Site icon Serbest Görüş

Önce mağdur et, sonra ‘tehdit’ ilan et!

Önce mağdur et, sonra ‘tehdit’ ilan et!


AV. NURULLAH ALBAYRAK | YORUM 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 15 Temmuz’un 10. yılına ilişkin değerlendirmesi, Türkiye’de uzun süredir işleyen güvenlik aklını bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Açıklamalarından çıkan ana mesaj bence şu: Ortada somut olarak tespit edilmiş, sınırları belli, ne yapacağı bilinen, kişi ve eylem düzeyinde açıklanmış bir güvenlik tehdidi değil; iktidarın kendi ürettiği, kendi büyüttüğü ve kendi siyasal varlığını sürdürmek için kullandığı bir güvenlik tehdidi var.

Bence toplum açısından en büyük tehlike de tam olarak budur. Çünkü güvenlik tehdidini bizzat üreten bir sistemin, neyi, kimi, ne zaman ve hangi gerekçeyle güvenlik tehdidi ilan edeceğini bilemezsiniz. Bugün bir sosyal medya paylaşımı, yarın bir hukuki başvuru, ertesi gün bir yardım faaliyeti, başka bir gün bir mağduriyet anlatısı “tehdit” kategorisine sokulabilir.

İşte özgürlük alanı böyle daraltılıyor. Önce kavramlar belirsizleşiyor. Sonra bu belirsiz kavramların içine insanlar yerleştiriliyor. En sonunda da bu insanlar, somut bir suç işledikleri için değil, iktidarın çizdiği güvenlik kategorisinin içine sokuldukları için cezalandırılıyor.

Hakan Fidan’ın konuşmasında geçen ifadeler bu açıdan çok dikkat çekici: “Vazgeçmiş değiller”, “operasyonları devam ediyor”, “örgütlenme arayışları devam ediyor”, “Türkiye aleyhtarlığından vazgeçmiş değiller”, “psikolojik harekât da kullanıyorlar.”

Bu cümleler ilk bakışta bir güvenlik değerlendirmesi gibi görünebilir. Ama biraz yakından bakınca öyle olmadığı anlaşılıyor.

Somut delile ihtiyaç yok, ‘belirsizlik’ yeterli!

Kim vazgeçmemiş? Neyden vazgeçmemiş? Kim operasyon yapıyor? Ne operasyonu yapıyor? Kim örgütlenme arayışı içinde? Nerede, nasıl, hangi eylemle? Ortada belirli bir kişi var mı? Belirli bir eylem var mı? Belirli bir suç isnadı var mı? Cebir ve şiddet içeren somut bir hareket var mı? Silahlı bir faaliyet var mı?

Bu sorulara konuşmanın içinde açık, somut ve denetlenebilir bir cevap verilmiyor. Bunun yerine belirsiz, geniş ve ucu açık bir tehdit tarifi yapılıyor. Zaten sorun da burada başlıyor.

Belirsizlik, güvenlik siyasetinin en kullanışlı yöntemlerinden biridir. Çünkü belirsizliğin içine istediğiniz kişiyi, istediğiniz eylemi, istediğiniz organizasyonu koyabilirsiniz. Somut suç aramanıza gerek kalmaz. Somut delil göstermenize gerek kalmaz. Hukuki sorumluluğu bireyselleştirmenize gerek kalmaz. “Tehdit devam ediyor” dersiniz, güvenlik aygıtını çalıştırırsınız.

Oysa hukuk devleti böyle işlemez, işlememeli. Hukuk devleti soyut tehdit kategorileriyle değil, somut fiillerle ilgilenir. Kim, somut olarak ne yaptı? Buna ilişkin delil nedir? Hangi suç kastıyla? Hangi kanuna göre?

Güvenlik devleti ise başka bir şey sorar: Kim risk olabilir? Kim sadık değil? Kim iktidarın anlatısına itiraz ediyor? Kim hâlâ “normal hayata dönmüş” sayılmıyor?

Rejim ‘biat’ bekliyor!

Fidan’ın konuşmasında “tövbe”, “pişmanlık”, “Türkiye aleyhtarlığından vazgeçme” gibi ifadelerin yer alması da bu açıdan önemlidir. Çünkü burada mesele sadece suç işleyenlerin cezalandırılması değildir. Daha geniş bir sadakat beklentisi vardır. İktidar, insanlardan bir suç işlemişler  gibi pişmanlık beyanı beklemektedir.

