Serbest Görüş

NATO: Kambur kambur üstüne!


Bütün Türkiye’yi bir sıkıyönetim bölgesine çevirerek yapılan NATO zirvesi, aslında ekmekle mermi arasındaki bitmez tükenmez çelişkinin de dışı vurumu. Savaş baronları ekmeğimizi ne kadar çalacaklarını planlamak için buluşuyor

 Türkiye’nin militarist rejimi NATO’nun dayattığı askeri harcamaları arttırma şartını, şart olarak bile görmüyor, dünden razı! Çünkü askeri harcamaları halkın sofrasını vuran bir şey olarak değil, bir zenginleşme alanı olarak görüyor

 Bir buçuk yıldır ‘Barış Süreci’ yürüttüğünü iddia eden bir iktidarın, savaş oyuncaklarına gösterdiği ilgi ise ayrı bir soru işareti. ‘Onca yılda şu kadar kaynak gitti’ diye savaştan yakınanlar niye hâlâ aynı şeyi tekrarlıyor?

M. Ender Öndeş

Ankara’da 7-8 Temmuz 2026 tarihleri arasında düzenlenecek olan 36. NATO Ankara Zirvesi’nin bütün ‘hazırlıkları’ tamamlanmış bulunuyor. Haftalardır Valilik ve Emniyet tarafından peşpeşe yayınlanan genelgeler, devrimcilerin, gazetecilerin, akademisyenlerin, liseli gençlerin evlerine yapılan baskınlar ve tutuklamalar, savaş baronlarına şehri güzel göstermek için dilencilerin, sokak çocuklarının, hatta hayvanlarının toplanması… Her şey hazır. Dilinden Gazze’yi hiç düşürmeyen iktidar, soykırımın asıl mimarı olan ABD Başkanı Donald Trump’ı ağırlamak için bütün tedbirleri almış durumda.

Elbette bu rastgele bir NATO toplantısı değil ve Türkiye’de yapılması da tesadüf sayılamaz. Dünyanın en kritik bölgesi olan Ortadoğu’da neredeyse bir III. Dünya Savaşı minyatürü yaşanırken ve Rusya, Çin gibi başka odaklar da hegemonya peşinde koşarken, kapitalist dünyanın savaş örgütü olan NATO’nun, Ankara’yı seçmesi, ‘Dünya Lideri’ne (!) olan düşkünlüklerinden çok, bir politik gereklilik olarak okunabilir.

Asıl mesele ‘külfet’

Görüldüğü kadarıyla, NATO Ankara Zirvesi’nin temel tartışma konuları, öncelikle Trump’ın geçtiğimiz Lahey Zirvesi’nde dayatıp kabul ettirdiği “Savunma harcamalarının artırılması, yani yükün paylaşılması”, Ukrayna’ya verilecek askeri destek, Rusya’ya karşı tutumun netleştirilmesi, Güney tarafında enerji yollarının korunması ve tabii ki milyarlarca dolara tekabül edecek olan silah ticareti anlaşmaları olacak.

Ancak asıl kritik tartışma, şu malum “yükü paylaşma” konusunda olacak. Şu anda üyelerin bu konudaki limiti Gayrı Safi Milli Hasıla’nın yüzde 2’si iken, Donald Trump’ın diğer NATO üyelerini “külfeti yüklenmedikleri” için sürekli suçlaması sonucunda Lahey Zirvesi’nde alınan kararlara göre, bu oranın 2035’e kadar yüzde 5’e çıkarılması gerekiyor. Aslında, 2014 Galler Zirvesi’nde konulan ve uzun süre tartışılan GSYİH’nin en az yüzde 2’sini savunmaya ayırma hedefi, günümüz itibarıyla neredeyse tüm müttefikler tarafından yakalanmıştı. İttifakta en yüksek harcamayı Polonya (yüzde 4,2 – yüzde 4,5 civarı) yaparken, ABD ise GSYİH’sinin yaklaşık yüzde 3,5’ini savunmaya ayırmaktadır.

