Kürt siyasetçi ve yazar Fuat Kav ile süreçte gelinen aşamayı konuştuk:
- Türkiye döneminin şartları bellidir. En ufak bir mücadele imkânı ortaya çıkarsa, örneğin demokratik siyaset ve demokratik hukuk ekseninde yaşanacak imkanlar dahilinde dönüş mümkün olur. Zaten yaşanan süreç de bunun bir ifadesi oluyor
- Metinde doğru dürüst adlandırma bile yoktur. Bırakalım sorunun çözümü, sorunun adı bile yok. Elbette ki bu bir adımdır, yani ilk adımdır. Bununla sınırlı kalsa ne siyaset yapılır ne demokratik toplumun ne de demokratik hukukun inşası gerçekleşir. Esas sorun ikinci, üçüncü ve diğer adımlarda olacaktır
- Umudu yitirmemek gerek. Ancak burası Ortadoğu. Her türlü ayak oyunlarının inşa edildiği bir yer. Savaş tanrılarının yönettiği bir coğrafya. Bu nedenle kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ama umudumu halkların mücadelesine bağlı olarak geliştirmek istiyorum
Nezahat Doğan
Tarihi bir eşikteyiz. Kürt meselesinin çözümünde yeni bir döneme girildi. Beklenen Çerçeve Yasa tüm yetersizliklerine, eksiklerine ve eleştirilere rağmen Meclis’te. Eleştirilere rağmen yasa, bin kilometrelik yolun ilk adımı. Peki önümüzde nasıl bir dönem var? Yasa çıktıktan sonra süreç nasıl işleyecek? Abdullah Öcalan için özgürlüğün yolu nasıl açılacak? İletişim koşulları nasıl sağlanacak? Demokratikleşme adımları nasıl atılacak? Yasadaki hukuksal eksiklikler nasıl giderilecek? Bu sorulara, gelinen aşamayı, gelecekte yaşanması muhtemel gelişmeleri ve Kürtler için ne anlam ifade ettiğini 20 yılı aşkındır sürgünde olan Kürt siyasetçi ve yazar Fuat Kav ile konuştuk.
- Siz 80’lerde tutuklanıp 82 yılında o dönemin askeri mahkemelerinde idam cezasıyla yargılandınız. 2000 yılında tahliye olduktan sonra Türkiye’de kalmayarak Almanya’ya gitme nedeniniz neydi?
Toplam 20 yıl, 6 ay, 6 gün Türkiye’nin değişik cezaevlerinde kaldıktan sonra tahliye oldum. Değişik mücadele arayışları yerine Türkiye’de kalıp demokratik siyaset yapma kararıyla DEHAP danışmanlığını yaparak çalışmalarımı sürdürdüm. Ancak üç yıl sonra Avrupa’ya çıkmak zorunda kaldım.
Baskılar, yeniden tutuklama tehdidi, hatta polis şeflerinin “neden dağa çıkmıyorsun” gibi yaklaşımları ile karşı karşıya kalınca Almanya’ya gelmek durumda kaldım.
- Bunun adı sürgünlük hali…Nasıl zorlukları vardı?
Evet, bunun anlamı sürgündür. Çünkü demokratik siyasetin tüm kanalları bir anlamda kapatılmıştı. Ülkesinden, toprağından, halkından, sevdiklerinden ve en önemlisi demokratikleşme mücadelesinin ana merkezinden uzak kalmak elbette ki zordur. Avrupa’da da demokratik siyasetin kanallarını açmak, Kürt sorunun çözümü için mücadele etmek elbette ki anlamlıdır, ancak ülkede yaşamak ve ülkeyi demokratikleştirme çabasında olmak, ya da bu uğruda mücadele vermek çok daha anlamlıdır.
- Kürt halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “darağacından masaya” dediği yerde, bu mücadele hattı yılları aldı, ağır bedeller öndendi. Yüz yıllık mücadele ve elli yıllık süren çatışmada bugün ne değişti ve nereye gelindi?
