Dino Buzzati’nin Bastiani Kalesi’nde Tatarları beklerken tükenen Teğmen Drogo’su, Türkiye’nin ve diasporanın “yakında”lara rehin edilmiş hayatını anlatıyor sanki. Zira bir ülkenin en büyük kaybı bazen yapılan hırsızlık, çöken ekonomi, biten kurumlar değil; hiç gelmeyen yarınlara feda edilen ömürlerdir!
M. NEDİM HAZAR | YORUM
Yazıya başlamadan önce bir iç çekişimi paylaşmak isterim. Sanırım çeyrek asır önce “Barbarları Beklerken” isimli kendimce farklı olduğuna inandığım, bir kitap yazmıştım. Doğal olarak siyasal İslamcı faşizmin etkisindeki bir ülkede sanırım bu kitabı bulmanız imkansız. Şimdi farklı dillere çeviriyorum, inşallah nasip olursa tekrar baskısını yapacağım.
Geçelim bugünkü mevzumuza…
Yaklaşık 55 sene önce kaybettiğimiz İtalyan Dino Buzzati hem yazar, hem gazeteci hem de ressamdı. Usta, eserlerinde yalnızlık, zaman, bekleyiş, ölüm ve insanın anlamsızlık karşısındaki çaresizliğini fantastik ve alegorik bir dille işlerdi.
En ünlü romanı Tatar Çölü (1940), genç subay Giovanni Drogo’nun Bastiani Kalesi’nde düşmanı ve hayatını değiştirecek büyük olayı bekleyerek geçen ömrünü anlattı. Roman, insanın gelecekte gerçekleşeceğine inandığı “büyük an” uğruna bugünü tüketmesinin güçlü bir alegorisiydi.
Bastiani Kalesi, düşmanın bir türlü saldırmadığı bir sınır karakolu değildir. Bekleyişin insanı usul usul mezara çevirdiği bir laboratuvardır.
Buzzati, genç Teğmen Drogo’yu kuzeyde, çölün kıyısında unutulmuş bir kaleye gönderir. Drogo oraya dört ay kalmak niyetiyle gider. Niyeti ciddidir: Bir sağlık raporu alacak, tayinini isteyecek, şehre, kendisini bekleyen o gerçek hayata dönecektir.
Ancak orada kalır.
Önce bir mevsim, sonra bir yıl, sonra otuz yıl kalır.
Çünkü duvarların arasında bir söylenti dolaşır: Tatarlar gelecektir!
Kimse görmemiştir onları, görmüş birini tanıyan da yoktur; ama gelecekleri kesindir. O gün geldiğinde, bu kayalıkta çürüyen ömür bir anda anlam kazanacaktır.
Türkiye’yi uzun zamandır bu romanın gramerinden başka bir dille anlatabiliriz sanırım.
“Yakında” diye bir zaman kipimiz var…
“Yakında seçim var. Yakında ekonomi düzelecek. Yakında yeni bir anayasa gelecek, yakında büyük bir operasyon olacak, yakında adalet geri gelecek, yakında memlekete döneceğiz.”
Bu kipin en sinsi tarafı, yalan olmaması. Söylenenlerin çoğu teorik olarak mümkün. Bastiani’nin Tatarları da mümkündür; kuzey gerçekten bir çöldür, çölün ötesinde gerçekten bir şey vardır. Mesele düşmanın var olup olmadığı değil, bir toplumun kendi hayatını o olasılığa rehin vermesidir.
Rehin verilen şey de somut aslında: İnsanlar ev almıyor, çocuk yapmıyor, iş kurmuyor, dönmüyor, gitmiyor, itiraz etmiyor, ağaç dikmiyor. Hepsinin gerekçesi tek cümle: “Biraz bekleyelim, bir görelim ne olacak.”
Bekleyiş bir ara dönem olmaktan çıkıp yaşam biçimine dönüştüğünde ortada artık bir ülke değil, bir garnizon vardır.
Bir yönetim modeli olarak umut!
Buzzati’nin kalesinde umudu diri tutan küçük işaretler vardır. Kuzeyde, uzakta bir yol yapılmaktadır: Yıllar içinde ilerleyen ince, siyah bir çizgi. Onu dürbünle izlerler. Yol ilerledikçe heyecan yükselir, “Demek geliyorlar!” derler; sonra yol durur, sonra yeniden ilerler. Otuz yıl boyunca kaleyi ayakta tutan şey saldırı değil, saldırı ihtimalinin düzenli aralıklarla tazelenmesidir.
Türkiye’nin siyasi takvimi tam olarak böyle işlemiyor mu? Bir seçim, bir kongre, bir duruşma, bir iddianame, bir anket, bir “süreç”… Her biri dürbünle izlenen yeni bir yol parçası. Her birinde aynı cümle kuruluyor: Bu sefer farklı. Sonra yol durur; başka bir yerde yeni bir yol başlar ve kale yeniden ayağa kalkar.
Burada yönetilen şey belirsizliğin kendisidir esasen. Yarını elinde tutan, bugünü de yönetir çünkü.
Tatarlar bir olgu değil, ihtiyaç!
Romanın esas dehşeti Tatarların gelmemesi değil; kalenin onlarsız yaşayamayacak oluşudur. Bastiani, düşmanı olduğu için değil, düşmana ihtiyacı olduğu için ayaktadır. Tatarlar olmasa bütçesi, rütbeleri, nöbetleri ve o kayalıkta geçen ömürlerin anlamı çökecektir.
