ADEM YAVUZ ARSLAN | ANALİZ
Bugün, yani 14 Ağustos Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kuruluşunun 25.yılı. Dile kolay, tam 25 yıl. Çeyrek asır, bir siyasi partinin bilançosunu çıkarmak için yeterince uzun bir süre. Hele bu parti 25 yılın yaklaşık 24 yılında Türkiye’yi yönetmiş, devletin bütün kurumlarını yeniden biçimlendirmiş, ülkenin dış politikasından ekonomisine, yargısından medyasına kadar hemen her alanında belirleyici olmuşsa.
AKP’nin 25 yıllık hikâyesini yalnızca Recep Tayyip Erdoğan’ın seçim başarıları üzerinden okumak eksik olur. Çünkü bu aynı zamanda Türkiye’nin son çeyrek yüzyıldaki dönüşümünün de hikâyesi.
Bu hikâyenin en çarpıcı tarafı şu; 2001’de değiştirmek için yola çıktığı Türkiye ile 2026’da ortaya çıkardığı Türkiye arasında ürkütücü benzerlikler var. Hatta bazı açılardan bugün çok daha merkezi, çok daha kişiselleşmiş ve denetlenmesi çok daha zor bir iktidar yapısı söz konusu. Bir başka ifadeyle bugün şikayet edilen o ‘eski Türkiye’den çok daha kötü durumdayız.
Öyle ki gelinen yeri 28 Şubat’ın kudretli generalleri hayal bile edemezdi.
ERDOĞAN VE AKP’Yİ DOĞURAN FANATİZM
AKP bir boşlukta doğmadı. Hatta diyebiliriz ki Erdoğan ve AKP’yi kendini devletin sahibi gören ‘ultra-laik’ ve sekülerlerin Türkiye sosyolojisi ile savaşları doğurdu. 1990’ların Türkiye’si siyasi istikrarsızlık, koalisyonlar, yüksek enflasyon, bankacılık krizleri, yolsuzluk iddiaları ve devlet içindeki güç mücadeleleriyle yorulmuştu.
28 Şubat 1997 Post Modern Darbesi siyasal İslam içerisinde de büyük bir kırılmaya yol açmıştı. Necmettin Erbakan’ın Milli Görüş hareketinden ayrılan Recep Tayyip Erdoğan, Abdullah Gül, Bülent Arınç ve arkadaşları kendilerini “yenilikçiler” olarak tanımladılar. Yeni parti artık İslamcı değil, “muhafazakâr demokrat” olacaktı.
Avrupa Birliği üyeliğini destekleyecek, piyasa ekonomisini savunacak, askerin siyasetteki etkisini azaltacak, temel hak ve özgürlükleri genişletecek ve en önemlisi yolsuzlukla mücadele edecekti.
AKP’nin önünü açan asıl büyük deprem ise 2001 ekonomik kriziydi. Türkiye ekonomisi ağır bir çöküş yaşamıştı. Bankalar batmış, işsizlik artmış, mevcut siyasi partilere duyulan güven büyük ölçüde ortadan kalkmıştı. 3 Kasım 2002 seçimlerinde seçmen eski siyasi düzeni adeta tasfiye etti. AKP yüzde 34 civarında oyla tek başına iktidara geldi. Türkiye yeni bir başlangıca hazırdı. AKP de tam olarak bunu vaat ediyordu.
İLK YILLAR: AKP’NİN BAŞARILI DÖNEMİ
AKP’nin ilk dönemdeki başarılarını görmezden gelerek sonrasındaki dönüşümü anlamak mümkün değil. Ekonomi o kadar çökmüştü ki, doğru bir kaç adımla bile hemen pozitif sonuçlar verdi. 2002-2007 arasında Türkiye hızlı büyüdü. Enflasyon dramatik biçimde düştü. Kamu borcunun milli gelire oranı geriledi. Bankacılık sistemi güçlendi. Yabancı sermaye Türkiye’ye yöneldi.
