Site icon Serbest Görüş

Kur’an’da tevhid hakikati

Kur’an’da tevhid hakikati


YÜKSEL ÇAYIROĞLU | YORUM

Kur’ân’ın Allah’ı tanıtmasının merkezinde tevhid hakikati yer alır. Kur’ân-ı Mübin’i baştan sona tetkik eden bir kimse onun her suresinde tevhid hakikatinin parıldadığını müşahede eder. Peygamber kıssalarına göz gezdiren kimse bütün Nebilerin temel mesajını tevhid hakikatinin oluşturduğunu görür. Zira Kur’ân’ın en temel hedeflerinden biri, insanı her türlü şirk düşüncesinden arındırarak yalnızca Allah’a kulluğa yöneltmektir. Bu sebeple o, bir taraftan Allah’ın birliğini, eşi ve ortağı bulunmadığını ısrarla vurgularken diğer taraftan yaratma, yaşatma, rızık verme, hükmetme ve kâinatı idare etme gibi fiillerin yalnız O’na ait olduğunu bildirir.

Kur’ân pek çok âyetinde nazarları kâinat sayfaları arasında gezdirerek insana her varlığın çehresine kazınan tevhid mührünü göstermeye çalışır. İnsanı, tabiatta gerçekleşen olaylar üzerinde düşünmeye davet ederek aklî istidlalle onun eserden Müessire ulaşmasını sağlar. Verdiği misallerle bir taraftan varoluşu tek bir yaratıcıyla açıklamanın makuliyetini ortaya koyarken, diğer yandan şirkin nasıl akla aykırı bir yol olduğunu vurgular.

Hasılı Kur’ân her fırsatta sözü tevhide getirir, akıllarda ve vicdanlarda tevhid hakikatini perçinlemeye çalışır. Çünkü o, İslâm inancının üzerine bina edildiği temel esas ve en büyük hakikattir. Tevhid, İslâm’a girişin kapısı olduğu gibi, cennet kapılarının da anahtarıdır. Diğer bütün iman esasları anlam ve değerini Allah’a iman ve tevhid hakikatiyle olan irtibatından alır. Bu sebepledir ki tevhid inancını ifade eden tekbir, tesbih, kelime-i tevhid ve kelime-i şahadet gibi zikirler hem ezan, kamet, namaz, hutbe ve hac gibi ibadetlerde hem de gündelik hayatta Müslümanların en çok tekrar ettikleri kelimeler olmuştur.

Tevhid-i Ulûhiyet ve Tevhid-i Rubûbiyet

Tevhid, vahdet kökünden gelir. Vahdet, birlik, teklik, tek başınalık, yalnızlık gibi anlamlara gelir. Tevhid de birleme, bir kılma, bir sayma demektir. İslâm itikadı açısından tevhid, en öz ifadesiyle Allah’ın bir ve tek olduğunu kabul etmektir. Tevhidin karşıtı ise şirktir. Şirk de kısaca Allah’a ortak koşmak demektir.

Bununla birlikte Kur’ân’ın ortaya koyduğu tevhid anlayışı, sadece Allah’ın sayı itibarıyla bir olduğunu kabul etmekten ibaret değildir. O’nun zâtında, isim ve sıfatlarında, yaratma ve tasarrufunda, hüküm ve hâkimiyetinde, ibadet ve ubudiyete liyakatinde hiçbir denginin, benzerinin ve ortağının bulunmadığına aklen ve kalben iman etmektir.

Genelde tevhidin, tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rubûbiyet olmak üzere iki çeşidi üzerinde durulur. Ulûhiyette tevhid, Allah’ın zatında, sıfatlarında ve fiillerinde tek ve benzersiz olduğunu kabul etmektir. Zatta tevhid, Allah’ın kendisini tek ve yegâne kabul etmektir. Sıfatlarda tevhid, Allah’a ait olan tenzihî sıfatları başka birine nispet etmemek, sadece Allah’a has kılmakla; sübûtî sıfatlarda ise Yüce Yaratıcı ile yaratılanlar arasında benzetme yapmamakla, teşbih ve tecsim hatasına düşmemekle olur. Fiillerde tevhid ise varlık âleminde gözlenen oluşların, yok oluşların, değişim ve dönüşümlerin Cenab-ı Hakk’ın fiilleri olduğunu kabul etmek, sebepleri O’na ortak koşmamaktır. (Bkz. “Tevhid”, DİA)