Artık yeni bir çağdayız, yeni bir zamanda ve yeni bir dönemin en derin hâlinde yaşıyoruz. Son elli yılda her şey değişti. Devlet mekanizmaları, işleyişi, yönelimi, derinliği ve boyutsal hali, ama en çok da teknolojideki değişim çok daha boyutlanarak değişti. Eski savaş araçları, eski konumlanma, mevzilenme, eski çatışma taktikleri, hatta stratejileri değişti. Ulus-devlet ekseninde ortaya çıkan toplumsal yaşam, uluslararası ticaretten tutalım ulaşıma kadar yeniden ele alındı ve yeni bir zihniyetle birlikte, yeni bir mantık silsilesiyle varlığını farklı boyutlarda sürdürme aşamasına vardırdı.
- Teknoloji araç gereçleri nasıl tehlikeleri beraberinde getirdi? Sınırlar nasıl aşıldı?
Ulus-devletler artık sınır tanımıyor. Kimin elinde sayısal, rakamsal askerî, politik veya savaşan insan gücü değil, çok daha gelişkin teknolojiye dayalı silah varsa, o diğer ulus-devletin sınırlarını aşarak fethetme kuvvetine sahip olabiliyor. Eskiden sınırlar olmazsa olmazdı, devlet tanrı gibiydi. Devleti olan halklar Allah sahibi, devleti olmayan halklar ise Allahsız kabul edilirdi. Hâlbuki devletli olan halklar da sömürü ve baskı altında, iradesi olmayan konumlardaydı. Sadece burjuvazi, bir avuç egemen sınıf için devlet Allah’tı; çünkü devlet, egemenin, burjuvazinin, kapitalist sınıfın elinde bir vurucu güçtü.
- Sınıf devlet çatışması… Toplumun devleti değil de devletin şekillendirdiği toplum mu söz konusuydu?
Yani devlet eşittir özgürlük değildir, devlet eşittir halkların iradesi değildir, halkları temsil etme gerçeği hiç değildir. Devlet gerçekten de köleliktir, halkların ayaklarına vurulan prangadır, irade kırmanın en kaba gücüdür. Devletli toplumlarda hiçbir zaman halklar iktidara gelmemişler; dolayısıyla devlete de sahip olmamışlar. Devlet hep egemen sınıfların elinde bir soygun, sömürü ve talan kuvveti olmuştur. Başkan Abdullah Öcalan’ın paradigmasında bunların hepsi var. Toplumu, insanı, egemeni, halkların psikolojisini, sınıfları, proletaryayı, devrimi ve devleti çok geniş bir biçimde analiz etmiştir. Boşuna “devlet verilse de almam”, “İstemem”, “kabul etmem” dememişti. Devletin karakterini çok boyutlu ele almıştır.
- Abdullah Öcalan “devlet verilse de almam, istemem, kabul etmem” derken çözümlemesi neydi?
“Devlet istemiyorum” dediğinde, devletin karakterinin ne olduğunu bilmeyenler, “Aha, bak, Abdullah Öcalan devlet istemiyorum” diye bağırıp çağırıyor. Halklara en ufak bir faydası olmayan, devrimleri yenilgilere götüren ve kimin elinde olursa olsun mutlak anlamda sömürü konumuna, diktatörlük konumuna geçecek olan devleti istemiyor. Devletin tüm bunların esas aracı olduğunu bildiğinden istemiyor. Ama halkların özgürlüğünü, halkların kendileri için irade hâline gelmelerini, herhangi bir biçimde baskı altında kalmamalarını istiyor. Öcalan sınırları halkların özgürlüğüne vurulan bir ket olarak görüyor. Sınırlar devletli uygarlıkla birlikte ortaya çıkmıştır. Devlet ve ona hâkim olan sınıflar, “burası benim, şurası da senin,” demiş ve o günden bugüne kadar sınırlar, halkların boynuna geçirilmiş bir değirmen taşı olma gerçeğine varmıştır.
