | YORUM

O kadar çok başlık aklıma geliyor ki, hangisini seçsem acaba diye düşündüm uzun zaman. Hatta sadece bu başlıkları yazsam ve ardından tek cümle, “Yazı bu kadar!” desem, “Sanırım maksat hasıl olur!” dedim kendi kendime. Sonra böylesi bir yaklaşımın “Bilginin Laneti” denen kategoriye girdiğini kanaatina vardım.

Neydi o başlıklar?  “Kur’an’ı sloganlaştırmak”, “Ayetleri silaha dönüştürmek”, “Kur’an bizim adımıza konuşmaz”, “Kur’an’ı kavgalarımıza alet etmek”, “Kendi kanaatimizi Allah’a söyletmek”, “Kur’an cephanelik değildir” ve “Ayetleri bağlamından koparmak…”

Bu köşenin takipçilerinin biliyor, benim Kur’an’la ilişkimizde öteden beri üzerinde durduğum bir mesele var: Ayetleri kendi bağlamlarından koparıp bugünün hadiselerini anlatıyor gibi ele almak çok tehlikeli bir noktaya sürükler bizi. Hele bir de o ayeti kendi düşüncemizi, siyasi tavrımızı, cemaatimizi, grubumuzu veya yaptığımız işi meşrulaştırmak için kullananlar varsa -ki var- bunun baştan sona yanlış olduğunu yıllardır dile getiriyorum. 

En son söyleyeceğimi baştan bir kez daha söyleyeyim: Kur’an Allah’ın kelâmı. Bizim slogan kitabımız, siyasi bildirimiz veya elimizdeki tartışmayı kazanmak için başvuracağımız bir deliller deposu değil. Kur’an bize istikamet verir, bizi terbiye eder, zihnimizi ve kalbimizi inşa eder. 

Fakat şu da bir gerçek ki tarih boyunca Müslümanlar olarak bizler çoğu zaman bunun tersini yapmış, Kur’an’ın bizi şekillendirmesine fırsat vermeden elimizdeki düşünceyi Kur’an’a söyletmeye çalışmışız ve hâlâ aynı şeyleri tekrar ediyoruz. Hem de yanlış olduğunu bile bile.

Nereden çıktı bu mesele diyebilirsiniz. Geçenlerde bana gelen bir soru bu mesele hakkında hem de bir örnek üzerinden yeniden düşünmeme vesile oldu. Ben de bu düşüncelerimin sonucunu sizlerle paylaşmaya karar verdim. Bu yazı onun ürünü.

Bir arkadaşımız Nûr sûresinin 62, 63 ve 64. ayetlerini hatırlatarak, bu ayetlerle Hizmet’teki mütevelli toplantıları arasında bir irtibat kurulup kurulamayacağını sordu. “Bu ayetlerden hareketle mütevelli olmanın esasları şeklinde bazı düsturlar çıkarabilir miyiz, yoksa bu zorlama bir tevil mi olur?” diyordu.

Soru önemli. Çünkü vereceğimiz cevap sadece bu üç ayetle sınırlı kalmıyor ve kalmayacak. Zira bu sorunun cevabı Kur’an’ı bugün nasıl okuyacağımızla ilgili daha geniş bir usûl meselesinin kapısını açacak.

Nûr sûresinin bu üç ayetinde müminlerin bir vasfı anlatılır. Orada Allah’a ve Resûlune iman eden müminler, Resûlullah (sas) ile beraber “emrin câmi”, yani insanları bir araya getiren müşterek ve önemli bir iş üzerinde bulunduklarında izin almadan ayrılmazlar diyor. Ardından mazereti sebebiyle izin isteyenlerden ve Efendimiz’in (sas) uygun gördüklerine izin vermesinden söz edilir.

Burada çok dikkat çekici bir kelime var: “livâzen.”

Bu kelime bir başkasını siper ederek, görünmeden, usulünce izin almadan sıvışıp gitme manası taşır. Ayetin devamında da Hz. Peygamber’in (sas) emrine muhalefet edenler ikaz edilir ve “O sizin ne hâl üzere bulunduğunuzu bilir!” denilerek mesele Allah’ın (cc) ilmine ve bağlanır.