Dünya Bankası verilerine göre ekonomi 2002-2007 döneminde yıllık ortalama yüzde 7’ye yakın büyüdü; yoksulluk oranı yüzde 27’den yüzde 17’ye geriledi. Kamu borcunun milli gelire oranı da 2002’de yüzde 73’ün üzerindeyken, sonraki yıllarda hızla düştü. Ancak burada AKP tarihinin daha sonra özellikle unutturulan bir ayrıntısı var.
Ekonomik toparlanmanın kurumsal altyapısının önemli bölümü 2001 krizinden sonra Kemal Derviş döneminde kurulmuştu. Merkez Bankası bağımsızlığı, bankacılık reformları, mali disiplin ve bağımsız düzenleyici kurumlar yeni ekonomik mimarinin temeliydi. AKP bu programı çöpe atmadı. Tam tersine sahiplendi ve devam ettirdi. Başarısının önemli nedenlerinden biri de buydu. Siyasette ise Avrupa Birliği güçlü bir çıpa haline geldi.
AB uyum paketleriyle ifade özgürlüğünden kültürel haklara, işkencenin önlenmesinden sivil-asker ilişkilerine kadar pek çok alanda reform yapıldı. 2005’te Türkiye ile AB arasında tam üyelik müzakereleri başladı. AKP’nin ilk döneminde altı ayrı AB uyum paketi çıkarıldı.
Türkiye yıllar sonra ilk kez aynı anda hem ekonomik büyüme hem demokratikleşme umudu üretiyordu. AKP’nin yalnızca muhafazakârlardan değil, liberallerden, iş dünyasından, Kürtlerden ve Avrupa’dan destek görmesinin nedeni buydu.
HEPİMİZİ KANDIRMIŞLAR !
Fakat AKP’nin hikâyesindeki temel kırılma tam burada başladı. Demokratikleşme ve AB diyerek destek toplayan Erdoğan güç kazandıkça ‘gizli ajandası’na dönmeye başladı.
2007 ile 2010 arasında büyük çalkantılar yaşandı. Erdoğan ve partisi darbe tehditleri, suikastler ve derin devlet operasyonlarının hedefi oldu. 2007 Cumhurbaşkanlığı krizi, 27 Nisan e-muhtırası ve ardından gelen büyük seçim zaferi Erdoğan’a çok önemli bir siyasi üstünlük sağladı.
2008’deki AKP kapatma davası ise iktidarın zihninde başka bir korkuyu güçlendirdi: Seçimleri kazanmak iktidarda kalmaya yetmeyebilirdi.
Bu noktadan sonra AKP’nin temel meselesi giderek Türkiye’yi reforme etmekten, kendi iktidarını güvence altına almaya doğru kaydı. 2010 anayasa referandumu bunun en kritik eşiklerinden biriydi. “Askeri vesayetin tasfiyesi” ve “demokratikleşme” söylemleri altında yargının güç dengeleri yeniden düzenlendi.O gün demokratikleşme olarak alkışlanan bazı değişikliklerin ilerleyen yıllarda yargının siyasallaşmasının önünü açtığı görülecekti. Kısacası Erdoğan kendini destekleyenleri fena halde kandırmıştı !
2011: ZAFERİN ZEHİRLİ TARAFI
2011 seçimlerinde AKP yüzde 50’ye yakın oy aldı. Bu, Erdoğan’ın siyasi kariyerinin zirvesiydi. Ama paradoksal biçimde AKP’nin demokratik reformculuktan uzaklaşmasının hızlandığı dönem de bu büyük zaferin ardından geldi.
Çünkü artık Erdoğan’ın karşısında eski askeri vesayet yoktu. Geleneksel merkez sağ çökmüştü. Medyanın önemli bir bölümü baskı altına alınmış veya el değiştirmeye başlamıştı. Yargıdaki dengeler değişmişti. AKP kendisini Türkiye’nin yalnızca hükümeti değil, neredeyse doğal sahibi gibi görmeye başlamıştı.
