Site icon Serbest Görüş

Erdoğan’a ‘sandıksız’ çıkış kapısı (2): Bir söyleşinin şifreleri

Erdoğan’a ‘sandıksız’ çıkış kapısı (2): Bir söyleşinin şifreleri


M. NEDİM HAZAR | YORUM 

Bazı söyleşiler haber verir, bazıları haber olur. Cansu Çamlıbel’in 24 Ağustos’ta T24’te yayımladığı Cemalettin Kani Torun söyleşisi ikinci türden yani, metnin kendisi bir siyasi olay. Sebebini anlamak için önce takvime bakmak gerekiyor.

Söyleşi şu üç gelişmenin hemen ardından yapıldı; 10 Ağustos’ta Çerçeve Yasa’nın dört yüz altmış yedi oyla kabulü. 19 Ağustos civarında Öcalan’ın İmralı görüşme notlarının sızması. Ve 22 Ağustos’ta Gelecek Partisi’nin, yüz seksen delegenin katıldığı kongrede yüz altmış dört oyla kendini feshetmesi.

Yani Torun, mensubu olduğu partinin cenazesinden iki gün sonra konuşuyor. Çamlıbel bunu görmüş ve söyleşiye tam da bu şüpheyle girmiş aslında. Giriş yazısında, Gelecek’in fesih kararının düz bir “siyasi başarısızlık” hikâyesi olarak sunulmasına ihtiyatlı yaklaştığını, şüphelerinin peşine düşmek için Torun’u zor bir konuşmaya davet ettiğini yazıyor. Ve şu tespiti ekliyor: “Düne kadar iktidara ve bizzat Erdoğan’a ağır eleştiriler yönelten Torun, eleştirilerinin tonunu dikkat çekici ölçüde düşürmüştür.”

Anlayacağınız gazeteci Çamlıbel bir milletvekiliyle söyleşi yapmıyor; bir transferin tutanağını tutuyor.

Torun’un söyledikleri ilk okuyuşta dağınık görünebilir. Somali’den başlıyor, Gazze’ye uğruyor, 1925 Takrir-i Sükûn’a gidiyor, Meiji Japonya’sına değil ama Mustafa Kemal’in Suriye federasyon fikrine kadar uzanıyor. Oysa dikkatli bir okumayla metnin son derece disiplinli bir yapı üzerine kurulu olduğunu görüyoruz. Dört önerme var ve bunlar birbirine kilitli:

Jeopolitik zorunluluk. 7 Ekim 2023 bölgesel düzeni bozdu, İbrahim Anlaşmaları çöktü, Ortadoğu’da örgütler ya devletleşiyor ya tasfiye oluyor. HTŞ devletleşti, Hamas ve Hizbullah tasfiye oldu, sırada YPG var. PKK’nın feshi bu dalganın parçası.

Devlet-siyaset ayrımı. “Devlet adamları bir sonraki yüzyılı düşünüyor, siyasetçiler bir sonraki seçimi.” Torun’a göre bugün siyaset devletin gerisinde kalmıştır. “Devlet aklı” derken kastettiği, MİT, Genelkurmay ve Dışişleri’ndeki bürokratik birikim.

Entegrasyon modeli. 1923 sonrasında devlet üç kesimi ötekileştirdi. Dindarlar, Kürtler, Aleviler. Aleviler CHP üzerinden, dindarlar Millî Selamet-Refah-AK Parti hattı üzerinden merkeze geldi. Sıra Kürtlerde. Torun’un formülü net; Kürtler artık geleceklerini Ankara’da arayacak; Erbil’de veya Süleymaniye’de değil.

Anayasal çıkış rampası. Tüm partilerin katılımıyla bir anayasa masası kurulsun, güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçilsin, bu Meclis hem anayasayı değiştirsin hem cumhurbaşkanını seçsin, tutuklu siyasiler bırakılsın, herkes yarışsın.

