29 yıl önce kaybedilen oğlu Orhan ve gelini Zozan’ın akıbetini öğrenmek için yıllardır mücadele eden Dilber Eren, ‘Benim bir mezarım bile yok. Artık yaşamadıklarını biliyoruz, en azından bir mezarları olsun’ dedi
Kürdistan kentlerinde 90lı yıllarda yaşanan zorla kaybetme ve faili meçhul dosyalarına dair, kayıp yakınlarının adalet mücadelesi sürüyor. 1995’te gözaltında kaybedilen Rıdvan Karakoç’un dosyasında verilen zamanaşımı kararı, cezasızlığa karşı mücadeleyi yeniden gündeme getirirken, 29 yıldır oğlu Orhan ve gelini Zozan Eren’den haber bekleyen Dilber Eren de adalet mücadelesini sürdürüyor.
‘Kör sağır dilsizi oynadılar’
Yıllardır oğlunun ve gelininin başına ne geldiğini öğrenmeye çalışarak yaşamını sürdüren Dilber Eren, akıbetlerine dair tek bir bilgiye ulaşamadıklarını söyledi.
Dilber Eren şöyle devam etti:
“Oğlumun iki kızı vardı. Birkaç hafta önce en küçük kızının düğününü yaptık. Oğlumla gelinim, merkezden Pasûr’a geldiler, buradan Amed’e dönmek isterlerken Kocaköy yolunda araçlarını durdurdular. O günden sonra da onlardan hiç haber alamadık. Nereye gittiysek, nereye sorduysak herhangi bir yanıt alamadık. Herkes kör, sağır ve dilsizi oynadı.”

‘Her gün onları bekledim’
Karakollara başvurduklarını ancak sonuç alamadıklarını söyleyen Dilber Eren, “Karakollara sorduk ama ‘bilmiyoruz’ yanıtını aldık. Tek bir haber alamadık, tek bir iz bulamadık” dedi.
Oğlu ve gelininin evlerinin kendisine yakın olduğunu belirten Dilber Eren, kaybolmalarının ardından onları beklediğini şu sözlerle ifade etti:
“Ben, gelirler diye her gün bir kapının, bir camın önünde onları bekledim. Onları bir gün olsun görmek için yaşadım, nefes aldım ama olmadı. Hâlâ en büyük talebim onları görmek. Beni sadece bunu yaşayanlar anlar, onlar dışında kimse anlayamaz.”
‘Bir mezarım dahi yok’
Zozan ve Orhan’ın akıbetine ilişkin bilgi alamadığı için yasını dahi tutamadığını belirten Dilber Eren, şunları söyledi:
“Onları göremedim, ne olduğunu bilmiyorum. O yüzden hiç yas da tutamadık. Ben bir taşa dahi dokunup ağlayamadım. Benim bir mezarım dahi yok. Şimdi barıştan söz ediyorlar. Bana göre barış, yasımı tutmak ve bir mezar sahibi olmaktır. Benim sonsuz yasım içinde bir kemik dahi yok. Akıbetlerine dair bir bilgi yok. Benim gibi binlerce aile var. Kemikleri bulunsa, mezar taşları yapılsa dahi yasım geçmeyecek. Ben acı çeken bir anne olarak önce mezar, ardından ise barış istiyorum. Artık yaşamadıklarını biliyoruz, en azından bir mezarları olsun. Baktığım camdan yas tutacağım bir taşları olsun. Hesapları diğer dünyaya kalmasın. Ne olduysa açığa çıksın ve yapanlar cezalandırılsın.”
Ne olmuştu?
25 Eylül 1997’de Amed’in Licê (Lice) ilçesinden Pasur’a (Kulp) gitmek üzere yola çıkan hemşire Zozan Eren ve eşi Orhan Eren’den bir daha haber alınamadı. Zozan ve Orhan Eren’in aracı, Angül Jandarma Karakolu’na yaklaşık 50 metre mesafede bulundu.
Zozan Eren’in kaybolmadan önce Kulp Kaymakamı tarafından makamına çağrıldığı ve kendi isteğiyle tayinini ilçeden aldırmasının istendiği aktarıldı. Kaymakamlıkta görevli iki polisin ise Zozan Eren’e, “Sen PKK’lilere ilaç gönderiyorsun, onun için gitmek zorundasın” dediği belirtildi.
Pembe Toprak, 26 Eylül’de kızından ve damadından haber alamadığı için Kulp Jandarma Karakolu’na başvurmak istedi ancak “tatil” gerekçesiyle başvurusu kabul edilmedi. Pazartesi günü Kulp Savcılığı’na başvuran Toprak’a ilişkin savcılığın karakoldan aldığı bilgide, Zozan ve Orhan Eren’in PKK tarafından kaçırıldığı söylendi.
Yapılan başvurulardan sonuç alınamaması üzerine aile, davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşıdı. AİHM, 21 Şubat 2005’te Türkiye’yi “yaşam hakkının ihlali” nedeniyle mahkûm etti.
Daha sonraki yıllarda, gözaltında kaybedilen Sadık ve Seyithan Ulusmaskan kardeşlerin yakınlarının kendi kayıplarını araştırırken Zozan ve Orhan Eren’in gözaltında tutulduğuna ilişkin bilgileri JİTEM elemanlarından duyduklarını aktardıkları belirtildi. Ancak Zozan ve Orhan Eren’in 25 Eylül 1997’de kaybolmasından bu yana akıbetlerine ilişkin herhangi bir bilgiye ulaşılamadı.
Mezar iddiası araştırılmadı
Yıllar sonra, Zozan ve Orhan Eren’in aracının bulunduğu bölgeye yakın bir alanda bir mezarlık tespit edildiği belirtildi. Avukatların başvurusu üzerine savcılığın ilk aşamada başvuruyu kabul ettiği, ancak daha sonra “güvenlik” gerekçesiyle mezarlık olduğu belirtilen alanda keşif yapmadığı aktarıldı.
2014 yılında yaşanan bu gelişmenin ardından soruşturma dosyasının, dönemin Özel Yetkili Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan Lice Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderildiği ve dosyanın halen Lice’de bulunduğu öğrenildi.
Karakoç dosyasında zamanaşımına tepki: Samimilerse failler ortaya çıkarılmalı
Kaynak: ANF
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***