İşte AKP’nin ilk on yılı ile sonraki yılları arasındaki temel fark burada ortaya çıktı: İlk dönem AKP gücünü kurallardan alıyordu. İkinci dönem AKP kuralları gücüne göre değiştirmeye başladı.
GEZİ: ERDOĞAN’IN TOPLUMSAL MUHALEFETLE KIRILMASI
2013 Gezi protestoları bu dönüşümün sembolik dönüm noktası oldu.
İstanbul’daki birkaç ağacın kesilmesine yönelik küçük bir çevre protestosu, polisin sert müdahalesinin ardından ülke çapında büyük bir hükümet karşıtı harekete dönüştü. Erdoğan kitleyi tahrik eden söylemlerle olayları büyüttü. Erdoğan protestoları hükümete yönelik toplumsal bir itiraz olarak okumak yerine giderek bir komplo ve iktidarına yönelik saldırı olarak değerlendirdi.
Gezi’den sonra siyaset dili değişti. “Biz ve onlar” ayrımı keskinleşti. Muhalifler artık yalnızca siyasi rakip değildi. İktidar söyleminde zaman zaman “çapulcu”, “hain”, “terörist” veya yabancı güçlerin uzantısı olarak sunulmaya başladılar. AKP’nin kuruluş dönemindeki geniş koalisyon siyaseti yerini kutuplaştırmaya dayalı yeni bir iktidar stratejisine bırakıyordu.
17-25 ARALIK: YOLSUZLUKLA MÜCADELEDEN YOLSUZLUK DOSYALARINI KAPATMAYA
Aynı yıl ikinci büyük deprem geldi.
17 ve 25 Aralık 2013’te Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet skandalı patladı. Yolsuzluklarla mücadele vaadiyle iktidara gelen Erdoğan aile fertleriyle birlikte perde gerisinde herkesi haraca bağlamış, çocuklarıyla para sıfırlıyordu. Kabine üyeleri İranlı sözde işadamı Reza Zarrab’ın önüne yatıyordu. Ortaya saçılan para görüntüleri, telefon kayıtları ve iddialar Türkiye siyasetini sarstı.
Hükümet ise operasyonları bir yolsuzluk soruşturması olarak değil, Gülen hareketinin gerçekleştirdiği bir “yargı darbesi” olarak tanımladı.
Dosyaların içeriğiyle hesaplaşmak yerine soruşturmayı yapan polisler ve savcılar tasfiye edildi. Dört bakan hakkındaki iddialar siyasi çoğunluk sayesinde Yüce Divan’a taşınmadı. AKP 2002’de “3Y” ile, yani yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla mücadele sözüyle iktidara gelmişti.
2013 sonrasında ise yolsuzluk iddialarını araştıran mekanizmaların kendileri giderek ortadan kaldırıldı. Bu AKP açısından ideolojik olduğu kadar ahlaki bir kırılmaydı.
15 TEMMUZ: TARİHİN EN BÜYÜK DÖNÜM NOKTASI
15 Temmuz 2016 darbe girişimi Türkiye’nin yakın tarihindeki en büyük travmalardan biriydi. Aradan geçen 10 yıla rağmen hâlâ gizemini koruyan, Erdoğan ve bileşenlerinin ‘false flag’ operasyonu olduğuna dair şüphelerin her geçen gün arttığı 15 Temmuz sonrası bambaşka bir dönem başladı. Darbe girişiminin bastırılmasının ardından ilan edilen olağanüstü hal, yalnızca darbeye katılanlarla mücadele için kullanılmadı.