Rubûbiyette tevhide gelince o da sadece Allah’a kullukta bulunmak, O’nun emirlerini kemali hassasiyetle yerine getirmek, ibadetlerde yalnızca O’nun rızasını gözetmek ve hiçbir surette O’ndan başkasına ibadet etmemek demektir. Tevhid-i rubûbiyet insanın yalnızca Allah’a ibadet etmesini ifade ettiği için buna tevhid-i ubudiyet de denmiştir. Tevhid-i ulûhiyet imanın nazari yanını oluştururken tevhid-i rububiyet amelî yanını oluşturur. Bu yönüyle tevhid-i rubuiyete amelî tevhid de denmiştir.

Burada şunu da belirtmek gerekir ki tevhid-i ulûhiyet ve tevhid-i rubûbiyet kavramlarının kullanımında âlimler arasında tam bir terminoloji birliği yoktur. Bazı âlimler Allah’ın zât, sıfat ve fiillerinde bir ve benzersiz oluşunu tevhid-i ulûhiyet, yalnız O’na ibadet edilmesini ise tevhid-i rubûbiyet olarak isimlendirirken, bazıları bu kavramları aksi anlamda kullanmışlardır. Dolayısıyla buradaki farklılık, tevhidin mahiyetine ilişkin bir görüş ayrılığından ziyade kavramların isimlendirilmesiyle ilgilidir.

O’nun Eşi, Benzeri ve Dengi Yoktur

Kur’ân-ı Kerîm’in Allah hakkında en fazla üzerinde durduğu hakikatlerden biri, O’nun mutlak anlamda bir ve benzersiz oluşudur. Kur’ân bu hakikati en veciz şekilde, “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ sûresi, 42/11) buyurarak ifade eder. İhlâs sûresinin son âyetinde de “Hiçbir şey O’na denk ve eş değildir.” (İhlâs sûresi, 112/4) denilerek aynı hakikat vurgulanır. “Ona denk ve adaş olacak hiç kimse bilir misin?” (Meryem sûresi, 19/65) âyeti ise soru üslubuyla Allah’ın eşsiz ve benzersiz oluşunu zihinlere yerleştirir. Dolayısıyla Allah’ı yaratılmış varlıklara benzetmek nasıl tevhid düşüncesiyle bağdaşmazsa, herhangi bir varlığa ilâhlık vasıfları izafe etmek de aynı şekilde tevhide aykırıdır.

Kur’ân’ın pek çok sûresinde farklı vesilelerle tekrar tekrar “Allah’tan başka ilâh yoktur.” hakikatinin dile getirilmesi oldukça dikkat çekicidir. “Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh olmayandır.” (Bakara sûresi, 2/255; Âl-i İmrân sûresi, 3/2), “Şu kesin bir gerçektir ki tek hâkim olan Allah’tan başka ilâh yoktur.” (Sâd sûresi, 38/65), “Sizin ilâhınız bir tek İlâhtır.” (Nahl sûresi, 16/22), “Sizin ilâhınız yalnız Allah’tır. O’ndan başka ilâh yoktur.” (Tâhâ sûresi, 20/98) gibi âyetler bunun örneklerinden sadece birkaçıdır.

Hatta Cenâb-ı Hak, kendi birliğine bizzat kendisinin, meleklerin ve ilim sahiplerinin şahit olduğunu bildirir: “Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve adaleti ayakta tutan ilim sahipleri de buna şahittir.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/18)

Kur’ân’da Tevhidin İspatı

Kur’ân yalnızca Allah’ın bir olduğunu bildirmekle kalmaz; birden fazla ilâh tasavvurunun aklen nasıl imkânsız olduğunu da ortaya koyar. “Eğer göklerde ve yerde Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, ikisinin de düzeni bozulurdu.” (Enbiyâ sûresi, 21/22) âyeti, kâinatta müşahede edilen birlik, ahenk ve düzenin tek bir irade ve kudrete işaret ettiğini bildirir.

