Site icon Serbest Görüş

AfSV’den ‘etik’ rehberi: Sosyal medyaya da ahlak lazım!

AfSV’den ‘etik’ rehberi: Sosyal medyaya da ahlak lazım!


AHMET KURUCAN | YORUM 

Alliance for Shared Values, kısa adıyla AFSV, 21 Eylül 2026 tarihinde Hizmet gönüllülerine yönelik bir İletişim ve ‘Sosyal Medya Etiği Rehberi’ yayımladı. Umarım metni görmüş ve okumuşsunuzdur. 2 sayfalık kısa metinde iletişim adına yapılması ve kaçınılması gereken 16 ilke anlatılıyor. Uzun bir çalışmanın ürünü olduğu muhkem ifadelerinden anlaşılan bu metin hepimiz için bir rehber niteliğinde.

Sizi bilmem ama ben metni okurken şunu düşündüm: Aslında burada söylenen doğruluk, insan onuruna saygı, mahremiyet, gıybetten ve iftiradan kaçınma, zanla hareket etmeme, yapılan yanlışı kabul edip düzeltme, ötekileştirici dilden uzak durma gibi ölçüler hiç birisi yeni şeyler değil. Yeni olan mecra. Yeni olan teknoloji. Yeni olan iletişimin hızı. 

Daha açık söyleyeyim: Sosyal medya yeni, ahlâk yeni değil…

Bence metnin en önemli taraflarından biri şu: “Ben yazmadım, sadece paylaştım!” diyerek sorumluluktan kurtulamıyoruz. Hatta “Beğendiğim veya paylaştığım içerikler görüşümü yansıtmaz!” demek de yanlış veya zararlı bir içeriğin yayılmasına katkıda bulunmanın ahlâkî sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

Kur’an’ın, “Ey iman edenler! Size bir fâsık haber getirirse onu araştırın…” (Hucurât, 49/6) emri tam da burada karşımıza çıkıyor. Eskiden haberi bir insan getirirdi. Bugün WhatsApp getiriyor, X getiriyor, YouTube getiriyor. On saniyelik bir video, bir ekran görüntüsü, yapay zekâyla üretilmiş bir ses kaydı getiriyor. Dolayısıyla “fetebeyyenû”; araştırın, tahkik edin, teyit edin emri bugün belki de hiç olmadığı kadar hayatımızın içinde.

Bir “forward” tuşuna basmak bile ahlâkî bir fiil artık. Bunu görmemiz lazım.

Metni okurken kaç defa Fethullah Gülen Hocaefendi’nin yanında geçen yıllarımı ve medya dünyasında yaşadıklarımı da hatırladım. Onun çok önem verdiği kavramlardan biri lisan-ı münasip idi. Doğruyu söylemek yetmiyor. Söylediğiniz, yazdığınız zaten doğru olmak zorunda ama onu taşıyan dil yanlışsa, bazen o dil hakikatin önüne perde olur. Burada Kur’an’ın Hz. Musa’ya, Firavun’un karşısına çıkarken bile, “Ona yumuşak söz söyleyin!” buyurmasını hatırlamamak elde değil.

Muhatabımızın ahlâkı bizin ahlâkımızı belirleyemez. O sertleşti diye biz sertleşmek, o hakaret etti diye biz hakaret etmek zorunda değiliz.

Hocaefendi’nin müsbet hareket anlayışını da böyle okuyorum. Müsbet hareket, haksızlığa sessiz kalmak demek değildir. Gerektiğinde itiraz edeceksiniz. Yanlışa yanlış diyeceksiniz. Hakkınızı savunacaksınız. Ama davranışınızı tepki değil, ilke belirleyecek. Kaldı ki günümüz dönyasında sosyal medyanın problemi tam da burada başlıyor. Sosyal medya bizi tepkiye çağırıyor. Biri sert konuşuyor, daha sertini söylememizi istiyor. Biri hakaret ediyor, daha ağır bir karşılık bekliyor. Algoritma öfkeyi, gerilimi, kutuplaşmayı seviyor. Çünkü bunlar etkileşim getiriyor. Ama algoritmanın istediği ile ahlâkın istediği aynı şey değil.

Fethullah Gülen Hocefendi bu yaklaşımı sadece kullandığımız kelimelerle de sınırlı tutmazdı. Habercilik yaparken eleştirilerimizde dengeli olmamızı, haberi mutlaka teyit etmemizi, eleştirdiğimiz kişi veya kurumların görüşünü almamızı isterdi. Ama ortada kamu yararı varsa, “Aman kimseyi incitmeyelim!” diyerek meseleyi örtmemizi de istemezdi.

Yazacaktık… Yanlışı ortaya koyacaktık. Fakat orada da durmayacaktık. Yayın toplantılarında kafa yoracak, “Peki bunun çaresi ne olabilir? Başka türlü yapılabilir mi? Alternatif çözüm yolları neler?” diye düşünecektik.

