YORUM | AV. MEHMET TAHSİN
Silivri Cezaevi’nde 2011 yılında şüpheli bir şekilde hayatını kaybeden eski MİT yöneticisi Kaşif Kozinoğlu dosyası yıllar sonra yeniden açıldı. Ancak ortaya çıkan tablo, adaletin yerini bulmasından çok, önceden yazılmış bir siyasi senaryonun sahneye konduğunu gösteriyor. Tıpkı Akademisyen Necip Hablemitoğlu veya Merhum Muhsin Yazıcıoğlu soruşturmasında olduğu gibi… Soruşturmayı yürüten savcılığın tavrı, kamera kayıtlarına yansıyan gerçekleri görmezden gelerek, cinayeti hem siyasi bir pazarlık malzemesi olarak kullanmak hem de Gülen Cemaati’nin üzerine yıkmak için özel bir çaba harcadığını ortaya koyuyor.
Kozinoğlu’nun hayatını kaybettiği güne ait cezaevi güvenlik kamerası görüntüleri, aslında cinayet romanlarını aratmayacak kadar net kanıtlar sunuyor. Sıradan bir vatandaşın bile izlediğinde kolayca anlayabileceği şu üç olay yaşanıyor:
- 14 dakikalık karanlık: Kozinoğlu’nun koğuş arkadaşı Emekli Albay Hasan Atilla Uğur, ortak alanın ışıklarını kapatıyor ve koğuş 14 dakika boyunca karanlığa gömülüyor.
- Gizemli beyaz nesne: Işıkların kapalı olduğu bu anlarda Kozinoğlu’nun diğer koğuş arkadaşı Emekli Yüzbaşı Hasan Ataman Yıldırım, Kozinoğlu’nun odasına giriyor, çıkarken elinde ne olduğu anlaşılamayan “beyaz bir nesne” taşıyor ve doğrudan Uğur’un yanına gidiyor.
- Yıkanan kahve bardağı: Kozinoğlu fenalaşıp hastaneye götürüldükten hemen sonra, Hasan Atilla Uğur doğrudan Kozinoğlu’nun odasına giriyor. Ona ait olan kahve bardağını alıp mutfakta yıkıyor.
Zehirlenme şüphesi olan bir ölümde, hastaneye kaldırılan kişinin bardağını hemen yıkamak, cinayeti örtbas etmenin ve delilleri yok etmenin en açık göstergesidir. Ortada bu kadar net bir “planlı cinayet” şüphesi varken savcılığın tavrı ise tam bir çifte standart örneği.
Cinayet şüphelisine “ev hapsi”, eski savcıya “cezaevi”
Hukukun en temel kuralı şudur: Suç ağırlaştıkça, uygulanacak tedbir de ağırlaşır. Ancak bu dosyada işler tam tersine işliyor.
Kamera kayıtlarıyla cinayet işlediği ve delilleri yok ettiği anlaşılan Hasan Atilla Uğur ve Hasan Ataman Yıldırım için savcılık, “yaşları ve sağlık durumları” bahanesiyle sadece ev hapsi istiyor. Sulh Ceza Hakimliği kasten adam öldürmekle suçlanan kişileri “pamuklara sararak” evlerine gönderiyor.
Öte yandan aynı savcılık, yıllar önce bu dosyada görev almış ve 15 Temmuz’dan sonra meslekten ihraç edilmiş iki eski savcıyı (Ali İşgören ve Necip Doğan) doğrudan tutuklanmaları talebiyle mahkemeye sevk ediyor. Ver her kişi de tutuklanıyor. Üstelik bu savcılar, cinayetle değil, “örgüt üyesi olmakla” suçlanıyorlar ve iddialara göre zaten aynı suçlamadan daha önce yargılanmış durumdalar. Hukukta bir insan aynı suçtan iki kere yargılanamaz kuralı alenen çiğneniyor.
Erdoğan için kusursuz bir “pazarlık ve şantaj” dosyası
Peki savcılık, bu kadar bariz bir cinayet şüphesini neden örtbas edip katil zanlılarını koruyor? İşte bu sorunun cevabı dosyayı tamamen siyasi bir zemine oturtuyor.
Kozinoğlu ile aynı koğuşta kalan ve kameralara yakalanan bu emekli askerler, Türkiye’de “Ergenekon ve Ulusalcı” olarak bilinen grubun önemli figürleri. Bilindiği üzere Erdoğan iktidarı, son yıllarda bu grupla gayrı resmi bir ittifak halinde. İktidar, öncekilerde olduğu gibi bu cinayet dosyasını da aydınlatmak için değil, bir gruba karşı bir pazarlık ve şantaj malzemesi olarak kullanmak için açıyor.
Verilen mesaj aslında çok açık: “Elimde cinayet işlediğinize dair kamera kayıtları var. Sizi kasten adam öldürmekten hapse atabilirim. Ancak benimle uyumlu çalışmaya devam ederseniz, sizi ‘ev hapsi’ gibi göstermelik cezalarla korurum.”
İktidar bu pazarlığın karşılığında ikinci bir kazanç daha elde ediyor: Bu cinayetin faturasını yıllardır en büyük düşmanı olarak ilan ettiği Gülen Cemaati’ne kesmek. Gerçek katiller ev hapsiyle ödüllendirilirken, sırf dosyaya baktıkları için ihraç savcılar hapse atılarak kamuoyuna “Bakın cinayeti Cemaat örtbas etmiş” algısı pompalanıyor. Böylece hem müttefik konumundaki ulusalcılar kontrol altında tutuluyor hem de mevcut siyasi düşman bir kez daha şeytanlaştırılıyor.
Basit bir empati testi
Türkiye’deki yargı sisteminin durumunu özetlemek için şu basit soruyu sormak yeterlidir: Senaryoyu biraz değiştirelim. O koğuşta ışıkları kapatan, gizemli nesneler taşıyan ve zehirlendiği iddia edilen birinin bardağını yıkayan kişiler, iktidarın muhalif gördüğü sıradan vatandaşlar, mesela Ekrem İmamoğlu’nun arkadaşları veya Gülen Cemaatinden birileri olsaydı ne olurdu?
Savcı onların da “yaşına ve hastalığına” bakıp ev hapsi mi isterdi? Elbette hayır. Anında en ağır şartlarda hapse atılır ve haftalarca televizyonlarda “işte cinayetin asıl failleri” diye yayınlar yapılırdı.
Sonuç olarak Kozinoğlu dosyası, Türkiye’de adaletin, işlenen suçun niteliğine göre değil, suçlanan kişinin kimliğine ve siyasi iktidarın o dönemdeki çıkarlarına göre dağıtıldığını gösteren en çarpıcı örneklerden biri olarak karşımızda duruyor.
Ölümü siyasi pazarlıkların konusu hâline getirilen merhum Necip Hablemitoğlu’nun eşi Şengül Hablemitoğlu’nun şu sözleri de bu tabloyu en açık biçimde özetliyor: “Leş pazarlıklar dönüyor belli ki, leş adamların elinde oyuncak olmuş memleket…”
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