Gözden kaçırılmaması gereken asıl mesele şudur: İktidar önce insanları gözaltıyla, tutuklamayla, ihraçla, mallarına el koymayla, hukuksuzlukla ve sosyal dışlanmayla savunmasız bırakıyor. Sonra bu insanlar birbirine tutunmaya, hayatta kalmaya, iş bulmaya, hukuki destek aramaya, mağduriyetlerini anlatmaya çalıştığında bunu yeni bir güvenlik tehdidi gibi sunuyor.

Türkiye’de insanlar haklarında hiçbir somut suç delili olmaksızın gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.

Bu gerçek bir tehditle mücadele edilip ölçüyü kaçırmak değildir. Bu, tehdidi bizzat üretmektir. Önce insanlar hayattan koparılıyor. Sonra hayata tutunma çabaları “örgütlenme” diye adlandırılıyor. Önce insanlar adalete erişemez hale getiriliyor. Sonra hak arama çabaları “operasyon” gibi gösteriliyor. Önce insanlar yoksullaştırılıyor. Sonra birbirlerine destek olmaları “finans ağı” veya “örgütsel dayanışma” gibi sunuluyor.

Böylece iktidar önce mağduriyet üretiyor, sonra bu mağduriyet karşısında doğan dayanışmayı yeni bir tehdit delili gibi kullanıyor.

Hayatta kalma çabası, ‘örgütlenme’ değildir!

Bu, gerçeklikten kopmuş bir güvenlik aklıdır. Çünkü insanlar baskı altında dayanışma içine girer. Bu sosyolojik bir gerçektir. Bir grup insan topluca işinden edilmişse, sosyal hayattan dışlanmışsa, adalete erişemiyorsa, yoksullaştırılmışsa, sürekli damgalanıyorsa, elbette birbirine tutunmaya çalışır.

Bu suç delili değildir. Bu, mağduriyetin doğal sonucudur. Ve bunun da Cemaatle cemiyetle de bir ilgisi yoktur. Bir toplumda insanlar birbirlerine yardım ediyorsa, ailelere destek oluyorsa, mağduriyetlerini anlatıyorsa, uluslararası hukuk yollarını kullanıyorsa, burada önce şu soru sorulmalıdır: Bu insanlar neden bunları yapmak zorunda kaldı?

İktidar ise bu soruyu sormak istemiyor. Çünkü bu sorunun cevabı doğrudan kendi politikalarına çıkıyor. Bu nedenle gerçekliği tersine çeviriyor. Hayatta kalma çabasını örgütlenme, hak arama çabasını operasyon, dayanışma çabasını güvenlik riski gibi sunuyor.

Asıl tehlike tam da budur. Güvenlik politikasının amacı ne olmalıdır? Gerçek bir tehlikeyi önlemek. Toplumu korumak. İnsanların canını, malını, özgürlüğünü, huzurunu güvence altına almak.

Fakat güvenlik politikasının başka bir işleve dönüştüğünü görüyoruz. Kendi varlığını sürdüren bir tehdit üretme mekanizması haline gelmiş. Tehdit ne kadar belirsiz tutulursa, güvenlik aygıtı o kadar geniş çalışıyor. Güvenlik aygıtı ne kadar geniş çalışırsa, iktidarın kontrol alanı da o kadar büyüyor.

Bu yüzden açıklama tek başına o kadar çok şeyi anlatıyor ki: Devletin hukuk devleti mi, güvenlik devleti mi olduğu burada ortaya çıkıyor. Suçun bireysel mi, kolektif mi kabul edildiği burada ortaya çıkıyor.

Yasal faaliyetler ‘suç’ olarak kabul ediliyor!

Suçlamaların somut ve denetlenebilir mi, yoksa genel ve denetim dışı mı olduğu burada ortaya çıkıyor. Yasal faaliyetlerin kime göre ve hangi siyasal bakışla suç gibi sunulabildiği burada ortaya çıkıyor. Fidan’ın konuşmasındaki “psikolojik harekât” ifadesi de özellikle dikkat çekici. Aslında tehdidin ne olarak görüldüğü bu ifadeyle açık biçimde ortaya çıkıyor.