Ekonomik bir mesele ise ekonomi servisindeki arkadaşlar, siyasi bir mesele ise o alanı takip eden gazeteciler kendi bilgi ve tecrübeleri ölçüsünde çözüm ihtimallerini de ortaya koymaya çalışırlardı. Yani gazeteciliği sadece yanlışları teşhir eden, insanları ve kurumları tenkit eden bir faaliyet olarak görmezdik. Eleştireceksen bir çıkış yolu da göstermeye çalış. Problemi söyleyeceksen çözüm üzerinde de kafa yor. Hocaefendi’nin bizden istediği habercilik anlayışının önemli bir tarafı buydu.

Bir hatıramı aktarayım…

Zaman gazetesinde yayın koordinatörlüğü yaptığım 28 Şubat günlerini hatırlıyorum. Başörtülü üniversite öğrencileri her gün sabah gazeteye gelir, ikna odalarında, üniversite kapılarında yaşadıkları zulümleri anlatırlar ve kendilerini hergün manşete taşımamızı isterlerdi. “Diğer muhafazakar gazeteler bunu her gün manşete taşıyor, siz neden taşımıyorsunuz?” diye de sorarlardı.

Biz ise böyle bir yayın politikasını tercih etmemiştik. Çünkü problemin çözülmesine hizmet etmiyor aksine kutuplaşmayı, gerilimi, öfkeyi daha da büyütüyordu. Böylesi bir ortamda başörtü sorununun hergün manşete çekmek yangına körükle gitmekten ve başta o mağdur kızlarımız olmak üzere herkese zarar vermekten öte bir mana taşımayacaktı. Ama yaşanan öyle zulümler de oluyordu ki gerçekten haber değeri taşıyordu. Onları da manşetten değil sürmanşetten bile verdiğimiz oluyordu.

Bu hadiseyi bugünün sosyal medyasına uyarlayacak olursak…

Yüzde 90 itibariyle sosyal medya hergün bize, “Yangına biraz daha odun at!” diyor. Fakat ahlâk ise “Bu yangını nasıl söndürebilirim?” diye sormamızı gerektiriyor.

İfade özgürlüğü bağlamında AFSV rehberinin yaptığı en önemli uyarı bana göre bir ifade özgürlüğünü sorumluluktan koparmaması ve özellikle Hizmet adına yapılan açıklamalarda mercinin bilinmesi. Oradaki ilkeyi şöyle özetleyebilirim: Bir Hizmet insanının sosyal medyada söylediği her söz Hizmet’in görüşü olmadığı gibi, kişinin kendi kanaatini “Hizmet böyle düşünüyor” diye sunması da doğru değil. 

Fakat bütün bunların ötesinde metnin bana hatırlattığı ve herkese de hatırlatması gereken en önemli esas, ekranın arkasına geçtiğimizde nasıl bir insan olduğumuz sorusu. Bir kişinin yüzüne söyleyemeyeceğimiz sözü X’te söyleyebiliyor muyuz? Beş kişinin yanında yapmaya utanacağımız gıybeti yüzbinlerce kişinin önünde yapabiliyor muyuz? Delili olmayan bir iddiayı sırf bizim düşüncemizi desteklediği için paylaşabiliyor muyuz?

Hele bizim gibi ağır haksızlıklar yaşamış bir topluluğun bu konuda daha dikkatli olması gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar hapse atıldı. Aileler parçalandı. Mallarına mülklerine el konuldu, gasp edildi. Binlerce insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bütün bunlar doğru. Fakat öfkemizin haklı olması, kullandığımız her dili haklı hâle getirmez. Zulme uğramış olmak, zulmetme ruhsatı vermez. Gıybet yine gıybettir. İftira yine iftiradır. Yalan yine yalandır. İnsan haysiyeti, karşımızdaki kim olursa olsun yine korunması gereken bir değerdir.

AFSV’nin hazırladığı “İletişim ve Sosyal Medya Etiği Rehberi” nin  kıymetini biraz da burada görüyorum. Yeni bir ahlâk icat etmiyor. Bildiğimiz ahlâkı yeni dünyanın şartları içinde yeniden hatırlatıyor. ‘Müsbet hareket sadece sokakta şiddete başvurmamak değildir!” diyor bize. Klavye başında da, telefonda da, X’te de, YouTube yorumlarında da, WhatsApp grublarında da bu esasları unutmamızı salık veriyor.

Evet, Hucurât sûresinin uyarıları telefonu elimize aldığımızda yürürlükten kalkmıyor. Kul hakkı ekranın arkasında kaybolmuyor.

Bu rehber Kemal Gülen’in moderatörlüğünde yapılan bir programda da ele alındı. Benim de konuşmacı olarak katıldığım programda AFSV Başkanı Alp Bey, Hamidullah Öztürk, Emine Eroğlu ve psikolog Sümeyra Tosun Hanımefendi ile birlikte farklı yönleriyle iletişim ve sosyal medya etiği üzerinde durduk.

Rehberi okuduktan sonra arzu edenlerin o programı da izlemesini özellikle tavsiye ederim.

Son sözüm şu olsun: Mesele sosyal medyayı nasıl kullandığımızdan önce, sosyal medyayı kullanırken nasıl bir insan olarak kaldığımız meselesidir. AFSV’nin iki sayfalık rehberini onun için önemsiyorum.

Bilmem siz de önemser misiniz?

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version