Aynı şekilde, “Allah asla evlat edinmemiştir. O’nunla beraber başka bir ilâh da yoktur. Öyle olsaydı her ilâh kendi yarattığını yanına alır ve onlardan biri diğerine üstün gelmeye çalışırdı.” (Mü’minûn sûresi, 23/91) buyurularak ilâhların çokluğu varsayımının doğuracağı kaçınılmaz netice nazara verilir. Kelâm âlimleri bu ve benzeri âyetlerden hareketle geliştirdikleri delili burhân-ı temânu’ olarak isimlendirmişlerdir.

Mutlak ilim, irade ve kudret sahibi birden fazla ilâhın bulunduğu farz edildiğinde, bu ilâhların farklı şeyler istemeleri mümkün hâle gelir. Birinin iradesi gerçekleşip diğerininki gerçekleşmezse ikincisi âciz kalmış olur ki bu takdirde onun ilâh olması düşünülemez. Birbirine zıt iki iradenin aynı anda gerçekleşmesi ise imkânsızdır. Mutlak ve birbirinden bağımsız iradelere sahip farklı ilâhların her durumda zorunlu olarak aynı şeyi irade edecekleri de ileri sürülemez. Kısacası kâinatın en büyük sistemlerinden en küçük canlılarına kadar her yerde görülen müşterek nizam, ölçü ve ahenk, hüküm ve tasarrufun da birliğine delâlet eder.

Kur’ân bu hakikati herkesin kolaylıkla anlayabileceği temsillerle de anlatır: “Allah şöyle bir misal veriyor: Birbiriyle çekişen birçok ortağın emrindeki bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam hiç bir olur mu?” (Zümer sûresi, 39/29) Bir işi birbiriyle anlaşamayan birçok kişinin yönettiğini düşünmek bile zordur. Böyle bir yerde düzen ve uyum olmaz. Kâinattaki büyük düzen ise bunu kabul etmez. Dolayısıyla bu temsil, birden fazla otoriteye bağlılığın doğuracağı karmaşayı göstererek tevhid hakikatini insanın anlayabileceği bir misalle açıklar.

Kur’ân’ın tevhidi ispatta kullandığı bir başka yol, yaratma ve idarede görülen birlikten hareketle Yaratıcının birliğine ulaşmaktır. Neml sûresinde peş peşe sıralanan sorular bunun dikkat çekici bir örneğidir. Bu ayetlerde insana özetle şu sorular yöneltilir: Gökleri ve yeri yaratan, gökten su indiren ve onunla bağlar bahçeler bitiren kimdir? Yeryüzünü yaşanabilir hâle getiren, nehirleri var eden ve dağları yerleştiren kimdir? Darda kalanın duasına karşılık veren, karanın ve denizin karanlıklarında yol gösteren, rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci olarak gönderen kimdir? Yaratmayı başlatan ve onu tekrar eden, gökten ve yerden rızık veren kimdir? (Neml sûresi, 27/60-64) Bütün bu sorular, kâinatta gerçekleşen farklı fiillerin aynı kudret, irade ve hikmetten geldiğini gösterir. Kur’ân böylece fiillerdeki birlikten fâilin birliğine ulaştırır.

Aynı istidlal başka âyetlerde daha veciz biçimde tekrarlanır. “Yoksa Allah’a, O’nun yaratması gibi yaratan ortaklar buldular da yaratma kendilerine benzer mi göründü? De ki: Her şeyi yaratan Allah’tır. O birdir, mutlak hâkimiyet sahibidir.” (Ra‘d sûresi, 13/16) âyeti yaratmadaki birlikten Yaratıcının birliğine dikkat çeker. Gece ve gündüzün birbirini takip etmesi üzerinden insanı düşünmeye çağıran âyetler de aynı hakikati hatırlatır: Allah geceyi kıyamete kadar devam ettirse aydınlığı, gündüzü devam ettirse içinde dinlenilecek geceyi kim getirebilir? (Kasas sûresi, 28/71-72)

Kur’ân insanı göklere ve yere, yaratılışa, gece ve gündüze, kâinattaki nizam ve ahenge bakmaya davet ederek onu aklî istidlalle Allah’ın birliğine ulaştırır. Kâinatın her tarafında aynı kanunların işlemesi, farklı varlıkların birbiriyle uyum içinde hareket etmesi ve bütün oluşların birbirini tamamlayan tek bir nizam meydana getirmesi, yaratma, hüküm ve tasarrufun da tek bir Zât’a ait olduğunu gösterir.