Dördünü alt alta yazdığımızda ortaya çıkan tablo ilginç değil mi? Kürt meselesinin çözümü ile rejimin yumuşak geçişi, aynı işlemin iki yüzü. Torun bunu hiçbir yerde açıkça söylemiyor ama metin tam olarak bu kapıya çıkıyor. Zaten Çamlıbel de giriş yazısında aynı tespiti yapıyor: “Önerilen formülün kalbinde, Erdoğan’ın itiraz edemeyeceği bir “parlamenter sisteme dönüş” teklifi götürülmesi mantığı var.”

Kani Torun’un Cansu Çamlıbel’e verdiği röportaj son dönemde yaşananlara ilişkin çok önemli şifreler barındırıyor.

Şimdi asıl meseleye gelelim. Torun haziran başında Meclis kürsüsünden somut bir teklif yapmıştı ve bu teklif hala kulislerde tartışılıyor.

Teklifin görünen yüzü kusursuz demokratik: Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi Meclis’i taca çıkarmış, siyaseti zayıflatmış, güçlenen ise Beştepe bürokratları olmuştur. Sistem Meclis’i zayıflatırken bürokrasiyi büyütmüştür. Öyleyse parlamenter sisteme dönelim, icrayı başbakana verelim, Meclis’i yeniden ayağa kaldıralım.

Buraya kadar Türkiye muhalefetinin yıllardır söylediği şey.

Peki fark nerede?

Fark tek bir yan cümlede: “Ama cumhurbaşkanını yine bu Meclis seçsin.”

Cansu Çamlıbel bu noktayı hemen yakalıyor ve soruyor: “Bu Meclis bu şartlarda Erdoğan’ı bir kez daha seçer, değil mi?” 

Torun’un cevabı sakin ve teknik: “Evet, üçüncü turda salt çoğunlukla seçilebilir.” 

Ve ekliyor: “Ortamı yumuşatmak için gelin bu anayasa değişikliğini yapalım.”

Formülü biraz açacak olursak bu paket geçerse olacaklar şunlar:

Erdoğan’ın aday olma sorunu, sandığa hiç gidilmeden çözülür. Yeni sistemde cumhurbaşkanını halk değil Meclis seçer; mevcut Meclis aritmetiğiyle bu, bugünkü Cumhurbaşkanı’nın koltuğunu koruması demektir. Muhalefete “sisteme dönüş” satılır, milliyetçi tabana “istikrar” anlatılır, uluslararası kamuoyuna “demokratikleşme” diye sunulur. Ve en önemlisi: Saray için bir seçim riski alınmaz.

24 yıllık iktidarın bugün en korktuğu tek şey sandık olduğunu hepimiz biliyoruz artık. Bu formül, sandığı denklemden çıkarmayı amaçlıyor. Ama bir engel var tabii: Aritmetik. Anayasa değişikliği için doğrudan yürürlükte 400, halk oylamasında 360 oy gerekiyor. Cumhur İttifakı bu eşiklerin altında. Yeni Parti’yle anlaşmak, hem siyaseten imkânsız hem de o masadan iktidarın istediği çıkmaz.

Geriye tek bir kapı kalıyor; Kürt siyasi hareketi.

İşte Çerçeve Yasa’nın 467 oyu bu yüzden bir yasa değil, bir prova mahiyetindedir. AKP, MHP, DEM ve Yeni Parti’nin aynı yönde oy kullandığı o gece, anayasa değişikliği için gereken çoğunluğun teknik olarak sağlanabileceği gösterilmiş oldu. Barış süreci ilerledikçe, anayasa oyları da birikecektir şüphesiz. Kürt meselesinde atılan her adım, aynı anda bir oy satın alır.

Torun’un söyleşi boyunca ısrarla tekrarladığı, “Bu süreci siyaset tartışmalarına kurban etmeyelim” cümlesi, ki bence bu takasın konuşulmasını istememekten kaynaklanıyor olabilir.