Yeni kararla birlikte NATO üyelerinin savunmaya ayıracakları yüzde 5’lik miktar ikiye bölünerek planlandı: Yüzde 3,5 (Çekirdek Savunma) doğrudan askeri bütçeye, orduların modernizasyonuna ve NATO’nun ana yetenek hedeflerine, yüzde 1,5 (Güvenlik ve Dayanıklılık) ise kritik altyapıların korunması, siber ağların savunulması, sivil hazırlık, inovasyon ve savunma sanayii tabanının güçlendirilmesi…

Ankara’da tartışılacak olan, işte bu kararların uygulama pratiği ve daha sağlama bağlanması.

İtirazlar sürüyor

NATO içindeki külfet paylaşımına, her ne kadar Lahey Zirvesi’nde kabul edilse de müttefiklerin bazıları o kadar sıcak değil. Örneğin Rusya sınırındaki Polonya ve Baltık ülkelerinden ciddi itirazlar gelmezken, Almanya, İspanya, İtalya, Belçika, Kanada ve Lüksemburg gibi Batı Avrupa ve Kanada bu konuda pek o kadar iştahlı değil. Savunma bütçesini yüzde 5 gibi radikal bir seviyeye çekmenin, eğitim, sağlık ve emeklilik fonlarından milyarlarca euro kesinti yapmak anlamına gelebilecek olması, zaten çoğu koalisyonla yürüyen hükümetlerde ciddi oy sıkıntıları yaratabiliyor. Belçika, Hollanda ve Lüksemburg gibi ülkeler ise zaten öteden beri askeri harcamalara o kadar meraklı değiller. Ayrıca Trump’ın baskıları bu ülkelerde örtülü ya da açık itirazlarla karşılaşıyor. Zaten, bilindiği gibi en son İran Savaşı/Hürmüz Boğazı sorununda da Almanya, İngiltere ve İtalya Trump’ın taleplerine olumsuz yanıt vermişti.

Türkiye pek hevesli

Buna karşın, epey önce AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından belirlenen “mermi-ekmek” konseptine sahip olan Türkiye’nin NATO külfetinin artışına ciddi bir itirazı görünmüyor. Çünkü iktidar, silahlanmayı ve askeri harcamaları artırmayı hem ideolojik açıdan bir “güç gösterisi” olarak görüyor, hem de bu alanı bir ekonomik büyüme imkânı olarak ele alıyor.

Kendisini öteden beri “en sadık NATO müttefiki” olarak tanımlayan Türkiye’nin temel talebi, askeri alandaki gizli/açık ambargoların kaldırılması. Türkiye, açıkça, Batı’ya “şu demokrasi-insan hakları gibi gevezelikleri bırakın, kanalları tıkamayın” diyor. Ve tabii, yine iktidarın en önemli talebi de, “terörle mücadele” konusunda NATO’nun gözü kapalı tam desteğini görmek, bu konuda elini kısmen de olsa sınırlayan, fetihçi/yayılmacı iştahını kesen tutumların kıskacından kurtulmak.

Ciddi bir yük ama…

Aslında, NATO’nun harcama kriterlerini yükseltmesi, öyle küçük bir mesele değil. Bu artış, Türkiye ekonomisine kısa ve orta vadede yıllık 15 milyar ila 30 milyar dolar arasında değişen çok ciddi bir ek mali yük bindirecek. Şu anda, Maliye Bakanlığı verilerine göre Türkiye’nin 2026 yılı savunma bütçesi 1 trilyon 202 milyar TL (yaklaşık 28,2 milyar dolar) seviyesindedir. İç güvenlik bütçesi de eklendiğinde bu rakam 2,2 trilyon TL’yi (yaklaşık 50,5 milyar dolar) buluyor ve bu harcamalar Türkiye GSYİH’sinin zaten yüzde 2,33’üne denk geliyor. Hükümetin resmi projeksiyonlarına göre savunma harcamalarının GSYİH’ye oranının 2027’de yüzde 2,83’e, 2028’de ise yüzde 3,2’ye çıkarılması öngörülmektedir. 2035’teki yüzde 5 hedefi ise Türkiye’nin mevcut savunma harcamalarını kabaca iki katına çıkarması gerektiği anlamına geliyor.