Kur’ân’ın Şirk Karşısındaki Tavrı

Kur’ân tevhid hakikatini güçlü bir şekilde ortaya koyduğu gibi, onun zıddı olan şirki de kesin bir dille reddeder. Çünkü şirk, Allah’a ait olan isim, sıfat, fiil ve yetkilerin başka varlıklara verilmesi, yalnız O’na gösterilmesi gereken kulluğun başkalarına yöneltilmesi demektir. Bu sebeple Kur’ân, insanı Allah’tan başka varlıklara ilâhlık payesi vermekten sakındırır ve ibadetin yalnızca Allah’a yapılmasını ister. Kur’ân’ın pek çok âyetinde tekrarlanan bu hakikat, “İyi bilin ki hâlis din yalnız Allah’a aittir.” (Zümer sûresi, 39/3) ayetinde özlü bir şekilde ifade edilir.

Mekke müşrikleri Allah’ın varlığını bütünüyle inkâr etmiyorlardı. Gökleri ve yeri yaratanın, kâinatı idare edenin Allah olduğunu kabul ediyorlardı. Kur’ân, onlara “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorulduğunda “Allah” cevabını verdiklerini bildirir (Ankebût sûresi, 29/61; Zuhruf sûresi, 43/9). Buna rağmen Allah ile aralarına birtakım aracılar koyuyor, “Biz onlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz.” (Zümer sûresi, 39/3) diyorlardı. Kur’ân onların bu yaklaşımını kabul etmez; Allah’ı yaratıcı ve yönetici kabul ettikleri hâlde kullukta O’na ortak koşmalarının kendi kabulleriyle çeliştiğini ortaya koyar.

Kur’ân, Allah’a ortak koşulan varlıkların âcizliğine sık sık dikkat çeker. Bunların hiçbir şey yaratamadıklarını, bilakis kendilerinin yaratılmış olduklarını (Nahl sûresi, 16/20-21); kendilerine bile fayda veya zarar vermeye güç yetiremediklerini, öldürme ve diriltme kudretine sahip olmadıklarını bildirir (Furkân sûresi, 25/3). Hac sûresinde ise bu acziyet son derece çarpıcı bir misalle anlatılır: “Allah’tan başka yalvardıklarınızın hepsi bir araya gelseler bir sinek bile yaratamazlar. Sinek onlardan bir şey kapsa onu dahi geri alamazlar.” (Hac sûresi, 22/73) Bir sineği dahi yaratmaktan âciz olan varlıklara ilâhlık vasfı vermenin aklen kabul edilebilir bir tarafı yoktur.

Kur’ân aynı zamanda şirk inancının sağlam bir bilgi ve delile dayanmadığını vurgular. Allah’tan başka ilâh edinenlerden iddialarını ispatlayacak açık bir delil getirmelerini ister (Kehf sûresi, 18/15). Lât, Uzzâ ve Menât hakkında ise bunların insanların ve atalarının taktığı birtakım isimlerden ibaret olduğunu, Allah’ın onların ilâhlığı hakkında hiçbir delil indirmediğini bildirir. İnsanların bu konuda bilgiye değil, zanlarına ve arzularına uyduklarını ifade eder (Necm sûresi, 53/19-23). Kur’ân şirki dinî açıdan yasakladığı gibi onun aklî ve sağlam bir temelden yoksun olduğunu da ortaya koyar.