- Sınırlar aynı zamanda egemenlerin de aracı mı oldu? Kürt Halk Önderi paradigmasında tam da bunu mu ifade ediyor? Sınırlar olmadan da halklar kendini yönetemez mi?
Sınırlar kime yarıyor? Sınırlar kimin içindir? Sınırların halkların özgürlüğü için ne gibi bir yararı vardır? Hiçbir yararı olmadığı gibi tamamen savaş nedeni olmuş, halkların zindanı olmaktan öteye bir yararı olmamıştır. Ancak egemenlerin kendi mallarını, metalarını pazarlamaya, ticaretini yapmaya, sınırlar içinde kalan halkları sömürmeye yarayan sınırlar, Başkan Öcalan’ın bu gerçeği de çok somut bir biçimde gördüğünü ortaya koymaktadır. Başkan Öcalan, “Eğer ulus-devleti kurma gibi bir hedefiniz yoksa, demokratik toplum ve demokratik ulus inşa etme gibi bir stratejiniz varsa savaşa gerek yoktur, şiddete ihtiyaç yoktur, zoru uygulamanın bir anlamı yoktur.” demiştir.
Şimdi bambaşka bir çağdayız. Yani uygulanan zor, Kürt inkarına ve asimilasyonuna son vermiştir. Dolayısıyla artık Kürtler kabul edilir bir düzeye gelmiştir.” Gerçekten de Başkan Öcalan’ın dediği gibi, geçmişte başvurulan zor ve şiddetin tarihsel nedenleri vardı. Çünkü o dönem Kürtler her konuda yok hükmündeydi. İsmi vardı ama kendisi, deyim yerindeyse, ölü konumundaydı. Hiçbir hakkı, hukuku ve örgütsel hakkı yoktu. Başkan Öcalan’ın deyimiyle, mezara gömülen bir konumdaydı. Zor, tam da bu inkara karşı bir direniş gerçekliği olarak ortaya çıktı. Dolayısıyla o dönemin mücadele stratejisi böyleydi.
- Devlet bugün askeri yöntemlerle bitiremediği örgütü ve liderini Kürtlerin baş müzakerecisi ve muhatap olarak kabul ediyor, müzakere yürütüyor. Bu nasıl bir eşik?
Türkiye döneminin şartları bellidir. En ufak bir mücadele imkânı ortaya çıkarsa, örneğin demokratik siyaset ve demokratik hukuk ekseninde yaşanacak imkanlar dahilinde dönüş mümkün olur. Zaten yaşanan süreç de bunun bir ifadesi oluyor. Devletin şiddeti, yasaklama zihniyeti, Kürdü dışlama ve ondan korkma yaklaşımının ortadan kaldırılması durumunda ya da bunların asgari düzeyde sağlanması halinde elbette ki Türkiye ve Kürdistan zemininde demokrasi ve özgürlük mücadelesini vermek çok daha anlamlı olacaktır. Mevcut çerçeve yasayla bu imkân yaratıldı mı, tam belli değil. Henüz sözcüğün gerçek anlamıyla bir güvence yok. Yasa maddeleri muğlak, birçok yöne çekilebilecek düzeyde, bu nedenle sorunlu. Bu sorunların mutlaka aşılması gerek.
- Dağdakiler, sürgünler ve cezaevleri… Sürgünde yaşayan biri olarak kendinizi nerede görüyorsunuz?
Mevcut çerçeve yasa içinde kendimi hiçbir yerde görmüyorum. Zira ilk adım da olsa oldukça sorunlu ve tehlikelerle dolu 12 maddelik bir yasa. Çıkan ve çıkacak yasaların pratikleştirilmesi, sorunsuz bir biçimde hayata geçirilmesi, sürecin daha etkili ve sağlıklı yürütülmesi için Öcalan’ın Özgür koşullarda baş müzakereci statüsüne kavuşturulması gerekiyor.