Nedir bu psikolojik harekât? Bir insanın sosyal medyada mağduriyetini anlatması mı? Hukuksuzlukları eleştirmesi mi? Uluslararası kurumlara başvurması mı? Bir annenin çocuğunun yaşadığı mağduriyeti anlatması mı? Bir hukukçunun mahkeme kararlarını hatırlatması mı? Bir insan hakları raporunun paylaşılması mı?

Hakan Fidan’a göre bunlar “psikolojik harekât” olarak ifade ediliyor. Bu da meselenin güvenlik değil, hakikatin güvenlik diliyle bastırılması olduğunu gösteriyor.

Konuşmadaki PKK karşılaştırması da ayrıca dikkat çekicidir. Neyi bırakmıyorlar? Kim bırakmıyor? Ortada şiddet içeren bir eylem mi var? Silahlı bir faaliyet mi var? Cebir ve şiddet içeren somut bir fiil mi var? Bir kişi, bir grup veya bir yapı neyi, nerede, nasıl yapmış?

Beraat bile yetmiyor!

Bu sorularının cevabını karşılayan tek bir cümle yok ama insanların kafasını karıştıran bir tespit var. Türkiye’de yaşanan en büyük sorunlardan birinin bu olduğunu düşünüyorum. İnsanlar yalnızca mahkeme kararlarıyla değil, güvenlik etiketleriyle de cezalandırılıyor. Beraat etse bile şüpheli kalıyor. Takipsizlik alsa bile riskli görülüyor. İş bulsa fişleniyor. Pasaport almak istese engelle karşılaşıyor. Banka hesabı kapatılıyor. Çocuğu dışlanıyor. Ailesi etkileniyor. Sonra bu insanlar birbirine yardım ettiğinde, bu yardım yeni bir suçlama malzemesine dönüştürülüyor.

Bu yüzden tekrar söylemek gerekir: Bu iktidar tehdidi bulmuyor; tehdidi kendisi inşa ediyor. Önce insanları hayattan koparıyor, sonra hayata tutunma çabalarını örgütsel faaliyet diye sunuyor. Önce mağduriyet üretiyor, sonra mağduriyetin doğurduğu dayanışmayı güvenlik riski diye gösteriyor. Önce hukuku askıya alıyor, sonra insanların hukuk arayışını psikolojik harekât diye damgalıyor.

İşte toplum açısından en büyük tehlike budur.

Çünkü güvenlik tehdidini üreten bir sistemin sınırı olmaz. Bugün bir kesimi tehdit ilan eden bu akıl, yarın başka bir kesimi de aynı kategoriye sokabilir. Bugün “örgütlenme arayışı” dediğine yarın “toplumsal muhalefet” diyebilir. Bugün “Türkiye aleyhtarlığı” dediğine yarın “eleştirel gazetecilik” diyebilir. Bugün “psikolojik harekât” dediğine yarın “hukuki savunma” diyebilir.

Güvenlik devleti önce düşman üretir. Sonra o düşmana göre kurumları hizalar. Sonra toplumdan sadakat ister. Sonra itiraz edenleri yeni tehdit delili haline getirir.

Bir ülkede insanlar birbirine yardım ettiği için, hak aradığı için, haksızlığı anlattığı için, mahkeme kararlarını hatırlattığı için tehdit sayılıyorsa orada güvenlik, toplumu korumuyor demektir.

Ve bugün asıl sorulması gereken soru şudur: Tehdit gerçekten toplumdan mı geliyor, yoksa iktidarın toplumu yönetmek için kurduğu bu belirsiz güvenlik dilinden mi?

Bence cevap açıktır. Asıl güvenlik sorunu, insanların dayanışması değildir. Asıl güvenlik sorunu, iktidarın dayanışmayı suç, hak aramayı operasyon, mağduriyeti propaganda ve hayatta kalma çabasını tehdit olarak görmeye başlamasıdır. 

Toplum açısından asıl tehdit, güvenlik tehdidi diye gösterilen insanlar değil; her insani davranışı tehdit gibi kodlayan güvenlik aklının bizzat kendisidir.

 

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version