Türkiye’nin son yüzyılı ise düşman kadrosunu yenileme tarihi adeta. Kimi zaman dış güçler, kimi zaman lobiler, kimi zaman iç mihraklar, kimi zaman “paralel”ler, kimi zaman doğrudan kendi vatandaşlarının büyük bir bölümü. Kadro değişir, kalenin ihtiyacı değişmez. Zira düşman ilan etmek en ucuz yönetme biçimidir: Bütçe istemez, reform istemez, adalet hiç istemez. Bir dürbünle kuzeye bakan bir nöbetçi yeter.
Buzzati’yi Orwell’in sürekli yeniden üretilen düşmanından, Kafka’nın ulaşılamayan makamından ve Beckett’in gelmeyen Godot’sundan ayıran bir incelik var: O, mekanizmanın kurbanlarını suçlamaz. Drogo aptal değildir, korkak hiç değildir. Sadece her seferinde makul bir gerekçeyle bir yıl daha kalmıştır. Milyonlarca insanın hikâyesi de budur: Her tek kararı makuldü, toplamı bir ömürdü.
Romanın en unutulmaz sahnesi düşmanla değil, kurallarla ilgilidir. Genç bir er kalenin dışında kalır, geri dönmek ister ama gece parolasını hatırlayamaz. Nöbetçi onu tanır, sesini bilir, arkadaşıdır. Ve tam da bu yüzden vurur. Çünkü kural ve nizam böyledir.
Otuz yılda kalenin verdiği tek zayiat budur zaten: Kendi askeri, kendi kuralı yüzünden, hiç gelmeyen bir düşmanın gölgesinin korkusuyla kurşunlama. Bir toplumun asıl kaybı da beklenen büyük çatışmada değil, o çatışmaya hazırlık adına kendi insanına yaptığı uygulamalarda verilir. Parolayı hatırlamayanlar vurulur; ardından nizamın kusursuz işlediğine dair rapor yazılır.
Ve bir gün gerçekten gelirler
Kitaba tekrar göz attım ve gördüm ki Buzzati’nin finali, benim hatırladığımdan çok daha acımasız aslında. Tatarlar sonunda gerçekten gelir. Kuzeyde birlikler görünür, kale ilk kez gerçek anlamda hazırlanır, hareketlilik başlar.
Ama Drogo o sırada hastadır. Ve dikkat buyurun yıllarca uğruna beklediği şey belirdiğinde onu kalenin dışına atarlar. Gelen genç subaylara yer açmak gerekmektedir. Ömrünü verdiği kaleden bir arabaya bindirilip yola konur. Beklediği gün gelmiştir, fakat o gün artık ona ait değildir. Yolda, bir handa, tanımadığı bir odada, tek başına ölür.
Buzzati son sayfada asıl savaşın en baştan beri başka bir yerde olduğunu söyler: Drogo’nun gerçek düşmanı Tatarlar değil ölümdür ve o karanlık odada verebileceği tek şey bir tavırdır.
Verir de.
Ve sevgili okur kapanış metaforumuz tam burada duruyor. Her toplum Drogo gibi olabiliyor. Yıllarca özgürlüğü, refahı, adaleti, “normalleşmeyi” bekler; beklediği gün geldiğinde onu karşılayacak enerjisi, kurumları, hafızası, hukukçusu, öğretmeni ve gençliği çoktan tükenmiştir. Daha kötüsü: O gün geldiğinde bekleyişi yapanlara şükran içinde “buyurun” denmez, yer açması istenir.
Merceği kendimize çevirelim isterseniz. Diaspora kendi kalesini kurdu; on yıldır aynı kiple yaşıyoruz: “Bitince.”
Süreç bittiğinde şu işi yaparım, bittiğinde şu kitabı yazarım. Çocuklar burada büyüdü, diller değişti, mezarlar buraya taşındı; kararlarımız hep ertelendi. Uzağa dürbünle bakmak, bulunduğun yerde hayat kurmaktan daima kolay çünkü.
Tatar Çölü bir savaş romanı değil, bir zaman romanı. Türkiye’nin gerçek kaybı da belki ekonomi ya da kurumlar değil, kaybedilen yıllardır. Kişi başına düşen milli gelir hesaplanıyor; kişi başına düşen ertelenmiş ömrü kimse hesaplamıyor ne yazık ki!
Buzzati’nin dersi karamsarlık da değil. Tatarların gelip gelmeyeceği bizim elimizde olmayabilir ama ömrümüzü onların takvimine göre kurup kurmayacağımız bizim elimizde. Kaleyi ayakta tutan taş değil, nöbettir. Nöbeti bırakmak da bir seçenek elbette.
Yapılacak tek şey belki de şu: Bugünü, hiç gelmeyecek bir yarının provası saymayı bırakmak. Hayata hemen tutunmak, kendi rönesansımızı kurgulamak, ailemize zaman ayırmak, ders vermek, dernek kurmak, kitap yazmak, ağaç dikmek. Yani çölün bu tarafında bir hayat kurmak.
Tatarlar gelirse gelsin. Bizi hazır bulsunlar; bekler hâlde değil.
NOT: Can dostum Hakan Şahinli’nin vefatının acısıyla kıvrandığım son bir haftada zihnimden çıkmadı bu roman. Merhuma bir Fatihe lütfederseniz hayra geçecektir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

