AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
Toplumların çöküşünü büyük savaşlarla, doğal afetlerle, ekonomik krizlerle veya yönetimlerin bir anda dağılmasıyla ilişkilendiririz. Bu nedenle “çöküş” denildiğinde zihnimizde ani ve sarsıcı bir görüntü oluşur. Oysa tarih bize başka bir gerçeği gösteriyor: Toplumlar çoğu zaman bir günde çökmez. Çöküş, yıllar boyunca biriken sorunların görülmemesi, yanlış yorumlanması, ertelenmesi veya çözülememesi sonucunda ortaya çıkar.
Jared Diamond, ‘Çöküş: Toplumlar Başarısızlığı ya da Başarıyı Nasıl Seçer?’ adlı kitabında toplumları; çevresel tahribat, iklim değişikliği, düşman komşular, ticari ilişkilerin bozulması ve toplumun bütün bu sorunlara verdiği tepki olmak üzere beş temel etkenden söz eder. Ancak onun yaklaşımında belirleyici olan asıl mesele, karşılaşılan sorunlara toplum tarafından nasıl cevap verildiğidir. Aynı tür tehditle karşılaşan toplumlardan biri ayakta kalabilirken diğeri çözülebilir. Bu farklılığı çoğu zaman toplumun kararları, kurumları ve değişebilme kabiliyeti belirler.
Diamond’ın üzerinde durduğu dört aşama, çöküşün çoğu zaman “körlükler silsilesi” içinde ilerlediğini gösterir:
-
Sorunu öngörememek
İlk aşama, yaklaşan sorunun önceden görülememesidir.
Bir toplum daha önce benzer bir tehlikeyle karşılaşmamış olabilir. Geçmiş tecrübeler yeni durumu anlamaya yetmeyebilir. Sorunun işaretleri mevcut olsa bile bunları okuyabilecek bilgi, hafıza veya kurumsal kapasite bulunmayabilir. Bazen de geçmişte yaşanan bir sorunun üzerinden o kadar uzun zaman geçmiştir ki tehlike toplumsal hafızadan silinmiştir.
İnsanlar çoğunlukla geleceği geçmişte yaşadıkları üzerinden anlamaya çalışır. Oysa her kriz daha önce görülmüş biçimiyle gelmez. Ekonomik, çevresel, siyasal veya toplumsal bir sorun yeni araçlarla ve farklı bir görünümle ortaya çıkabilir. Kurumlar eski tehlikelere karşı hazırlanmışken yeni riskler karşısında yetersiz kalabilir.
Bu nedenle bir toplumun yalnızca geçmiş tecrübelerine güvenmesi yeterli değildir. Henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri düşünmek, farklı senaryolar üzerinde çalışmak ve rahatsız edici sorular sormak gerekir. Öngörü, geleceği eksiksiz biçimde tahmin etmek değil; ihtimalleri ciddiye alarak hazırlık yapmaktır.
Çöküşe karşı ilk koruma hattı, “Bugün iyi görünen düzen hangi şartlarda bozulabilir?” sorusunu sorabilmektir.
-
Sorunu ortaya çıktığı hâlde görememek
İkinci aşama daha şaşırtıcıdır. Sorun artık gelmiştir; fakat toplum onu yine de fark edemez veya gerçek boyutlarıyla kabul etmez.
Bazı sorunlar ani değil, yavaş ilerler. Her yıl biraz daha kötüleşen şartlar zamanla olağan kabul edilir. İnsanlar, bir önceki yıl ile içinde bulundukları yıl arasındaki küçük farkı görebilir; fakat on yıl önceki durumla bugünü karşılaştırmadıkları için büyük değişimi fark edemezler. Diamond’ın dikkat çektiği “yavaş yavaş normalleşme” olgusu tam olarak budur.
Her gün çok küçük ölçüde gerileyen bir düzen, dışarıdan bakıldığında hâlâ işliyor gibi görünebilir. Kurumlar vardır, kurallar yürürlüktedir, ekonomi dönmektedir, gündelik hayat devam etmektedir. Fakat kurumların niteliği, toplumun güveni, ortak değerler ve sorun çözme kapasitesi giderek aşınmaktadır. Çöküş henüz görünür olmadığı için gerileme de inkâr edilebilir.
