M. NEDİM HAZAR | YORUM
Avrupa’da yeni kurulan bir yayınevinin ikinci kitabını raflara çıkarması, ilk bakışta yalnızca sektörel bir haber gibi görünebilir. Oysa Mira Publishing’in ikinci yayını olarak okuyucuyla buluşan Ali Tokul Meali, bu sıradan görüntünün altında çok daha derin bir hikâyeyi taşıyor: Ülkesinde zulme uğramış, eli kalem tutan insanların gurbette yeniden üretmeye başlamasının ve bu üretimin profesyonel bir mecraya kavuşmasının hikâyesini.
Son yıllarda Avrupa’da çoğalan diaspora yayınevleri, sadece birer ticari girişim değil; aynı zamanda bir hafıza ve direniş biçimi bence. Yurdunda susturulmuş, mesleğinden edilmiş, kimi zaman hapse atılmış amatör/profesyonel yazarların sesi, bu yayınevleri sayesinde matbaanın disiplinli, kalıcı ve profesyonel diline kavuşuyor. Bu sevindirici bir gelişme. Çünkü dağınık, öfkeli ve anlık bir tepkiden ibaret kalabilecek onca birikim, bir yayınevinin editoryal süzgecinden geçtiğinde nitelikli bir esere dönüşüyor.
Meselenin özü ise şu: Yaşanan acılar, ham hâliyle bırakıldığında zamanla unutulur, çarpıtılır ya da yalnızca bir mağduriyet edebiyatına sıkışıp kalır. Ama aynı acı, bir sanat formuna, bir esere, kalıcı bir metne dönüştüğünde başka bir şey oluyor: O artık silinmez. Belgelenir, hatırlanır ve en önemlisi, benzerinin tekrar yaşanmasının önüne geçecek bir bilinç üretir. Sanat ve estetik bir esere dönüşen acı, mağlubun değil; şahidin dilidir. Kanaatimce diaspora yayıncılığının asıl kıymeti de burada saklı. Mira Publishing gibi genç yayınevleri, bu dönüşümün profesyonel altyapısını kurarak, dağınık bireysel çabaları kalıcı bir kültürel sermayeye çeviriyor.
Türk-İslam Kültürünün İki Ayrıcalığı: İlmihal ve Meal
Bu noktada, Türk kültürüne özgü iki İslami geleneğe dikkat çekmem gerekiyor. Türkçe İslami literatürün, dinin gündelik hayatta canlı biçimde yaşanmasını kolaylaştıran iki güçlü damarı var: İlmihal ve meal kültürü.
İlmihal, inancın ve ibadetin pratiğini sade, uygulanabilir ve herkesin erişebileceği bir dille ortaya koyan bir gelenek. Meal ise Kur’an’ın mesajını, Arapça bilmeyen milyonlarca insanın kalbine ve aklına ulaştıran bir köprü.
Her ikisi de aslında birer ilmî eser; ama işlevleri sadece bilgi vermekle sınırlı değil. Bu iki gelenek, dini “kitapta kalan” bir bilgi olmaktan çıkarıp, hayatın içinde yaşanan bir tecrübeye dönüştürüyor. Dolayısıyla bu iki kültürün yaşatılması, salt bir gelenek meselesi değil; dinin canlılığını koruma meselesidir.
Ali Tokul mealini de bu bağlamda, köklü bir meal geleneğinin çağdaş bir halkası olarak okumak gerekiyor.
Zindandan Medrese-i Yusufiye’ye…
Türkiye’de yaşanan zulüm döneminin en dikkat çekici yönlerinden biri, beklenenin tam aksine, baskının üretimi durdurmak yerine bambaşka bir üretim dalgasını tetiklemiş olması. Özellikle Riszale-i Nur kültürünün “medrese-i Yusufiye” kavramıyla andığı hapishaneler, Gülen Hareketi mensupları için birer susturulma mekânı olmadı; aksine geniş bir yelpazede telif, tercüme, şiir, hatırat ve ilmî çalışmanın filizlendiği mekânlara dönüştü. Bu, üzerinde durulması gereken çok önemli bir olgu. Zulmün en ağır koşullarında dahi üretmeye devam eden bir irade, aslında baskının asıl hedefine, yani susturmaya ulaşamadığının en somut ispatı niteliğinde.
İşte Ali Tokul Meali de tam olarak böyle bir zeminde, bu iradenin bir meyvesi olarak doğmuş.
Bir Portre: Hafız, Hukukçu, Sanatkâr
Ali Tokul’u kişisel olarak Türkiye’deki sanat faaliyetlerinden tanıyorum. Her şeyden önce, çok önemli bir âlim ve hafızın oğlu; kendisi de hafız. Klasik hafızlık eğitimini üniversitedeki hukuk formasyonuyla birleştirmiş, ardından bu iki disiplini sanatla estetize etmiş; Türkçeye derinlemesine hâkim bir isim.