Şimdi soralım: Bu ayetler bizim mütevelli toplantılarımızı mı anlatıyor? Hayır. Böyle söylersek Kur’an’a kendi dünyamızı söyletmiş oluruz. Bu ayetlerin indiği bir ortam var. Muhatapları var. Efendimiz (sas) ve onun etrafındaki sahabe topluluğu var ve o günün şartları içinde yürütülen müşterek işler var. Üstelik 63. ayette açıkca Efendimiz’in (sas) çağrısına ve emrine karşı gösterilmesi gereken hassasiyet dile getiriliyor. Bugün hiçbir idareciyi, mütevelli başkanını, abiyi veya ablayı alıp o konuma yerleştiremeyiz. Peygamberlik makamının kendine mahsus bir hukuku vardır.

Soruya cevabımız burada bitiyor mu?

Bence asıl mesele burada başlıyor. Çünkü “Bu ayet bizim hakkımızda inmedi!” demek başka, “Bu ayetin bugün bize söyleyeceği hiçbir şey yok!” demek bambaşka bir şeydir. Eğer ikinci yolu tercih edersek Kur’an’ı tarihin belli bir dönemine hapsetmiş oluruz.

İşte Kur’an’ı anlamada hassasiyet gerektiren nokta burasıdır: Ayetin bağlamını koruyacağız, fakat mesajını tarihe gömmeyeceğiz! 

Mesela “emr-i câmi‘” kavramı üzerinde düşünelim. İnsanların ortak geleceğini ilgilendiren bir iş varsa, orada ferdî rahatlığımızın ötesine geçen bir sorumluluk vardır. Bu bir okulun yönetim kurulu olabilir, bir yardım kuruluşunun toplantısı olabilir, bir caminin istişare heyeti olabilir, bir sivil toplum kuruluşunun yönetimi olabilir, bizim dünyamız açısından bir mütevelli toplantısı olabilir. Ayet bunların hiçbirini isim isim anlatmıyor. Fakat müşterek işin bir hukuku olduğunu öğretiyor.

İnsan ortak bir mesuliyetin içine girmişse canı istediği zaman çekilip gidemez. Mazereti olabilir; ayet zaten mazeret kapısını kapatmıyor. Fakat mazeretin bile bir adabı olduğunu öğretiyor. Arkadaşlarına haber vermek, sorumluluğunu devretmek, beraber yürüdüğü insanların hukukunu gözetmek. Bunlar Kur’an’ın inşa ettiği ahlâkin bugünkü hayata yansımalarıdır.

“Livâzen” kelimesi üzerinde de aynı şekilde düşünülebilir. Ben Hocaefendi’nin bu ayetleri derslerde ele alırken, özellikle bu kelimeyi hizmet hayatına bakan yönüyle anlattığını hatırlıyorum. Bir insanın müşterek bir işin içinde bulunup sonra başkalarını siper ederek mesuliyetten sıyrılmasını, kendisini geriye çekmesini bu ayetin ışığında değerlendirirdi.

O zaman soralım, bugünün şartlarında “livâzen” kapıdan sessizce çıkıp gitmek midir yoksa meseleyi daha geniş bir perspektiften mi ele almalı?

Bana göre ayetin verdiği ahlâkî ders açısından daha geniş düşünmek mümkün. İnsan toplantıda oturuyor fakat mesuliyet paylaşılırken ortada yok. Karar alınırken susuyor, sonra dışarıda tenkit ediyor. İş dağıtılırken başını öne eğiyor. Başkaları yükün altına girerken kendisine görünmez bir alan açıyor. Fiziken orada, ruhen başka yerde.

Şimdi ben bunları söylediğim zaman “Nûr sûresinin 63. ayetinin yegane tefsiri budur” dersem hata ederim. Fakat “Bu ayetin verdiği ders karşısında kendi hâlime baktığımda bunları görüyorum” dersem başka bir şey yapmış olurum. İkisi arasındaki mesafe çok önemli.

