NURULLAH ALBAYRAK | YORUM
Adalet Bakanı Akın Gürlek, 15 Temmuz’un onuncu yılında soruşturma ve yargılama bilançosunu rakamlarla anlattı. Açıklamaya göre 720 bin 338 kişi hakkında adli işlem yapılmış. Bunlardan 373 bin 594’ü hakkında kovuşturmaya yer olmadığına karar verilmiş; 124 bin 743 kişi beraat etmiş, 127 bin 102 kişi hakkında mahkûmiyet kararı verilmiş. 83 bin 404 kişi hakkındaki soruşturma veya yargılama süreci ise devam ediyormuş.
Bakan bu tabloyu, yargının “kılı kırk yararak” hareket ettiğinin ve “kurunun yanında yaşın yanmaması” için gösterilen hassasiyetin kanıtı olarak sunuyor. Oysa aynı rakamlar dikkatle okunduğunda ortaya bir başarı bilançosu değil, cevaplandırılması gereken ağır bir adalet sorunu çıkıyor.
Çünkü Bakanlığın kendi verilerine göre 373 bin 594 takipsizlik ve 124 bin 743 beraat kararı bulunuyor. Toplam 498 bin 337 kişi! Yani yaklaşık yarım milyon insan hakkında başlatılan adli süreç, takipsizlik ve beraatla sonuçlanmış…
Bu büyüklük, birkaç soruşturmada hata yapıldığını veya bazı kişilerin süreç içinde suçsuz olduğunun anlaşıldığını söyleyerek geçiştirilemez. Yüzlerce, binlerce değil; yaklaşık yarım milyon insandan söz ediyoruz.
Bir hukuk sisteminde soruşturmanın takipsizlikle veya davanın beraatla sonuçlanması elbette mümkündür. Ancak yaklaşık yarım milyon beraat ve takipsizlikle sonuç, dosyalardaki değerlendirme farklılıklarıyla açıklanamaz. Bu durum, soruşturmaların haksızlığını, şüphenin hukuksuzluğunu ve insanların ilişki ve yasal faaliyetleri nedeniyle ağır bir hukuksuzluğa maruz bırakıldığını gösterir.
720 bin kişi hakkında işlem yapılması neyi gösteriyor?
Resmî açıklamada “720 bin 338 kişi hakkında adli işlem yapıldığı” bilgisi, büyük bir mücadele başarısı gibi sunuluyor. Fakat bir kişi hakkında işlem yapılması, onun suçlu olduğunun tespit edildiği anlamına gelmediği gerçeği göz ardı edilmiş.
On yıl boyunca soruşturulan, gözaltına alınan veya yargılanan yüz binlerce kişi aynı haksız ve hukuksuz suçluluk kategorisinin içinde gösterildi. Kamuoyunda 720 bin kişinin suçlu olduğunun tespit edildiği izlenimi oluşturuldu.
Bakanlığın açıkladığı rakamlar ise bunun doğru olmadığını ortaya koyuyor. Açıklanan mahkûmiyet sayısı 127 bin 102 iken takipsizlik ve beraat kararları bunun yaklaşık dört katıdır.
Üstelik mahkûmiyet kararı verilmiş olması da o kişilerin suçlu olduğu anlamına gelmiyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yüksel Yalçınkaya kararında örgüt üyeliği suçunun uygulanmasına ilişkin sorunların sistemik nitelik taşıdığını tespit etti. Mahkeme, Türkiye’nin benzer ihlalleri gidermek amacıyla genel tedbirler alması gerektiğini belirtti. 100 binin üzerindeki dosyanın da ihlal potasında olduğunu ifade etti.
Daha sonra verilen ‘Şaban Yasak’ kararında ise çerçeveyi daha da genişletti ve örgüt suçlaması nedeniyle kişilerin keyfi soruşturma, mahkumiyet ve cezalandırmayla karşı karşıya kaldığını ortaya koydu.
Dolayısıyla açıklanan 127 bin 102 mahkûmiyet kararını tartışmasız bir adalet başarısı olarak sunmak da mümkün değildir. Bu dosyalarla ilgili AİHM kararları sonrasında farklı bir tablonun ortaya çıkacağı artık bir kehanet değil.
Beraat ve takipsizlik, yaşatılanları ortadan kaldırmıyor
Bakanın açıklamasında beraat ve takipsizlik kararları, sistemin masumu koruduğunun kanıtı olarak gösteriliyor. Fakat bu insanların soruşturma ve yargılamalar sırasında ne yaşadıkları anlatılmıyor.
- Yaklaşık yarım milyon kişiden kaçı gözaltına alındı?
- Kaçı tutuklandı?
- Kaçı kamu görevinden çıkarıldı veya özel sektörde işini kaybetti?
- Kaç kişinin banka hesaplarına veya mal varlığına tedbir konuldu?
- Kaç kişi yıllarca adli kontrol altında yaşadı?
- Kaç aile parçalandı?
- Kaç çocuk anne veya babasına yöneltilen suçlamanın sosyal, ekonomik ve psikolojik sonuçlarını taşımak zorunda kaldı?
- Kaç kişi beraat ettiği halde mesleğine dönemedi?
Bu soruların cevabı verilmeden, takipsizlik ve beraat kararlarını “yargının titizliği” olarak sunmak mümkün değildir. Çünkü takipsizlik kararı, yaşanan gözaltını ortadan kaldırmaz. Beraat, cezaevinde geçirilen zamanı geri vermez.
