ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ
Türkiye belki de son 40 yılın en kritik siyasal kavşağından geçiyor. İktidarın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği, özünde ise PKK’nın silahsızlandırılmasını hedefleyen süreçte top artık Meclis’te. AK Parti’nin hazırladığı çerçeve yasa önceki gün imzaya açıldı. Ancak ilginç bir tablo var: İktidar, bütün siyasi partilerin bu metne destek vermesini istiyor ama taslağı kimse görmedi. Sürecin ayrıntılarını kamuoyundan çok İmralı’nın bildiği yönündeki eleştiriler de bu yüzden büyüyor.
Tam da bu nedenle bugün sorulması gereken ilk soru, “Barış istiyor muyuz?” değil. Bu soruya ancak akıl dışı biri “Hayır” diyebilir.
Siyasetin varlık nedeni zaten şiddetin yerini hukukun almasını sağlamaktır. Carl von Clausewitz’in ünlü sözünü tersinden okumak mümkündür: Eğer savaş siyasetin başka araçlarla devamıysa, başarılı siyaset de silahların artık gereksiz hâle geldiği zemini kurabilmektir.
PKK’nın silah bırakması ihtimali, başlı başına desteklenmesi gereken tarihî bir gelişmedir. Fakat asıl sorun bundan sonra başlıyor. Nasıl bir barış kurulacak? Çünkü tarih gösteriyor ki barış süreçlerini başarısızlığa sürükleyen şey çoğu zaman tarafların kötü niyeti değil, sürecin yanlış yönetilmesidir.
Barış yalnızca çatışmanın bitmesi değildir
Norveçli sosyolog Johan Galtung, bugün hâlâ barış çalışmaları alanının en önemli isimlerinden biri kabul edilir. Onun yaptığı basit ama çarpıcı ayrım, Türkiye’deki tartışmayı anlamak için de güçlü bir çerçeve sunuyor.
Galtung’a göre iki tür barış vardır. İlki “negatif barış”tır. Yani silahların susması… Çatışmanın sona ermesi… Patlamaların durması… İkincisi ise “pozitif barış”tır. Yani çatışmayı yeniden üreten sebeplerin ortadan kaldırılması.
Hukukun üstünlüğü. Adalet duygusu. Siyasal temsil. Kurumsal güven.Toplumsal uzlaşma.
Galtung’un asıl uyarısı da burada yatıyor. Bir ülkede silahlar susabilir. Ama insanlar birbirine güvenmiyorsa, devlet kurumlarına inanmıyorsa, adaletin tarafsız işlediğine ikna olmamışsa, o ülkede gerçek anlamda barış kurulmuş değildir; yalnızca çatışmaya ara verilmiştir.
Türkiye açısından kritik soru da tam burada ortaya çıkıyor. Kamuoyu bugün “PKK silah bırakacak mı?” sorusuna odaklanıyor. Oysa bundan daha önemli olan soru şudur: Silah bıraktıktan sonra ne olacak?
Barış imzayla değil, inşayla kurulur
Amerikalı barış araştırmacısı John Paul Lederach’ın literatüre kazandırdığı en önemli kavramlardan biri “peacebuilding”, yani barış inşasıdır. Bu kavram aslında çok şey anlatır. Bir bina nasıl tek günde yapılmıyorsa, barış da tek bir imzayla kurulmaz.
Temeli atılır, kolonlar yükselir, çatı tamamlanır, bina boyanır vs. Sonra da sürekli korunup, bakımı yapılır. İhmal edilen bina nasıl çökerse, ihmal edilen barış da çöker. Bu yüzden Lederach, barışın yalnızca liderler arasında imzalanan metinlerden ibaret olmadığını söyler. Toplumun her kesiminin, kanaat önderlerinin de sürece katılması gerekir; öğretmenlerin, gazetecilerin, din adamlarının, yerel yöneticilerin, mağdurların, muhalefetin ve sivil toplumun da aktif olarak sürecin parçası olması şarttır. Çünkü toplumun sahiplenmediği hiçbir barış uzun ömürlü olamaz.
Gizlilik normaldir, belirsizlik değildir
Barış görüşmelerinde belirli ölçüde gizlilik kaçınılmazdır. Bunu eleştirmek gerçekçi olmaz. İngiliz hükümeti yıllarca IRA ile gizli temas yürüttü. Kolombiya devleti FARC ile Havana’da kapalı müzakereler yaptı. İspanya, ETA ile farklı dönemlerde kamuoyundan uzak görüşmeler gerçekleştirdi. Apartheid Güney Afrika’sında Nelson Mandela ile rejim arasındaki ilk temaslar da uzun süre gizli kaldı.