KHK’larla 150 bine yakın kamu çalışanı ihraç edildi, yüzbinlerce kişi terör soruşturması geçirdi. Gazeteler, televizyonlar, dernekler, vakıflar ve şirketler kapatıldı veya el konularak devredildi. 15 Temmuz kumpası Türkiye’deki yönetim sisteminin köklü biçimde değiştirilmesinin de başlangıcı oldu. Freedom House, 2016 sonrasındaki süreci siyasi haklar ve sivil özgürlüklerde “dramatik ve geniş kapsamlı” bir baskı dönemi olarak tanımlıyor.
PARLAMENTER SİSTEMDEN TEK MERKEZLİ YÖNETİME
OHAL şartlarında gidilen ve sonuçları hala şaibeli olan 2017 anayasa referandumu ile parlamenter sistem kaldırıldı. Başbakanlık sona erdi. Cumhurbaşkanı hem devletin hem de yürütmenin başı haline geldi. Yeni sistem 2018 seçimleriyle fiilen yürürlüğe girdi. Artık bakanların parlamentoya karşı siyasi sorumluluğu yoktu. Cumhurbaşkanı yardımcıları ve bakanlar seçilmiş milletvekilleri olmak zorunda değillerdi.
Karar alma süreçleri Saray merkezli hale geldi. AKP’nin kuruluşunda savunduğu “güçlü parlamento”, “hukukun üstünlüğü” ve “Avrupa standartları” söylemlerinden geriye çok az şey kalmıştı.
Daha önemlisi, AKP de değişmişti. Bir zamanların farklı siyasi geleneklerden gelen isimleri barındıran hareketi giderek Erdoğan merkezli bir lider partisine dönüşmüştü. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu ve daha pek çok kurucu ya sistemden uzaklaştırıldı ya da kendileri ayrıldı. Parti ile lider arasındaki mesafe ortadan kalktı.
EKONOMİDE DE AYNI HİKÂYE
AKP’nin siyasi hikâyesi ile ekonomik hikâyesi şaşırtıcı biçimde birbirine benziyor. İlk dönemin başarısı büyük ölçüde kurallara bağlılığa dayanıyordu. Bağımsız Merkez Bankası. Güçlü Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu. Mali disiplin. AB çıpası. Uluslararası sermaye açısından öngörülebilirlik. Sonraki dönemde ise ekonomi yönetimi giderek kişiselleşti.
Kamu ihaleleri, kamu-özel işbirliği projeleri, büyük altyapı yatırımları ve iktidara yakın şirketlerle devlet arasındaki ilişkiler muhalefetin ve bağımsız denetim kuruluşlarının sürekli tartıştığı alanlara dönüştü. Merkez Bankası başkanları değiştirildi.
Faiz politikası Cumhurbaşkanı’nın kişisel ekonomi görüşlerinin etkisine girdi. Kurumsal öngörülebilirlik zayıfladı. Türkiye’nin yolsuzluk algısındaki gerilemesi de dikkat çekici.
Transparency International’ın 2025 Yolsuzluk Algı Endeksi’nde Türkiye 182 ülke arasında 124’üncü sırada ve 100 üzerinden yalnızca 31 puanda. Kuruluş Türkiye’yi 2012’den bu yana yolsuzlukla mücadele performansı en ciddi biçimde kötüleşen ülkeler arasında gösteriyor.
Bu tesadüf değil. Çünkü yolsuzluk yalnızca para çalınması meselesi değildir. Yolsuzluğun önündeki en büyük engeller bağımsız yargı, özgür medya, şeffaf ihale sistemi, güçlü parlamento ve hesap verebilir bürokrasidir.
Bu kurumlar zayıfladıkça yolsuzluğun denetlenmesi de zorlaşır.
2026: AKP 25 YAŞINDA, TÜRKİYE NEREDE?