Söyleşinin en önemli cümlesi Demirtaş değil

Çamlıbel’in söyleşisi doğal olarak çok ses getirdi ve neredeyse tüm manşetler Demirtaş cümlesine atıldı. Oysa bence metnin en ağır cümlesi başka bir yerde duruyor. Çamlıbel, AKP’lilerin bu formüle neden sıcak baktığını soruyor. Torun’un cevabı şu: “Aynı yetkilerle muhalif bir liderin cumhurbaşkanı olması durumunda, şu anda yapılanların benzerlerinin kendi başlarına gelebileceğini düşünüyorlar”. 

Çamlıbel üsteliyor: “Yani Erdoğan’dan sonra gelenlerin de yargıyı aynı şekilde araçsallaştırmasından mı korkuyorlar?”

Torun onaylıyor ve yumuşatarak ekliyor: “”İntikamcılık ve rövanşizm gelir, buna gerek yok, ortamı yumuşatalım” diye bakılıyor.”

Farkında mısınız bilmem ama birincisi, bu şahane bir itiraf. Bir iktidar partisinin milletvekilleri, kendi hukuk pratiklerinden korkuyorlarsa, o pratiğin ne olduğunu biliyorlar demektir. “Bize de aynısı yapılırsa katlanamayız.” cümlesi, “Yaptığımız şey katlanılmaz bir şeydir!” cümlesinin -en hafif tabirle- nazik hâli. Bugün Türkiye’de yargının ne hâlde olduğunu anlatan yüzlerce rapor var; ama en yıkıcı belge, iktidar kadrolarının rövanş korkusu bittabi.

İkincisi ve daha stratejik olanı ise bir iktidarın kadroları kaybetme senaryosu üzerine formül tartışıyorsa, o iktidar artık kalıcılığa değil, çıkış güvencesine oynamaya başlamıştır. 24 yıldır “Biz gitmeyiz!” diyen bir yapının içinde, “Gidersek başımıza ne gelir!” sorusunun sorulmaya başlanması, rejimin kendi ömrüne dair kanaatinin değiştiğinin işareti.

Torun ayrıca bunun kapı arkasında konuşulduğunu, kimsenin Cumhurbaşkanı’na iletmediğini, Erdoğan’ın bu tartışmalardan ne kadar haberdar olduğunu bilmediğini söylüyor. Ana muhalefete yapılanları tasvip etmeyen vekiller olduğunu ama herkesin “karnından konuştuğunu” ekliyor.

Bir iktidar partisinde vekillerin ülkenin geleceğine dair en ciddi formülü kapalı kapılar ardında ve liderden gizli konuşması — anlatılan sistem tam olarak bu – Torun sistemin Meclis’i taca çıkardığını söylüyor; oysa asıl taca çıkan Meclis değil, kendi partisinin içinde bile fikrini yüksek sesle söyleyemeyen siyasetçi değil mi?

Gelelim manşetlere oturan konuya… Torun, Demirtaş’la son iki yılda üç kez görüştüğünü, sonuncusunun üç ay önce olduğunu söylüyor ve şu cümleyi aktarıyor: “Ben Ankara’da görev almak istiyorum. Ankara’da devletin üst görevleri nelerse benim hedefim bu artık.”

Cümle yayımlanır yayımlanmaz sosyal medyada, “Demirtaş iktidardan makam bekliyor!” biçiminde okundu. Bunun üzerine Torun açıklama yaptı, Çamlıbel de giriş yazısına sonradan bir “doğru okuma” notu ekledi: “Kastedilen, Demirtaş’ın ülkeyi yönetmeye talip olduğuydu; bu hükümetten görev beklediği değil.”

Bu düzeltmeyi doğru kabul edelim. Ve fakat düzeltmenin kendisi de bir veri.

Klasik bir siyasi sondaj mekaniği izliyoruz tam olarak. Bir isim piyasaya sürülür, tepki ölçülür, gerekirse “Bağlamından koparıldı!” denip geri çekilir. Geriye kalan ise, sürülen ismin masada olduğu bilgisidir. Nitekim Torun devam ediyor ve daha da açık konuşuyor: “Öcalan’ın “demokratik cumhuriyet” diye tarif ettiği vizyonu Türkiye toplumuna en iyi aktarabilecek kişinin Demirtaş’tı ve on bu meşruiyete sahiptir!”