Kazanan kim?

Ancak Türkiye, zaten NATO kararından bağımsız olarak askeri harcamalarını her yıl katlayarak artırıyor. Bu, iddia edildiği gibi öyle “dört bir yanı düşmanlarla kuşatılmış” olmasının yarattığı zorunluluklardan kaynaklanmıyor; tersine Türkiye’nin bizzat kendisi bölge için kurduğu fetih hayalleriyle ciddi bir tehlike yaratıyor. Yıllardır Kürtlere karşı (şüphesiz bir NATO’nun desteğiyle) sınır içinde-sınır dışında yürüttüğü çok yönlü savaşın ise ağır bir külfetle ve sürekli militarizasyonla tahkim edildiği biliniyor. Ama en az bunun kadar önemli olan bir başka sebep, iktidarın silah işinde keşfettiği ekonomik cevher. Hem ekonominin bir bölümünü, hem de ‘aile’yi nemalandıran bu alan, epeydir iktidarın dayanak noktalarından biri; hem ekonomik olarak hem de yoksulları ‘büyük devlet’ illüzyonuyla oyalamanın bir yolu olarak.

Evet, savaş endüstrisi, bir yandan kaynakları yutuyor ama bir yandan da bir kesimin önünde yeni ufuklar açıyor. Şu anda, ihracat baz alındığında savaş sektöründe 14 büyük şirket öne çıkıyor ve toplamda Türk savunma sanayii şirketleri 2025 yılını 10,5 milyar dolarlık ihracat ile rekor seviyede tamamladı. 2025 itibarıyla sektörün öncüsü, Erdoğan ailesinin bir parçası olan BAYKAR şirketinin ihracat rakamı 2,2 milyar dolar. Yine TUSAŞ’ın ihracat rakamı, 1 milyar doların üzerinde. ASELSAN ise 958 milyon dolarlık ihracatla üst sıralarda. ROKETSAN’ın ihracat rakamı da 750 milyon dolar. General Electric, Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ve Türk Hava Kurumu ortaklığı olan TEI, BMC, Koç Holding’e bağlı RAM Dış. Tic. A.Ş. de ilk 14’ün içinde.

Herkes işin ortağı

Ancak her şey bu en büyük şirketlerden ibaret değil. En büyüklerin yanında daha onlarca şirket silah sektöründe konumlanmış halde. Asıl daha önemlisi ise, savaş endüstrisinden ‘ekmek’ yiyen 3 bin 500’den fazla orta düzey işletmeler. Neticede bir zırhlı araç, lastiklerinden aynasına, boyasına ve dijital sistemine kadar yüzlerce parçadan oluşuyor ve bütün bu parçalar değişik şirketlere ihaleler ve iş alanları sağlıyor ve burada sıradan bir boya şirketi olan DYO da, AYESAŞ, HEMA Holding, KAREL, TOMA sistemlerinde KATMERCİLER, vs. gibi yüzlerce şirket bulunuyor. Dahası, ana yüklenicilere üretim yapan bu 3 bin 500 işletmenin arkasında onlara hammadde, lojistik, yemek, ambalaj, ISG ve standart test hizmeti sağlayan on binlerce mikro ve küçük işletme bulunmaktadır. Savunma Sanayii Başkanlığı, ASELSAN veya ROKETSAN gibi büyüklerin her şeyi kendi içinde üretmesini yasaklamakta; onları işi KOBİ’lere dağıtmaya (alt yükleniciliğe) zorlamaktadır. Böylece alt şirketler ve taşeronlar da hesaplandığında önümüze kocaman bir savaş kompleksi çıkıyor.