Bugün AKP 25’inci yaşını kutlarken ortaya çarpıcı bir tablo çıkıyor. 2001’de askeri vesayetten şikâyet eden bir parti, bugün devlet kurumları üzerindeki siyasi kontrol tartışmalarının merkezinde. Medya baskısından yakınan bir hareketin iktidarında Türkiye basın özgürlüğü sorunlarının en ağır yaşandığı ülkelerden biri haline geldi.
Yargı mağduriyetini siyasi kimliğinin parçası yapan Erdoğan’ın en güçlü rakiplerinden Ekrem İmamoğlu ve Selahattin Demirtaş bugün cezaevinde. Muhalefete yönelik yargı operasyonları Türk siyasetinin temel tartışmalarından biri durumunda.
Freedom House’un 2026 değerlendirmesinde Türkiye 100 üzerinden 32 puanla “özgür olmayan ülkeler” kategorisinde. V-Dem’in 2026 Demokrasi Raporu ise Türkiye’yi “seçimli otokrasi” olarak sınıflandırıyor. Bütün bunlara rağmen Türkiye’de seçimler hâlâ önem taşıyor.
Muhalefet büyük şehirleri kazanabiliyor. İktidar seçimlerde yenilebiliyor. Toplum bütün baskılara rağmen güçlü bir siyasi dinamizme sahip.
Bu nedenle Türkiye tamamlanmış bir otoriter rejimden ziyade iktidarın seçimleri sürdürürken rekabet koşullarını giderek kendi lehine çevirdiği bir sistem görüntüsü veriyor.
AKP’NİN EN BÜYÜK PARADOKSU
AKP’nin 25 yıllık tarihinin belki de en büyük paradoksu burada yatıyor. AKP Türkiye’nin demokratikleşme sorunlarından doğdu. 28 Şubat’ın mağduriyetinden beslendi. Yargının siyasallaşmasını eleştirdi. Medya üzerindeki baskılara itiraz etti. Devletin vatandaşın hayatına müdahale etmesine karşı çıktı. Yolsuzlukla mücadele sözü verdi. Avrupa Birliği standartlarını hedef gösterdi.
Sonra iktidarını sağlamlaştırdıkça bu ilkelerin önemli bölümünden uzaklaştı.
Bu nedenle AKP’nin hikâyesini basitçe “başından beri böyleydi” diyerek açıklamak da yanlış olur. Çünkü AKP gerçekten değişti. Türkiye de onunla birlikte değişti. Asıl soru, neden değiştiği? Belki de cevabı AKP’nin 25 yıllık serüveninin tamamında bulmak mümkün: İktidarının ilk yıllarında Erdoğan’ın gücünü sınırlayan kurumlar aynı zamanda Türkiye’nin başarı hikâyesini yaratan kurumlardı.
Bağımsız Merkez Bankası ekonomiye güven veriyordu. AB süreci siyasi reformları zorluyordu. Görece çoğulcu medya iktidarı denetliyordu. Parlamenter sistem pazarlık ve uzlaşmayı gerekli kılıyordu. Yargının iktidardan bağımsız olması gerektiği en azından bir norm olarak kabul ediliyordu. AKP bütün bu sınırlamalardan kurtuldukça Erdoğan güçlendi. Ama Türkiye’nin kurumları zayıfladı. Sonunda ortaya 25 yılın en büyük ironisi çıktı: AKP’nin ilk on yılında Türkiye güçlenirken AKP de güçlendi. Sonraki yıllarda ise AKP’nin gücü ile Türkiye’nin kurumlarının gücü ters yönlerde ilerlemeye başladı.
Bugün mesele AKP’nin kaç seçim kazandığı değildir. Zaten bu açıdan Cumhuriyet tarihinin en başarılı siyasi hareketlerinden biri olduğu tartışılmaz. Asıl mesele, geride nasıl bir devlet bıraktığıdır. 25 yıl sonra sorulması gereken soru da tam olarak budur: AKP Türkiye’yi değiştirdi. Peki değiştirdiği Türkiye, 2001’de vaat ettiği Türkiye mi?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