Esasen bu bir kanaat beyanı değil, bir aday tescili. Ve arkasında iki mesaj taşıyor. Anlaşılan o ki Demirtaş’ın tahliyesi masada ve Kürt siyasetinin ulusal ölçekli yüzü olarak o düşünülmekte.

Cansu Çamlıbel yıllardır konuşulan “Öcalan’ın Demirtaş vetosu” iddiasını hatırlatınca Torun bunu da yumuşatıyor; “Bazı konularda farklı görüşleri olmuş olabilir ama bir karşıtlık üretilmesi ne Öcalan’a ne Demirtaş’a ne Kürt siyasetine yarar. Yani ittifak tazeleniyor, saflar sıkılaştırılıyor.”

Metnin çatlakları da epeyce büyük.

Uzun süreli gazetecilik tecrübem bana bir metnin en verimli yerinin muhatabın cevap veremediği yerler olabileceğini gösterdi.

Sözgelimi bahse mevzu söyleşide “Devlet-siyaset” ayrımının aklayıcı işlevi bölümü enteresan geldi bana. Bu ayrım, süreci yürüten iradeyle muhalefeti tasfiye eden iradeyi iki ayrı özneye bölüyor. Oysa Çerçeve Yasa’yı çıkaran Meclis’le İmamoğlu’nu içeride tutan yargıyı aynı merkez yönetiyor. Torun operasyonların “süreci zehirlediğini” defalarca söylüyor — ama bunu yapanın kim olduğunu bir kez bile dillendirmiyor. Çamlıbel’in en keskin sorusu tam buraya iniyor: “Mesele hakikaten sadece çözümse, 31 Mart 2024 seçimlerinin sonucunu beklemeden neden düğmeye basılmadı? Neden süreçle eşzamanlı olarak ana muhalefete topyekûn bir operasyon serisi başlatıldı?” 

Torun’un cevabı tek kelime: “Doğru.”

Sonra konuyu 1923’e kaydırıyor.

Ve yine bir gazetecilik tecrübesi; Bir söyleşide en çok konuşulması gereken yer, muhatabın konuyu değiştirdiği yerdir!

Entegrasyon yönü de enteresan. Torun’un modelinde özne devlet, nesne vatandaştır: Kürtler devlete entegre olacaktır. Devletin vatandaşa doğru demokratikleşmesi ise sonraya bırakılır. Kendi ifadesiyle: Yasa uygulanacak, örgüt silah bırakacak, bu süreç başarıya ulaştıktan sonra Kürt meselesinin demokratik çözümüne sıra gelecek.

Bu sıralama Türkiye siyasi tarihinde defalarca denenmiş ve neredeyse her defasında “sonra”nın hiç gelmemesiyle sonuçlanmıştı. Üstelik dikkat çekici olan ise karşı tarafın da aynı dili konuşuyor olması. Sızan notlarda Öcalan’a atfedilen cümle, “En az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız.” biçiminde. Yani masanın iki tarafı da özgürleşmeyi değil, devlete ortaklığı müzakere ediyor.

Bu simetri, sürecin karakterini ele veren en önemli veri bence. Konuşulan şey, devletin vatandaşları karşısında küçülmesi değil, hangi grubun devletin hangi kademesine ortak olacağı…

Öte yandan ötekileştirilenler listesinde devasa boşluklar var. Torun’un kataloğu üç kesim sayıyor: Dindarlar, Kürtler, Aleviler. Liste 1923’te başlıyor ve bir yerde duruyor. Ama nerede durduğunu söylemiyor.