Üstelik kötüleşen bir süreç içinde yaşanan geçici iyileşmeler yanıltıcı olabilir. Birkaç olumlu gösterge, sorunun tamamen ortadan kalktığı şeklinde yorumlanabilir. Kısa süreli bir ekonomik rahatlama yapısal sorunların çözüldüğü; geçici bir toplumsal sükûnet gerilimin sona erdiği; birkaç doğru karar ise kurumların yeniden sağlıklı işlemeye başladığı zannedilebilir.
Oysa anlık iyileşme ile kalıcı düzelme aynı şey değildir. Bazen sistem, tam da ciddi biçimde zayıfladığı bir dönemde dışarıdan güçlü görünebilir.
Sorunun fark edilememesinin bir başka nedeni de bilgi akışının bozulmasıdır. Yönetici kadrolar gerçekleri duymak istemediğinde, çevrelerinde zamanla yalnızca duymak istediklerini söyleyen insanlar kalır. Kötü haber getirenler “karamsar”, eleştirenler “zararlı”, uyarıda bulunanlar ise “düşman” sayılmaya başlanır. Böylece sorun ortadan kalkmaz; yalnızca sorundan söz edenler ortadan kaldırılır.
Bir toplumun geleceği açısından en tehlikeli an, sorunların konuşulmasının sorunun kendisinden daha büyük bir tehdit kabul edildiği andır.
-
Sorunu gördüğü hâlde çözmek için harekete geçmemek
Üçüncü aşamada artık sorun bilinmektedir. Ne var ki çözüm için gerekli adımlar atılmaz veya gösterilen çaba sorunun büyüklüğüyle orantılı değildir.
Bu durum her zaman bilgisizlikten kaynaklanmaz. Bazen yöneticiler, kurumlar ve toplumun etkili kesimleri ne yapılması gerektiğini bilir. Fakat çözümün kısa vadeli maliyetini üstlenmek istemezler. Çünkü uzun vadede bütün toplumu koruyacak bir karar, kısa vadede belirli grupların çıkarlarını zedeleyebilir.
Burada çıkar çatışması devreye girer. Sistemin bozulmasından toplumun geneli zarar görürken, dar bir kesim mevcut düzenden yararlanmaya devam edebilir. Yönetici elitler sorunları çözmek yerine kendi konumlarını, servetlerini veya nüfuzlarını korumayı tercih edebilir. Bedel bütün topluma yayılırken kazanç belirli ellerde toplanıyorsa değişime karşı güçlü bir direnç oluşur.
Bir başka engel de “Ben vazgeçersem başkası vazgeçmeyecek” düşüncesidir. Herkes ortak kaynağın tükenmekte olduğunu bilir; fakat kimse ilk fedakârlığı yapmak istemez. Her birey veya grup kendi açısından rasyonel görünen davranışı sürdürürken ortaya bütün toplum açısından yıkıcı bir sonuç çıkar.
Sorunların çözülmesini engelleyen yalnızca maddi çıkarlar da değildir. Toplumların vazgeçmek istemediği yerleşik kabulleri, alışkanlıkları ve kimliklerinin parçası hâline getirdiği uygulamaları bulunur. Bir yöntemin yıllarca uygulanmış olması, onun hâlâ doğru olduğu anlamına gelmez. Ancak bazı tercihler zamanla sıradan bir politika olmaktan çıkar ve toplumsal kimliğin parçasına dönüşür. Bu durumda yanlış bir uygulamanın değiştirilmesi, insanlar tarafından geçmişin veya kimliğin reddedilmesi gibi algılanabilir.
Oysa toplumların ayakta kalması, bazen kendileri hakkında kurdukları hikâyeyi yeniden değerlendirebilmelerine bağlıdır. Gelenekleri korumak ile geçmişte yapılan her şeyi sürdürmek aynı şey değildir.