Ali Tokul
Bu birikimin, meal gibi hem ilmî hem edebî bir çalışma için ne denli elverişli bir zemin oluşturduğunu görmek zor değil. Hafızlık, metnin mûsıkîsine ve ritmine dair bir kulak kazandırır; hukuk, kavramları hassas biçimde ayrıştırma disiplinini verir; sanat ise bütün bunları güzelliğe tahvil eder. Tokul, hapishanede kaldığı dönemi boş geçirmemiş; şiirler ve anılar kaleme almış. Ancak bu verimli sürecin en önemli ürünü, hiç şüphesiz Ali Tokul Meali: Bugünün sosyal medya gençliği için, günümüz Türkçesiyle yazılmış yepyeni ve güncel bir meal.
Ali Tokul Meali
Peki bu meali, Türkçedeki altmış beşi aşkın meal arasında farklı kılan nedir? Ne getiriyor, hangi boşluğu dolduruyor?
Eser bir tür “meallerin meali” karakteri taşıyor. Ali Tokul, sıfırdan Arapça hâkimiyetine dayalı bağımsız bir tercüme iddiasında bulunmuyor; bu konudaki dürüstlüğü de eserin güvenilirliğini artırıyor. Meal, başlıca Türkçe mealleri sistematik biçimde inceleyen karşılaştırmalı bir okumanın ürünü. Son okumada özellikle üç kaynağa sadık kalınmış: Elmalılı Hamdi Yazır’ın klasik derinliği, Suat Yıldırım’ın öğretici sadeliği ve Ali Ünal’ın çağdaş kavrayışı. Bu üç anlam dünyasının sadakatle korunduğu, ama cümlelerin Türkçenin sesi ve rengi gözetilerek yeniden estetize edildiği bir “meta-meal” bu. Yani Arapçanın değil, Türkçenin gücüyle yazılmış bir eser.
Dili sade, duru, akıcı ve berrak. Tokul’un kendi ifadesiyle hedef, “sade, duru, akıcı, anlaşılır, net ve berrak bir metne ulaşmak.” Bu, salt bir üslup tercihi değil; Kur’an’ın “anlaşılmak için indirildiği” bilincinden kaynaklanan teolojik bir sorumluluk. Metin okuyucuyu yormuyor, tökezletmiyor; kelimeler doğal bir sırayla diziliyor, cümleler Türkçenin yapısına uygun akıyor.
Gençliği muhatap alıyor ve küçümsemiyor. Dijital çağın hızlı okuyan, kısa ve net anlatımı seven neslini hedefliyor; fakat onları basitleştirmeye çalışmıyor. Aksine anlaşılır bir dille sunulduğunda gençliğin derin okuma kapasitesine güveniyor.
Anlam merkezli ve lafza saygılı. Meal, ne birebir literal çevirinin kuruluğuna ne de serbest çevirinin yoruma kayan gevşekliğine teslim oluyor. Ayetlerin kavramsal yapısı korunurken metin Türkçenin doğal akışına uygun kuruluyor. Takva, ihsan, şirk, nifak gibi yüzyılların anlam katmanını taşıyan kavramlar, tek kelimelik zayıf karşılıklara feda edilmiyor; bağlam içinde anlaşılır kılınıyor.
Yorumdan özenle kaçınıyor. Belki de en ayırt edici özelliği bu. Meal, ayetin altına yazarın kendi görüşünü, mezhebî tercihini ya da ideolojik duruşunu eklemliyor. Kadın-erkek ilişkileri, cihad, miras, ahiret tasvirleri gibi tartışmalı konularda tarafsız kalıyor; yargılamıyor, yönlendirmiyor. Ayeti sunuyor, anlamını açıyor ve okuyucuyu kendi tefekkürüyle baş başa bırakıyor. Bu yönüyle “sessiz bir tefsir” karakteri taşıyor: Her kelime seçimi bir duruş içeriyor, ama bu not düşülerek değil, metne gömülerek yapılıyor. Okuyucuya yön verilmiyor; sadece pusula gösteriliyor.
Estetik kaygı taşıyor. Tokul’a göre mevcut meallerin en büyük sorunu “Türkçe fakirliği, meallerin bir üslubu olmaması.” Bu meal ise Türkçenin sesini, rengini ve zarafetini arıyor; özellikle Rahmân, Yâsîn, Mülk, Kalem gibi kısa ve ritmik surelerde ses ahengini anlamı bozmadan korumaya çalışıyor.
Bütün bu özellikler, eseri hem sade okuyucu hem araştırmacı için erişilebilir kılıyor. Akademisyen bu mealde anlam derinliği buluyor; sıradan okuyucu ise anlam berraklığı. Bireysel tefekkür için de, toplumsal okuma için de elverişli.
Ali Tokul Meali, Mira Publishing’in ikinci yayını olarak okuyucuyla buluştu. Kitaba Kitap Oku ya da şu veya şu adreslerden ulaşabilirsiniz. Avrupa’daki diaspora yayıncılığının, susturulan seslerin nasıl kalıcı ve nitelikli eserlere dönüştüğünü görmek isteyen herkes için, bu meal hem içeriğiyle hem de hikâyesiyle çift katmanlı bir okuma sunuyor: Bir yanda Kur’an’ın çağdaş Türkçeyle yeniden söylenişi, öte yanda acının estetiğe tahvil edilerek nasıl ölümsüzleştiğinin somut bir örneği.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