Bir “toplumsal bütünleşme” doktrini kurup son on yılın en büyük ihraç, tutuklama, mal varlığı el koyma ve vatandaşlıktan çıkarma dalgasını denklem dışında bırakmak, modelin kendi ölçütüne göre bile eksiktir. Yüz binlerce insanın kamu görevinden bir gecede atıldığı, pasaportlarının iptal edildiği, çocuklarının okuldan alındığı bir dönem, “ötekileştirme” kavramının tarihçesine girmiyorsa, o kavram tarihsel bir süs olarak kullanılıyor demektir.

Bunu ideolojik bir sistem olarak değil, doktrinin iç tutarsızlığı olarak kaydediyorum. Barışın kapsamı, dışarıda bıraktıklarıyla ölçülür zira.

Söyleşinin en kırılgan bölümü ise bölge analizi. “7 Ekim başarıya ulaştı, Gazzeliler İsrail’in yayılmasını kendi bedenleriyle durdurdu.” tezi, Çamlıbel’in 74 bin ölü hatırlatması karşısında önce “İsrail’in patronajı bitti”ye, sonra “Arap ülkeleri nezdindeki patronajı bitti”ye kadar daralıyor. İtiraz geldikçe küçülen bir tez, analiz değil temennidir ancak. Aynı bölümde iyimserliğin Trump’ın kasım ara seçimlerini kaybetme ihtimaline bağlanması da öyle. Bir ülkenin yüz yıllık meselesinin çözümünü başka bir ülkenin ara seçimine bağlamak, tam olarak “devlet aklı” denen şeyin karşıtıdır.

Söyleşi biterken Torun’a kendisini hâlâ muhalif olarak görüp görmediği soruluyor. “Açıktan sistem değişikliği önermiş bir kişiyim, tabii kendimi muhalif görüyorum.” diyor. AK Parti’ye geçmeyeceğini, bir süre bağımsız kalacağını söylüyor. Ama DEM’den davet gelirse ne yapacağı sorulduğunda kapıyı kapatmıyor. Kürtlerin devlete entegrasyonu konusunda yapabileceği bir şey olursa hayır demeyeceğini belirtiyor.

Bir muhalifin muhalefeti bırakmadan iktidarın en büyük projesine ram olmasına Türk siyasetinde “süreç görevi” deniyor galiba!

Ve bu, Gelecek Partisi’nin fesih hikâyesini de aydınlatıyor. Torun partinin kapanışını ekonominin diliyle açıklıyor. Bir partinin müşterisi vatandaştır, müşterin yoksa devam edemezsin. İtirazlarının haklılığının sürdüğünü ama anlatamadıklarını söylüyor.

Doğru olabilir. Ama eksik. Çünkü asıl mesele Gelecek’in müşteri bulamaması değil, kadrolarının nereye aktığıdır. 7 yıl önce “ehliyet, liyakat, emanet” diyerek yola çıkan ekip dağılırken, üyeleri tek tek merkeze doğru emiliyor. Bu, bir partinin ölümü değil, bir muhalefet damarının geri dönüştürülme projesi.

Şimdi cevabını bilmediğimiz sorulara geçelim.

Anayasa paketi ne zaman kulisten kürsüye taşınacak? DEM’in oylarının bedeli tam olarak ne olacak; anadilde eğitim mi, özerklik tartışması mı, yoksa yalnızca tahliyeler mi? Demirtaş ne zaman ve hangi koşullarla çıkacak? Ve en can alıcısı: Bir barış, siyasi rakiplerin hapiste olduğu bir ülkede kurulabilir mi?

Torun bu son soruya kendi cevabını vermişti aslında. Çamlıbel çerçeve yasanın herkese kesin bir hukuki güvence sağlayıp sağlamadığını sorduğunda, önce konuya girmek istemedi. Israr edilince şunu söyledi: “Burası Türkiye, hiçbir şeyin garantisi yok; devlet yetkilileri verdikleri sözleri bir gün sonra unutabiliyor.”

Sürecin en içindeki isimlerden birinin, sürecin geleceğine dair kurduğu en dürüst cümle buydu bence. Gerisi laf-ı güzaf!

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version