- Peki Süreci kimi çevreler Kürt hareketi açısından “kaybetti”, devlet içinse “teslim oldu” şeklinde yorumluyor. Bu meseleye kazanan veya kaybeden ekseninden bakmak doğru mu?
90’lı yıllarda yürütülen savaş, ortaya çıkan şiddet, devletin her türlü aracı kullanarak sorunu çözme yaklaşımı sonuç vermedi. Kürt hareketinin de yürüttüğü mücadele başlangıçtaki hedefine varamadı, savaş iki taraf açısından tıkandı. Son on beş yıllık çatışmalı süreç tamamen tekrarlanan bir savaşa dönüştü. Türk ordusu, PKK öncülüğünde yürütülen mücadeleyi askeri ve devreye koyduğu diğer uygulamalarla sonuçlandırmak amacıyla kendini neredeyse tepeden tırnağa değiştirdi, var olan demokrasi kırıntısını da ortadan kaldırarak “tek adam” denilen, katı, tek merkezli ve tüm gücünü tasfiye savaşına veren bir sistem oluşturdu. Hedef, Kürt hareketini askeri yöntemlerle ezip tasfiye etmekti.
İstediğini yapamadı. Buna paralel olarak Kürt hareketi de büyük bir inatla bulunduğu ve örgütlü olduğu her yerde direnişini sürdürdü. Son tahlilde ne devlet gerillayı ve demokratik siyaseti temsil eden gücü tasfiye edebildi ne de Kürt hareketi askeri mücadelenin esaslarına göre stratejik hedefine ulaşabildi.
- Süreci doğuran temel kriter bu durum muydu?
Uzun süreden beri Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması stratejisinin pratik olarak devreye girmesi, Türkiye açısından son derece sorunlu bir sürece girilmiş olması ve Başkan Öcalan’ın da 90’lı yıllardan beri “Bir muhatap arıyorum” dediği çabası sonucunda yeni süreç denilen gerçeklik ortaya çıktı. Savaşın her iki taraf açısından da çözüm gücü olmadığı, gelinen aşamada yeni bir yol haritasının ortaya çıkması gerektiği görülmüştür. Başkan Öcalan yeni manifestoda ve şubat çağrı değerlendirmesinde, savaşın yirmi yıl daha sürse de varılacağı noktanın aynı olacağını, çok daha tahripkâr ama her iki tarafa bir şey kazandırtmayan bir savaş olacağını belirtiyor.
- PKK’nin silahlı mücadeleye başladığı 1984’ten bugüne ilk defa Kürt meselesinin çözümü yönünde hukuki adımlar atılıyor. Yukarıda meclise gelen çerçeve yasanın sorunlu yönlerinden bahsettiniz. Eksik gördüğünüz ve olması gerekenler neler?
Çerçeve yasa oldukça yetersiz, ancak en nihayetinde bunu son isyanın lideri ve arkadaşlarının idam sehpasından müzakere sürecine; Kürt sorununun askeri şiddet, bastırma ve zorla ezme politikasından hukuk zeminine; muhatabı hep asker olan sorunun muhatabını Meclis ve politik arenaya oturtan bir sürecin ilk adımı olarak görmek önemlidir.
- Bu da tarihi bir eşik ve ezber bozan ve tersten işleyen bir yöntem mi? sadece Kürtler değil halkların ve kimliklerin ortak yaşam çözümü mü?
Başkan Öcalan sorunu bambaşka bir perspektifle ele alıyor ve çok farklı bir paradigma ile meseleye yaklaşıyor. Kırk yıldan fazladır sürdürülen fiili savaş neticesinde “Hani ne kazandık?” mantığıyla değil, her iki tarafın, daha doğrusu Kürt ve Türkiye halklarının barıştırılması, kucaklaştırılması ve her iki tarafın demokratik toplum ekseninde yaşama perspektifiyle yaklaşıyor. Kaldı ki çok şey kazanılmıştır. Elli yıllık zaman diliminde eriyen, yok sayılan, iradesizleştirilen ve soykırım çemberinden kurtulmayan bir halkın yeniden varlığı sağlanmıştır. Demokrasiye açık bir Kürt toplumu yaratılmıştır. Çok daha önemli olan bir şey daha yaratılmıştır ki o da örgütlenerek özgürleşen, ideolojik ve politik olarak kendi varlığını tüm dünyaya kabul ettiren bir kadın gerçekliğidir. Rojova’da dünyanın örnek aldığı kadın devrimi gerçekleşmiştir.
