NECİP F. BAHADIR | YORUM
Bazen ‘düğün ortamı’ siyasetin odağı olur. Gelenler gelmeyenler, davete icabet edenler elinin tersiyle itenler… Hep konuşulur, tartışılır bir ‘siyasi anlam’ aranır. Hafta sonu eski Başbakan Ahmet Davutoğlu oğlunu evlendirdi. Öncesinde başta Erdoğan olmak üzere ‘eski yol arkadaşlarına’ davetiye gönderdiğini duyurdu.
Partisini feshetmesi, aktif siyasete mola vermesi acaba aradaki buzları eritebilir miydi? Dün dünde kalır, bugün yeni bir gün olabilir miydi? Siyasette ebedi düşmanlık olmaz. Kan davası siyasetin kitabında yer almaz. O cahiliye dönemi alışkanlığı…
Zayıf ihtimaldi ama herkes gibi benim de gözlerim Erdoğan’da idi. Bir sürpriz yaparak pekala herkesi şaşırtabilirdi. İktidar ve koltuk uğruna nice muarızlar dost, dostlar ise düşman olmadı mı? Erdoğan, 25 yıllık siyaset macerası bu keskin yer değiştirmelerin hikayesi değil mi? Kim derdi ki günün birinde MHP ve Bahçeli ‘sarsılmaz müttefiki’ Doğu Perinçek gibi aykırı bir figür destekçisi olacak?
Siyaset bu… Öcalan’a uzanan el Davutoğlu’na niye uzanmasın? Barış ise barış, dostluk ise dostluk…
Ve fakat savcı, Erdoğan’dan önce davrandı. Düğünün arifesinde Davutoğlu’nu yıllar önce yaptığı bir konuşma nedeniyle ‘şüpheli’ sıfatıyla ifadeye çağırdı. İşaret Erdoğan’dan mıydı? Yoksa Erdoğan’ın davete icabet etmesini istemeyen bir irade mi devreye girdi?
Ahmet Davutoğlu’nun konuşması Erdoğan için yenilir, yutulur cinsten değildi, oldukça ağırdı… Ama yıllar öncesine aitti. Sahada bir vatadaşla girdiği söz dalaşı sırasında dilinin ayarını tutturamamıştı. Doğrudan Erdoğan ve bakanlarını hedef aldı. Ve yolsuzluk ve hırsızlıkla itham etti. Öyle dolaylı veya ima yoluyla değil, mesajı doğrudan adresi gönderdi.
Şu sözlere bakar mısınız; kurşun gibi!
“Benden sonra bakanlar gibi bir kuruş haram lokma yemedim. Onlara da ‘haram lokma yemeyin’ dedim. Yediler… Çevrelerini zengin ettiler. Damadını bakan yaptı. Akrabalarını zengin etti. Beş tane müteahhide Türkiye’yi peşkeş çekti…”
Erdoğan’ı en zayıf yerinden vurdu. Davutoğlu bulunduğu konum itibarıyla dönemin önemli tanıklarından biri… Söyledikleri basit bir duyum veya söylenti olamaz. Bilgisi ve belgesi olmadan bunları söyleyebilir mi? Bülent Arınç’ın ifadesiyle ‘işgüzar’ savcı ‘cumhurbaşkanına hakaretten’ soruşturma başlattı. O sözleri peşinen ‘iftira ve yalan’ kabul etti. Bu ortamda aksi düşünülemezdi zaten.
Ama pekala ‘itiraf’ olarak değerlendirmek de mümkün. Davutoğlu sıradan bir isim mi? Günün birinde ‘itirafçı’ olarak da savcının karşısına çıkarsa şaşırmamak lazım. Ondan daha iyi bilen birileri olamaz herhalde… “Haram yediler!” diyorsa… “Kimdi o bakanlar ve o haram yedikleri neydi, bildiklerini anlat!” diye sorulur.
Sorulmalı da… Damadını bakan yaptı… Bu suç değil. Siyasi etik açısından eleştirilebilir. Fakat hukuken bir şey söylenemez. ‘Akrabalarını zengin etti, Türkiye’yi peşkeş çekti!’ cümlesi karşısında hukukun “Nasıl?” diye sorması beklenmez mi?
Davutoğlu, ifade verdikten sonra da geri adım atmadı, “Sözlerimin arkasındayım!” dedi; “O gün ne söylediysem bugün de o sözlerin faili, sahibi ve savunucusuyum. Hakaret etmedim, hesap sordum. Aşağılamadım, eleştirdim. Suç işlemedim, anayasal hakkımı ve siyasi sorumluluğumu kullandım…”
Peki bu kadar ağır söz söylediğin birini düğününe niye davet ettin? Peki çıkıp gelseydi, nikah şahidi olmayacak mıydı? Damat ve geline ‘evlilik belgesini’ vermeyecek miydi? ‘Siyasettir…’ deyip geçmeli miyiz? Neyse, ‘sözlerimin arkasındayım’ savunmasından sonra Erdoğan’dan bir adım beklenemezdi.