-
Sorunu çözmeye çalışıp başarısız olmak
Son aşamada toplum nihayet harekete geçer; fakat artık sorun çok büyümüş, imkânlar azalmış ve çözüm kapasitesi zayıflamıştır.
Bazı sorunlar erken dönemde sınırlı bir müdahaleyle çözülebilir. Fakat ertelendikçe çözümün ekonomik, siyasal ve toplumsal maliyeti artar. Başlangıçta küçük bir düzenleme yeterliyken zamanla bütün sistemi değiştirmek gerekebilir. Önceden önlenebilecek bir sorun, artık ancak ağır bedeller ödenerek yönetilebilecek bir krize dönüşür.
Geç kalındığında uygulanan çözümler de çoğunlukla yetersiz olur. Çünkü toplumlar, büyük bir sorunla karşılaştıklarında bile eski yöntemleri biraz daha yoğun uygulamanın yeterli olacağını düşünebilirler. Oysa sorunu meydana getiren düşünce ve kurumlarla aynı sorunu çözmek her zaman mümkün değildir.
Bazen çözüm doğru olsa bile uygulama kapasitesi kalmamıştır. Kurumlar zayıflamış, uzmanlık değersizleştirilmiş, güven kaybolmuş ve toplumsal iş birliği imkânı aşınmıştır. İnsanlar yönetimin açıklamalarına, kurumların verilerine veya birbirlerine güvenmiyorsa en doğru tedbirler bile sonuç vermeyebilir.
Bu aşamada çöküş yalnızca kaynakların tükenmesinden değil, ortak hareket etme kabiliyetinin kaybolmasından doğar. Toplumun elinde hâlâ para, insan gücü ve teknik imkân bulunabilir; fakat bunları ortak bir amaç doğrultusunda harekete geçirecek güven ve kurumsal düzen kalmamış olabilir.
Çöküş kader değildir
Diamond’ın çalışmasından çıkarılabilecek en önemli sonuç, çöküşün kaçınılmaz olmadığıdır. Tarihte bazı toplumlar yaklaşan tehlikeleri görememiş veya gördükleri hâlde gerekli adımları atamamıştır. Bazıları ise aynı tür sorunlarla karşılaşmasına rağmen doğru zamanda karar almış, alışkanlıklarını değiştirmiş ve ayakta kalmayı başarmıştır.
Bu nedenle çöküş üzerine konuşmak, felaket tellallığı yapmak değildir. Tam tersine, geleceği korumak için geçmişin tecrübelerinden yararlanma çabasıdır.
Toplumların verdiği kararlar; yöneticilerin, kurumların, uzmanların, medyanın, ekonomik aktörlerin ve sıradan insanların tercihleriyle şekillenir. Herkes yalnızca kendi kısa vadeli çıkarını düşündüğünde ortak gelecek savunmasız kalır. İnsanlar gerçeği değil duymak istediklerini söyleyenleri tercih ettiğinde sorunları erken fark etme imkânı azalır. Eleştiri düşmanlık, uyarı karamsarlık, değişim ise ihanet olarak görüldüğünde toplum kendi öğrenme kanallarını kapatır.
Bir toplumun gücü, hiç sorun yaşamamasından değil; sorunları zamanında görebilmesinden, onları açıkça konuşabilmesinden ve henüz çözülebilir durumdayken harekete geçebilmesinden gelir.
Çöküşe giden yol genellikle tek bir büyük yanlışla başlamaz. Küçük ihmaller, ertelenen kararlar, bastırılan uyarılar, kısa vadeli çıkarlar ve geçici başarıların meydana getirdiği bir körlükler silsilesi içinde ilerler. Her aşamada “Henüz ciddi bir şey olmadı” denilebilir. Fakat çöküş görünür hâle geldiğinde, onu hazırlayan kararların önemli bir bölümü çoktan verilmiştir.
Tarihin öğrettiği en önemli ders belki de şudur: Toplumları yalnızca karşılaştıkları tehlikeler değil, o tehlikeler karşısında görmeyi, düşünmeyi ve değişmeyi reddetmeleri çökertir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