- “Bin kilometrelik yol bir adımla başlar,” sözüyle vurgulanan yerde miyiz?
Başkan Öcalan, “demokratikleşme yolunda bin kilo metrelik yol bir adımla başlar” derken, buna bağlı olarak “henüz bir şey çözülmüş değildir ancak negatif yaklaşmayı gerektiren bir durum da yoktur” belirlemesinde de bulunmuştur. Daha önce de “iğne ucuyla kuyu kazma” demişti. Yani sürece çok önemli bir anlam yüklüyor. Hem çok zor hem de çok anlamlı bir sürecin çalışması… “Atatürk cumhuriyeti kurdu biz de buna demokrasiyi ekleyeceğiz. Demokrasisiz cumhuriyet, halkların değil bir avuç egemenin dar ulus devleti olabilir ancak. Ama demokratik cumhuriyet tüm halklarındır,” diyen yine Başkan Öcalan’dır.
- Şimdi demokratik cumhuriyet değişim zamanı mı?
Evet, Kürtler savaş sahasından, kriminalize edilmiş halden, silahlı isyandan ve sürekli dağlarda savaşarak katliama maruz kalma gerçekliğinden, hukuka, reel politik arenaya; şiddet ve savaş dışı araçlarla daha aktif bir mücadele sürecine dahil oluyor.
Bu mücadele yöntemine devlet alışkın değildir. Çünkü Kürtleri hep devlete başkaldıran, isyan eden, kendisini de bu isyanları, devlet olmanın gereği olarak bastıran, yasalar ve hukuksal varlığını korumak amacıyla şiddet yolunu benimsemek zorunda kalan bir mağduriyet yaklaşımı benimsemiştir. Yani Kürtlerle politik sahada hiç karşı karşıya gelmemiştir. 90’lı yıllardan bu yana meclis ve belediye sahasında ortaya çıkan tabloyu saymazsak bu hiç olmamıştır. Kürtleri hep dağın bir uzantısı olarak görmüş ve bu yapı da kriminalize edilmiştir. İlk kez Kürtleri kitlesel ve örgütsel olarak yaşamın her alanında karşısında görecektir. Bu nedenle süreç oldukça önemlidir.
- Abdullah Öcalan’ın “bir muhatap arıyorum” dediği dönemden bugüne o muhatap ortaya çıktı mı?
Mevcut haliyle muhatap siyasi yapıdır. En azından görünen hali bu yapıdır. Elbette ki esas olarak görünmeyen yapılar da var. Ancak bu yapılar da görünen yapının içinde yer aldığına dair genel bir kanı var. Fakat burası Türkiye, çoğu zaman görünmeyen yapı görünen yapıyı devre dışı bırakabiliyor. Başkan Öcalan’ın sürekli norm-dışı dediği görünmeyen bu yapıdır. Bu içerde de dışarıda da vardır. Muhatabın en görünür yüzü Erdoğan olmasına rağmen süreçten bugüne kadar gösterdiği tavır herkes tarafından biliniyor. Hep mesafeli kaldı, tutuk kaldı, çok net şeyler söylemedi. Elbette ki bu da bir taktikti. Ancak ne yazık ki Kürt sorunu ve özellikle PKK, dolayısıyla Başkan Öcalan’la diyalog ve müzakere ateşten gömlek giyme gibi bir şey.
- Siyasi yapının kendini net olarak ortaya koymaktan sakınması nasıl durum ve handikap yaratıyor? Tehlikeleri neler?