İki tarafın da acısı derin… Öyle zamanla kabuk bağlayacak türden değil. Kuyruk ve evlat acısı gibi… Kalıcı… Erdoğan, Ahmet Davutoğlu’nun önce koltuğunu altından çekti, sonra ‘gözbebeğim’ dediği üniversitesine el koydu, ardından partisinin içini boşalttı. Yağmurlu havada susuz bıraktı.
Başbakanlık makamına Erdoğan getirdi, Erdoğan götürdü. İnisiyatif de onun, irade de… Ama süreç dikkate alındığında siyasi açıdan Davutoğlu gibi kibir abidesi bir şahsiyeti ‘mundar’ etti. ‘Kurban’ etseydi nispeten itibarını sürdürebilirdi. Üniversite ve partisi ile kolunu kanadını kırdı. Doğrudan ‘varlığını’ hedef aldı.
AKP kimliğini hala muhafaza ettiğini ve Erdoğan’a sadakatini sürdürdüğünü söyleyen Bülent Arınç adeta düğünün ‘onur’ konuğuydu. Kemal Kılıçdaroğlu ve Özgür Özel gibi ‘genel başkanlar’ da oradaydı fakat mikrofonu Bülent Arınç kaptı. Ve uzunca bir konuşma yaptı. ‘Hayırlı olsun’ dileklerinin ötesinde… Ailenin önemi ve çocuk sayısına da girmedi. Melih Gökçek ile bitmek tükenmek bilmeyen kavgasını burada da sürdürdü. Ve, “Biz siyasi hayatımızda çizdiğimiz yol itibarıyla Ahmet Davutoğlu’nun yanındayız…” dedi.
‘Biz’ derken kimleri kastetti? AKP’yi mi? Onlar niye yoktu?
Bülent Arınç düğüne AKP veya Erdoğan’ı ‘temsilen’ mi katıldı yoksa? Öyle olsaydı bunu açık açık söylerdi. Tamamen kendi irade ve inisiyatifinin söz konusu olduğunu tahmin etmek zor değil. Arınç kuşkusuz bir ‘yalnız adam’ değil. ‘Biz’ kavramının altı o kadar da boş değil. Arkasında bir ‘sessizler kitlesi’ mevcut…
Erdoğan’ın yaptıklarını doğru bulmayan ama konuşamayan partililer… En yukarıdan en aşağıya kalabalık bir grup… Arınç’ın onlar adına konuştuğunu söylemek yanlış olmaz. Baskı dönemli dünyanın her yerinde insanları ‘çift kimlikli’ yapar. İtikadı başka, ameli başka inançlılar topluluğu… Ben böyle anlıyorum.
Ahmet Davutoğlu’nun yanında olmak… Normal şartlarda ‘siyasi bedel’ gerektirir. Başka bir AKP’li olsaydı çoktan kapının önüne konmuştu. Hem Erdoğan hem de Davutoğlu’nun yanında olmam mümkün mü? Olağan koşullarda ‘hayır…’
İki zıt yön. Erdoğan’ın, Davutoğlu’na yaptıkları, Davutoğlu’nun Erdoğan hakkında söyledikleri ortada… Teşbihte hata olmaz… Hak ve batıl gibi birbirinden uzak iki çizgi. Arınç ve ‘biz’ dediği o sessizler grubu artık safını belli etse… İtikadi ve ameli olarak aynı çizgiyi sürdürse…
Dönemin olağanüstü, siyasi iklimin sıra dışı olduğu aşikar… Ama bu kadar karakter ve kişilik parçalanması, vicdan yarılması doğru değil. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun bir şahsiyet bütünlüğü arıyor insan. ‘Bir insan için önüne çıkan tüm yollar yürünebilir ise o insan artık kaybolmuştur…’ Arınç ‘yitik bir siyasetçi’ mi yoksa?
Duayen gazeteci Hasan Cemal yazısına, “Bugün canım yazı yazmak istemiyor!” başlığını atmış. Erdoğan’ın, “Türkiye’de darbeler dönemi bir daha açılmamak üzere kapandı.” cümlesini duyunca kendi kendine gülmeye başlamış…
Acı bir gülümseme olmalı bu… Daha geçen hafta Üsküdar’da yaşanan neydi? Bir siyasi fetih mi? Yoksa politik darbe mi? Cemal, “Aynı zamanda tepem attı!” diye de eklemiş.
Haksız mı, değil? Bilal Erdoğan Diyarbakır’da dolaşırken ‘Selahattin Demirtaş’ı serbest bırakın…’ talepleriyle karşılaştı. Bilal Erdoğan, “O konu benim dışımda!” diye cevap vermiş ama Kürt sokağının nabzını da öğrenmiş oldu. Öcalan’a ‘bahçeli villa’ ise siyasetin umurunda değil. Basit ve sıradan bir gelişme mi?
Bir düğün kaç Arınç? İki mi üç mü?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