Bu yüzden Kur’ân nazarında tevhid ile şirk, birbirine karıştırılabilecek veya uzlaştırılabilecek iki farklı inanç biçimi değildir. Tevhid hak, şirk ise hakikatten sapmadır. Allah yaratandır; diğer bütün varlıklar yaratılmıştır. Allah mutlak kudret sahibidir; diğer bütün varlıklar O’na muhtaçtır. Allah bütün mülkün ve hükümranlığın sahibidir; O’nun dışında kalan her şey O’nun mülküdür. Öyleyse insanın kulluğunu, duasını ve yönelişini yalnızca Allah’a tahsis etmesi tevhidin zorunlu bir neticesidir.

Tevhidin Kulluğu Bakan Yönü

Tevhid, sadece Allah’ın bir ve tek olduğuna inanmakla sınırlı değildir. Bu inancın insanın duygu, düşünce, tavır ve davranışlarına yansıması gerekir. Allah’ı yaratıcı, rızık verici, koruyup gözetici ve bütün varlığın gerçek sahibi olarak kabul eden bir insanın hayatını da bu inanca göre şekillendirmesi beklenir. Nitekim Kur’ân, “De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.” (En‘âm sûresi, 6/162-163) buyurarak hayatın bütünüyle Allah’a adanması gerektiğini bildirir. Mümin de iman ettiği gibi yaşamalı; Allah’ı tanımayı, O’na kulluk etmeyi ve O’nun rızasını kazanmayı hayatının en büyük gayesi hâline getirmelidir.

Tevhid şuuru, insana kendi konumunu öğretir. İnsan âcizdir, fakirdir ve ihtiyaçları sonsuzdur. Ne kendi varlığının ne de sahip olduğu nimetlerin gerçek sahibidir. Allah ise hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O’na muhtaçtır. Bu sebeple mümin ibadetini yalnız Allah’a yapar, duasını O’na yöneltir, asıl yardımı da O’ndan bekler. Her namazında, “Yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz.” (Fâtiha sûresi, 1/5) diyerek bu bağlılığını yeniler. Sebeplere müracaat eder fakat neticeyi onlardan bilmez. Sahip olduklarıyla gurura kapılmaz, başarılarını bütünüyle kendisine mâl etmez ve sebeplere tesir gücü vermez.

Tevhid aynı zamanda insanı kula kulluktan kurtarır. Yalnız Allah’ı mutlak güç ve hâkimiyet sahibi gören kimse hiçbir varlığı kutsamaz, hiçbir insana ilâhî vasıflar yüklemez ve Allah’a ait isim, sıfat ve fiilleri başkalarına nispet etmez. İnsanlardan gelen fayda ve zararın da Allah’ın izin ve yaratmasıyla gerçekleştiğini bilir. Bu sebeple insanlara değil Allah’a güvenip dayanır. “Kim Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter.” (Talâk sûresi, 65/3) âyeti onun için temel bir hayat düsturudur. Bu şuur onu hem insanları gözünde büyütüp onların karşısında küçülmekten hem de kendi güç ve imkânlarını olduğundan fazla görmekten korur. Allah karşısında kulluğunu derinden hissederken insanlar karşısında hür ve onurlu bir duruş kazanır.

Tevhidin insan ruhunda meydana getirdiği en ileri kulluk şuurlarından biri de rızadır. Mümin sebeplere riayet eder, üzerine düşeni yapar, dua eder ve gayret gösterir; fakat sonunda Allah’ın takdirine teslim olur. Nimete kavuştuğunda şükreder, sıkıntıyla karşılaştığında sabreder. Lütfu da kahrı da Allah’tan bilir ve her hâlükârda rıza ufkunu korumaya çalışır. Çünkü onun en büyük gayesi Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu kazanmaktır. Kısaca tevhid, sadece zihinde soyut bir inanç olarak kalmaz; insanın ibadetinden duasına, tevekkülünden teslimiyetine, cesaretinden özgürlüğüne, insanlarla münasebetinden hayata bakışına kadar bütün varlığını kuşatan bir kulluk şuuruna dönüşür.

Bir sonraki yazıda Kur’ân’da Allah’ın yaratmasını ve rubûbiyetini ele alacağız.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version