Başkan Öcalan’ın bahsettiği “tek kişilik satranç” metaforu tam da bunu anlatıyor. Yani muhatabın yeterince olmaması, bugün muhatap gibi görünenlerin misafir gibi davranmaları, ya da bunların korkakça davranmalarıdır. Böyle olmasaydı Kürt sorunu şimdi çoktan çözülürdü. Bu çağda inkâr, isyan bastırma diye bir şey kalır mıydı?
- Bu tek taraflı atılan adımlara dair bir metafor mu?
Başkan Öcalan bu metaforla süreci, muhataplarının durumunu, onların karakterlerini çok muhteşem bir biçimde ifade etmiş. Bu kadar gevşek, sıradan, basit, tek taraflı hassasiyetler, korkak, empati yapmama yaklaşımı savaşı bu noktaya getirmiştir. Zaten yüz yıldır Kürtleri hep “yenmiş”, baskı cenderesinden geçirmiş, sürekli ırkçılık ve üstten bakan bir zihniyet olduğu için çözüme yanaşılmamıştır. İpi hep “zaferle” göğüsleme psikolojisi bunlarda, yani bu muhataplarda oldukça derindir. Halbuki Kürtler karşısında hiçbir zaman zafer elde edilmemiştir. Evet baskı yapılmış, hakları gasp edilmiş, isyanlar bastırılmış, hatta katliamlar da yapılmıştır ancak hiçbir zaman zafer elde edilmemiştir. Öyle olsaydı yüz yıllık Kürt sorunu şimdi olmamış olacaktı. Demek ki eğer hala Kürtler varsa ve bir müzakere sürecindelerse ortada zafer diye bir şey olmamıştır. Kürtler tek taraflı fedakarlıkta bulunuyorsa, her ne kadar Başkan Öcalan tek başına, iki kişi adına satranç tahtasında oturup oyun kuruyor olsa da, bu da maskeli muhatapların istedikleri gibi olmamıştır. En nihayetinde maskeleri düşecek ve gerçek muhataplar ortaya çıkacaktır diye düşünüyorum.
- Çerçeve Yasaya yönelik eleştirilerinizi ve eksiklikleri dile getirdiniz. Peki süreç nasıl ilerlemeli?
Evet, çerçeve yasa, Kürt sorununu çözmede oldukça uzaktır. Metinde doğru dürüst adlandırma bile yoktur. Bırakalım sorunun çözümü, sorunun adı bile yok. Elbette ki bu bir adımdır, yani ilk adımdır. Bununla sınırlı kalsa ne siyaset yapılır ne demokratik toplumun ne de demokratik hukukun inşası gerçekleşir. Esas sorun ikinci, üçüncü ve diğer adımlarda olacaktır. Sonraki adımlar gerçekleşir, anayasa değişikliği güvenlik mantığına göre değil demokrasi ve kardeşlik ilkelerine uygun gerçekleşirse sorun çözüm yoluna girer.
Demokratik toplum diyoruz, demokratik siyaset diyoruz, demokratik hukuk diyoruz. Bu üç temel olgu her iki toplum için geçerlidir. Bunlar gerçekleşirse ancak gerçek anlamda Kürt -Türk kardeşliği gerçekleşebilir, yoksa başka türlü adaletsizlik, anti demokratik uygulama ve inkâr devam eder.
- Yeni dönemin başlıkları ve siyaseti örgütlenmesi ne üzerine kurulmalı?