Dolayısıyla müzakerelerin perde arkasında yürütülmesi olağan kabul edilebilir. Ancak başarılı örneklerin ortak özelliği başka bir noktada ortaya çıkıyor. Müzakereler gizli olabilir. Ama barışın kuralları gizli kalmaz.
Kuzey İrlanda’daki Good Friday Anlaşması’nın tam metni kamuoyuna açıklandı. Silahsızlanmanın nasıl doğrulanacağı belliydi. Takvimi belliydi. Bağımsız denetim mekanizmaları belliydi.Tarafların hangi yükümlülükleri üstlendiği toplum tarafından biliniyordu. Bugün Türkiye’de ise tam tersine, toplumdan güven isteniyor; fakat güveni besleyecek bilgi paylaşılmıyor. Oysa siyasette bilgi boşluğu hiçbir zaman boş kalmaz. Onu söylentiler doldurur.
Barış kişilere değil, kurumlara dayanmalıdır
Türkiye’de süreç büyük ölçüde birkaç aktör üzerinden ilerliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, PKK lideri Abdullah Öcalan ve MİT. Zaman zaman Devlet Bahçeli’nin yaptığı açıklamalar da bu çerçevenin parçası hâline geliyor.
Bunun ötesinde sürecin kurumsal mimarisi ise hâlâ belirsiz. Oysa kalıcı barışlar liderlere değil, kurumlara dayanır. Çünkü liderler değişir. İktidarlar değişir. Siyasi dengeler değişir. Kurumlar ayakta kalırsa barış da ayakta kalır.
Kuzey İrlanda bunun en başarılı örneklerinden biridir. Yaklaşık otuz yıl süren çatışmalarda üç binden fazla insan hayatını kaybetti. Defalarca başarısız görüşme yapıldı. Sonunda başarı tek bir lider sayesinde gelmedi. Muhalefet masadaydı. İrlanda Cumhuriyeti sürecin içindeydi. Amerika Birleşik Devletleri kolaylaştırıcı rol üstlendi. Silahsızlanmayı bağımsız komisyonlar denetledi. Anlaşma referanduma sunuldu. Barışın meşruiyetini yalnızca devlet değil, toplum da üretti.
İspanya’nın ETA deneyimi başka bir ders veriyor. Madrid hükümeti hiçbir zaman sadece “örgüt silah bıraktı” açıklamasıyla yetinmedi. Uluslararası Doğrulama Komisyonu kuruldu. Silah depoları bağımsız uzmanlar tarafından incelendi. Çünkü doğrulanamayan bir silahsızlanma, yarının tartışması olmaya mahkûmdur.
Kolombiya’da ise FARC anlaşması ilk referandumda reddedildi. Ancak süreç sona ermedi. Hükümet masaya yeniden oturdu. Eleştirileri dikkate aldı. Metni revize etti. Demokratik meşruiyet yeniden üretildi.
Bütün bu örnekler aynı gerçeği söylüyor: Barış, toplum ikna edildiği ölçüde kalıcı olur.
Türkiye’nin ihtiyacı güven üretmektir
Toplum yalnızca PKK’nın silah bırakıp bırakmayacağını merak etmiyor. Yeni anayasa bu sürecin parçası mı? Af gündemde mi? Yerel yönetimlere ilişkin yeni düzenlemeler yapılacak mı? Öcalan’ın hukuki statüsü ne olacak? TBMM nasıl bir rol üstlenecek? Devlet hangi ilkelerden taviz vermeyecek?
Bu soruları sormak barışa karşı çıkmak değildir. Tam tersine; kalıcı barış isteyen herkesin sorması gereken sorular bunlardır. Çünkü demokrasi, güveni belirsizlik üzerinden değil, bilgi üzerinden üretir.
Türkiye artık silahların konuşmadığı bir ülke olmayı hak ediyor. Bunun için tarihî bir fırsat da bulunuyor. Ancak fırsatlar tek başına barış üretmez. Barışı üreten şey; hukuk, şeffaflık, kurumsallık ve toplumsal katılımdır. Bugün sorulması gereken soru “Barış istiyor muyuz?” değildir.
Asıl soru şudur: Yarın iktidarlar değiştiğinde de yaşayabilecek kadar sağlam bir barış mı kuruyoruz, yoksa yalnızca bugünün siyasi ihtiyaçlarına cevap veren kırılgan bir uzlaşma mı inşa ediyoruz?
Çünkü tarih bize aynı dersi defalarca verdi. Kalıcı barışlar silah bırakma törenleriyle değil; hukukun üstünlüğü, şeffaflık, güçlü kurumlar ve toplumun ortak güveni üzerine kurulur.
Unutmayın barışın en büyük düşmanı savaş değildir. Güvensizliktir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