Bir kişinin sonunda suçsuz bulunması, süreç boyunca uğradığı maddi ve manevi zararları yok etmez.
İki milyon ihbar neyi anlatıyor?
Açıklamadaki en dikkat çekici rakamlardan biri de ihbar dosyalarına ilişkin. Bakan, “lekelenmeme hakkı” kapsamında 1 milyon 999 bin 434 ihbar dosyasından 1 milyon 561 bin 489’u hakkında soruşturma yapılmasına yer olmadığına karar verildiğini açıkladı.
Bu veri Türkiye’de ihbar mekanizmasının ulaştığı olağanüstü büyüklüğü ve insanların hangi ölçüde şüpheli haline getirildiğini de ortaya koyuyor. Yaklaşık iki milyon ihbar dosyasının dörtte üçünden fazlasında soruşturma açılmasını gerektirecek yeterli bir temel bulunmamış.
Bu tablo karşısında yalnızca “Soruşturma açmayarak insanları koruduk” demek yeterli değildir. Asıl sorulması gereken, neden yaklaşık iki milyon insan hakkında ihbarda bulunulabilecek bir toplumsal ve siyasi iklim oluşturulduğudur.
- Bu kadar çok ihbar neden yapıldı?
- İnsanları; komşuları, meslektaşları, akrabaları ve ticari rakipleri hakkında ihbarda bulunmaya yönelten ortam nasıl oluştu?
- Siyasi açıklamalarda kullanılan “kripto”, “gizli unsur”, “kamuflaj” ve “yeni temas noktaları” gibi sınırı belirsiz kavramlar ihbar kültürünü besledi mi?
- İhbarların ne kadarı kişisel husumete, tahmine, dedikoduya veya toplumsal önyargıya dayanıyordu?
- Soruşturma açılmasına yer olmadığına karar verilen ihbarlar idarî, güvenlik veya istihbarat değerlendirmelerinde kullanıldı mı?
- Ve en önemlisi, bilerek asılsız ihbarda bulunan, kişisel husumet nedeniyle insanları hedef gösteren veya ihbar mekanizmasını kötüye kullanan kişiler hakkında işlem yapıldı mı?
Lekelenmeme hakkı yalnızca savcılığın soruşturma açmaması değildir. Bir insanın mesnetsiz ihbarlar nedeniyle kayda geçirilmemesi, fişlenmemesi, idarî işlemlere maruz bırakılmaması ve yıllar boyunca görünmez bir şüphe taşımaması da bu hakkın parçasıdır.
Dolayısıyla iki milyon ihbar rakamı, sadece kaç dosyanın kapatıldığını değil, ihbarcılığın toplumsal ilişkileri ne ölçüde tahrip ettiğini de anlatıyor.
Rakamların gerçek mesajı
Resmî açıklama 720 bin kişilik bir mücadele bilançosu ortaya koyuyor. Fakat aynı açıklamanın içinden yaklaşık yarım milyon takipsizlik ve beraat çıkıyor. Açıklanan mahkûmiyet kararlarının dayandığı hukuki yaklaşımın yanlışlığı ise AİHM’nin ihlal kararlarıyla ortaya konuldu.
Bu tablo, “Ne kadar çok kişi hakkında işlem yaptık?” sorusuyla değil, “Neden bu kadar çok suçsuz insan hakkında işlem yapıldı?” sorusuyla okunmalıdır. On yılın sonunda iktidarın anlatması gereken kaç operasyon yaptığı, kaç kişiyi gözaltına aldığı ve kaç mahkûmiyet kararı verildiği değildir.
Asıl açıklanması gereken şudur:
- Yaklaşık yarım milyon insan hakkında neden adli işlem yapıldı?
- Haksız gözaltıların, tutuklamaların, ihraçların, pasaport kısıtlamalarının ve meslek kayıplarının zararları nasıl giderilecek?
- Takipsizlik ve beraat kararlarına rağmen devam eden idarî ve toplumsal sonuçlar ne zaman kaldırılacak?
- AİHM’nin sistemik ihlal tespitleri doğrultusunda mahkûmiyet dosyalarının yeniden incelenmesi için hangi adımlar atılacak?
- Ve aynı belirsiz ilişki, aidiyet ve “kripto” ölçütleriyle yeni soruşturma ve gözaltılara ne zaman son verilecek?
Adaletin ölçüsü, suç işlememiş insanı devletin bütün gücüne ve kamuoyunun öfkesine rağmen koruyabilmektir.
Rakamların gerçek mesajı şudur: Ortada yalnızca yaklaşık yarım milyon insandan özür dilenmesini gerektiren bir tablo yoktur. Aynı zamanda yüz binlerce soruşturmanın ve mahkûmiyetin hangi hukuki ölçütlerle yürütüldüğünün yeniden sorgulanmasını gerektiren sistemik bir sorun vardır.
On yıl sonra artık yeni listelere, yeni etiketlere ve sınırı belirsiz suçlamalara değil, adalete ve hukuka ihtiyaç vardır.
Haksız ve mesnetsiz suçlamalarla insanların özgürlüğünü, mesleğini, ailesini ve geleceğini ellerinden almaya artık son verilmelidir.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