Demokratik siyaset, demokratik hukuk ve demokratik mücadele. Yeni dönemin parolası bu üç eksen üzerinden yürütülecektir. Eski yol ve yöntemler, eski araçlar devreden çıkmıştır. Öcalan bu konuda çok açık ve somut bir biçimde konuşuyor. Eğer Öcalan böyle konuşuyorsa böyle olacaktır. Kürtlerin nefes borusu kapatılmayacak, bu üç ilkenin gereklerini devlet yerine getirecek ki bu mücadeleyi sürdürenler de ilkelerine bağlı kalabilsinler. Kandırma, alanları daraltma, korkarak demokratik siyaset ve hukukun yollarını kesme olmamalıdır. Böyle olursa herkes kazanır, Kürtlerin de Türklerin de diğer halkların da kazanacağı gibi kadınlar da kazanır. Türkiye Kürtlerden korkmamalıdır, çünkü Kürtlerin güvenilirliği onlarca kez test edilmiştir. Deniliyor ya; Malazgirt’ten buyana hep birlikte olunmuştur. Evet, o günden bugüne kadar Kürtlerin ihaneti olmamıştır, ancak Kürtler hep ihanete uğramıştır. Umarım bu sefer de öyle olmaz.
- Dört parçada Kürtlerin birliği Ortadoğu için ne anlama geliyor? Türkiye’deki sürecin bu birliğe etkisi ne olur? Hem demokratik birlik hem de demokratik Kürt ulusal birliği mi güçlenmeli?
Evet Kürtlerin de Kürt-Türk ilişkilerinde, hatta Ortadoğu halkalarının birliğe, ortak yaşamaya, demokrasiye sadık kalarak aynı çatı altında yaşamalarına ihtiyaç vardır. Ama tabii ki söz konusu Kürtlerin birliğidir. Kürtlerin birliği ne kimseyi korkutmalı ne de bu birlikten kaçınmalıdır. Kürtlerin demokratik birliği ve ortak çatı altında kendilerini ifade etmeleri durumunda, değil her dört parçada, Ortadoğu’nun tümünde muhteşem bir demokrasi kültürü gelişecektir. Kürtler böylesi potansiyeli olan bir halk gerçeğine sahiptirler.
- Dört parçada ortak Kürt aklı mı?
Çünkü dört parçanın kaderi birbirine bağlıdır, Ortadoğu devletleri ve uluslararası güçler bunu istemediği gibi, demokraside öncülük konumunda oldukları için Kürtleri ısrarla parçalamak ve birbirine karşı kullanmak istiyor. Bunu yapıyor da. Kürtler bu gerçeği görmeli artık. Kürtler birliğini gerçekleştirirse uluslararası güçlerin böl parçala, yönet ve birbirine düşürme ekseninde oluşturdukları savaş paradigmasına da büyük darbeler vurulmuş olur. Öcalan’ın Kürtler ve Türkiye’nin kardeşlik temelinde inşa etmeye çalıştığı süreç bunun en somut ifadesi oluyor…
- On yılı aşkın süredir çok zorlu dönemlerden geçildi. Artık demokrasiye, demokratikleşmeye dünden daha çok ihtiyaç var ama yeteri kadar birlik sağlanmıyor ya da sağlanamıyor mu?
Umudu yitirmemek gerek. Ancak burası Ortadoğu. Her türlü ayak oyunlarının inşa edildiği bir yer. Savaş tanrılarının yönettiği bir coğrafya. Bu nedenle kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ama umudumu halkların mücadelesine bağlı olarak geliştirmek istiyorum. Daha çok da yeni süreçte demokratik toplumun inşasında temel çıkarı olan kesimlerin aktif yer almaları ve bunların ortak platformlarda buluşmalarına bağlıyorum. Demokrasiyi temsil eden güçlerin birliğinin oldukça önemli olduğunu, hatta bunun belirleyici olacağını düşünüyorum. Sosyalistlerin, devrimcilerin, demokratların, kısacası özgürlük ve demokrasinden yana olanların ortak mücadelesi olursa sonuç almamak mümkün değildir. Çerçeve yasa yerden yere vurulabilir, sürecin gidişatı da bu bağlamda eleştirilebilir, ancak hiç kimse demokratik mücadelenin dışında kalmamalıdır. Barışa giden ilk adımda her kesimin, her hareketin, her toplum ve grubun yer alması gerektiğini düşünüyorum. Gerçek barış, ancak barıştan yana olan tüm kesimlerin ortak bir yaşam için vereceği mücadeleyle kazanılabilir.
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