Kur’an’ı sloganlaştırmakla Kur’an’dan ibret almak arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor. Sloganlaştırdığımız zaman ayeti kendimize çalıştırıyoruz. İbret aldığımız zaman kendimizi ayetin karşısına çıkarıyoruz. Birincisinde ayet bizim elimizde başkalarına doğrulttuğumuz bir silaha dönüşebiliyor. İkincisinde ayet elimizdeki silahı indiriyor ve bizi kendi vicdanımızla yüzleştiriyor. 

Bu farkı özellikle bugün çok önemsiyorum. Çünkü dinî, siyasi ve toplumsal tartışmalarda ayetler bazen inanılmaz rahat kullanılıyor. Bir ayet çekilip alınıyor, öncesine ve sonrasına bakılmadan bugünkü bir siyasi aktörün, grubun veya hadisenin üzerine yapıştırılıyor. Karşı taraf bir Kur’an kavramıyla mahkûm ediliyor. Bizim tarafımız başka bir ayetle temize çıkarılıyor.

Böyle olunca bir bakıyorsunuz Kur’an, Allah’ın insanı hidayete çağıran kelâmı olmaktan çıkmış, bizim kavganın cephaneliğine dönüşmüş. Burada korkmamız gereken şey yalnız yanlış tefsir yapmak da değildir. Daha derinde daha başka bir tehlike var: İnsanın kendi kanaatini Allah’a söyletmesi.

Ben birisine kızıyorum, sonra ona uygun bir ayet arıyorum. Bir siyasi tavrım var, onu destekleyecek ayeti buluyorum. Kendi grubumu çok seviyorum, Kur’an’daki övgü ifadelerini ona taşıyorum. Karşımdaki gruba mesafeliyim, Kur’an’daki ağır sıfatları onların üzerine bırakıyorum. Böyle bir Kur’an okumasında insan zamanla Kur’an’ın talebesi olmaktan çıkıp âdeta Kur’an’a ne söylemesi gerektiğini tarif eden bir konuma gelebilir.

İşte burada tefsir usûlü, sebeb-i nüzul, siyak-sibak, Arap dili, sünnet ve müfessirlerin birikimi bizi frenleyen emniyet kemerleri gibidir. Bunlar Kur’an’la aramıza mesafe koymak için ortaya çıkmış disiplinler değildir. Tam aksine kendi hevesimizi Allah’ın kelâmına söyletmememiz için vardır. Ama tekrar edeyim: Bu hassasiyet Kur’an’ı bugünden koparmak anlamına da gelmez.

Nûr sûresinin sözünü ettiğimiz ayetlerini okuyunca ben kendi hizmet hayatıma da bakarım. Mütevelli toplantılarımıza da bakarım. Üstlendiğimiz vazifelere de bakarım. Hatta bu üç ayetten kendi adıma üç kelime çıkarırım: Mesuliyet, disiplin ve murakabe. Müşterek işe karşı mesuliyet. O mesuliyeti taşırken edep ve disiplin. Ve bütün bunların üzerinde Allah’ın murakabesi.

Sonuncusu belki hepsinden önemli. Çünkü 64. ayet sonunda bizi insanların huzurundan alıp Allah’ın huzuruna götürüyor: “O sizin ne hâl üzere bulunduğunuzu bilir.”

Toplantıya geldim. Herkes beni gördü. Güzel de konuştum. Birkaç vazife de aldım. İnsanlar benim hakkımda, “Maşallah, çok gayretli!” diye düşündüler. Peki Allah benim hangi hâl üzere bulunduğumu nasıl biliyor?

Bence Kur’an’la ilişkinin asıl başladığı yer burasıdır.

Hasılı: Ayet başkasını vurmak için elimdeyse slogan olur. Ayet beni kendime döndürüyorsa rehber olur. Kur’an’ı başkalarına doğrulttuğumuz bir silah hâline getirmek kolay. Onun karşısına geçip kendi hâlimizi okumak ise daha zor.  Ama şuna kesinlikle inanıyorum ki Kur’an bizden ikincisini istiyor.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version