Kim büyüyor bu arada?

Sonuç itibarıyla, elbette, ülke içinde üretilen, alınan satılan her şeyin maddi değeri, klasik iktisat açısından ‘büyüme’ denilen rakamı oluşturuyor ve salt bu dar açıdan bakılırsa, askeri harcamaların ve savaş sektörünün Türkiye ekonomisinin ‘büyüme’sine katkı yaptığı söylenebilir belki ama bu ‘büyüme’nin yurttaşların yaşamı açısından bir anlamı yok. Yani burada ekmek, süt, ayakkabı gibi bu topraklarda yaşayan insanların ihtiyacına denk düşen bir şey yok. Evet, her mermi, her SİHA, her zırhlı araç ortaya bir değer çıkarıyor ama o değer, tümüyle silah şirketlerinin kasasını ilgilendiren bir olgu. Yani, iktidarın “şu kadar askeri araç için artık dışarıya para ödemiyoruz” savunması, ucuz bir hamasetten öte anlam taşımıyor. İster yerlisi, ister yabancısı, ölüm ve savaş için üretilen her nesne, yurttaşın ekonomik durumunu bir nebze olsun değiştirmiyor; aksine savaşa harcanan her kuruş, iktidarın öteden beri kendi çiftliği gibi kullandığı sosyal fonlara darbe vuruyor, zaten tekelci şirketlere tanınan vergi kolaylıkları ve avantajlarla delik deşik olan bütçenin vergi ihtiyacı da arttıkça artıyor.

Geriye kalan en önemli soru ise, bir buçuk yıldır bir ‘barış süreci’ yürüttüğünü iddia eden iktidarın, savaş ve askeri harcamalar için sergilediği bu aşırı performansın pratikte ne anlama geldiği?

Türkiye savaş uçağına doyamıyor

Ankara’daki NATO Zirvesi öncesinde en çok gündem olan konulardan biri de Türkiye’nin ABD’den almak isteyip de bir türlü alamadığı F-35 savaş uçaklarıydı. Trump’ın geçenlerde sarf ettiği, “Erdoğan’ı çok mutlu edecek bir şey yapacağım” sözü de F-35 sorununun tamamen çözülmesi ve Türkiye’nin programa geri dönmesi olarak yorumlandı. Türkiye, kriz öncesinde toplamda 116 adet F-35 almayı taahhüt etmiş, bunun için de program ortağıyken ABD’ye nakit olarak 1,4 milyar dolar ödemişti. Buna karşın ABD Rusya’dan alınan S-400 sistemlerini gerekçe göstererek süreci dondurmuştu. Şimdi krizin çözülmesi halinde, Türkiye orijinal plana sadık kalıp 100 uçaklık bir filo kurmak isterse, uçakların kendisi, mühimmatı, pilot eğitimi ve üs altyapı kurulum maliyetleriyle birlikte brüt bütçe yaklaşık 10-11 milyar dolar ödeyecek. Peşinatın mahsup edilmesi halinde Türkiye’nin kasasından çıkacak net nakit miktarı 8,5 ila 9,5 milyar dolar seviyesinde olacak.

Bu arada, “Milli Muharip Uçak” KAAN’ın seri üretiminin ilk aşamalarında kullanılmak üzere General Electric üretimi F110 motorlarının tedariki için Trump yönetiminin onayıyla ABD Kongresi’ne resmen bildirilen satış paketinin toplam bedeli 700 milyon doların üstünde bulunuyor. ABD’nin bu paketi onaylaması halinde, AKP iktidarı, işçilerden emeklilerden esirgediği bütçeden en az 10 milyar doları savaşa yatırmış olacak.

Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version