HASAN CÜCÜK | ANALİZ
İspanya, kulüp futbolunda uzun yıllardır dünyanın en büyük iki markası olan Real Madrid ve Barcelona’yı çıkaran ülke olmasına rağmen, aynı başarıyı uzun süre milli takım düzeyine taşıyamadı. 1964 Avrupa Şampiyonası zaferinin ardından başlayan 44 yıllık sessizlik, ancak EURO 2008’de sona erdi. Luis Aragonés yönetimindeki “Matadorlar”, kupaya uzanarak yalnızca hasreti bitirmedi; dünya futbolunun en görkemli dönemlerinden birinin de kapısını araladı.
EURO 2008 zaferi, adeta uyuyan devi uyandırdı. Aragonés’ten görevi devralan Vicente del Bosque, İspanya’yı futbol tarihine geçiren bir başarı serisinin mimarı oldu. 2010 Dünya Kupası ve ardından EURO 2012 şampiyonluklarıyla İspanya, üst üste üç büyük turnuvayı kazanan ilk milli takım unvanını elde etti. Tiki-taka futbolunun zirveye ulaştığı bu yıllar, İspanyol futbolunun altın çağı olarak hafızalara kazındı.
Brezilya’da düzenlenen 2014 Dünya Kupası, İspanya’nın görkemli döneminin sonunu simgeledi. Son dünya şampiyonu unvanıyla turnuvaya gelen ekip, ilk maçta Hollanda karşısında aldığı 5-1’lik ağır yenilgiyle sarsıldı. Şili’ye karşı alınan 2-0’lık mağlubiyet ise son darbeyi vurdu. Avustralya galibiyeti yalnızca istatistiklere geçen bir teselli olarak kaldı; İspanya, kupaya grup aşamasında veda etti.
Dört yıl sonra Rusya’daki Dünya Kupası ise saha içinden çok saha dışındaki krizlerle başladı. Turnuvaya günler kala teknik direktör Julen Lopetegui’nin Real Madrid ile anlaşmasının açıklanması, federasyonun sert kararıyla sonuçlandı ve deneyimli çalıştırıcı görevden alındı. Takım emanet edildiği Fernando Hierro yönetiminde Portekiz, İran ve Fas’ın bulunduğu gruptan çıkmayı başarsa da son 16 turunda ev sahibi Rusya’ya penaltılarla elenerek bir kez daha hayal kırıklığı yaşadı.
2022 Katar Dünya Kupası da benzer bir senaryoya sahne oldu. Luis Enrique’nin gençleştirdiği kadro turnuvaya Kosta Rika’yı 7-0 mağlup ederek göz kamaştırıcı bir başlangıç yaptı. Almanya ile berabere kalan İspanya, Japonya yenilgisine rağmen gruptan çıkmayı başardı. Ancak son 16 turunda Fas karşısında topa hükmeden ama üretkenlikten uzak bir görüntü sergiledi. 120 dakika boyunca 1000’in üzerinde pas yapan İspanya, yalnızca bir isabetli şut çekebildi. Penaltı atışlarında ilk üç denemeyi de kaçırınca, bir Dünya Kupası daha beklenenden erken sona erdi.
Değişim ise dümenin Luis de la Fuente’ye teslim edilmesiyle başladı. Uzun yıllar İspanya Milli Takımı’nın alt yaş kategorilerinde görev yapan deneyimli teknik adam, yeni jenerasyonu doğru oyun anlayışıyla buluşturdu. Bunun ilk büyük karşılığı EURO 2024’te geldi. İtalya, Almanya, Fransa ve İngiltere gibi Avrupa’nın devlerini birer birer geçen İspanya, yeniden kıtanın zirvesine çıkarak eski kimliğini kazandığını tüm dünyaya ilan etti.
2026 Dünya Kupası’nda da aynı özgüven sahaya yansıdı. Turnuvaya Yeşil Burun Adaları beraberliğiyle başlayan İspanya, ardından Suudi Arabistan ve Uruguay karşısında aldığı galibiyetlerle grubunu lider tamamladı. Son 32 turunda Avusturya’yı 3-0 gibi net bir skorla geçerken, bu galibiyet yalnızca tur biletinden ibaret değildi. İspanya, 2010’da kazandığı Dünya Kupası’nın ardından ilk kez bir Dünya Kupası eleme turunu geçmeyi başardı.
Daha da dikkat çekici olan ise ortaya koyduğu futboldu. Avusturya, 90 dakika boyunca İspanya kalesini bulan tek bir şut dahi atamadı. Turnuvada oynadığı maçların tamamında kalesini gole kapatan De la Fuente’nin ekibi, bireysel yıldızlardan çok kolektif oyunun gücüyle öne çıktı. Henüz Lamine Yamal’ın bireysel gösterisine ihtiyaç duymadan rakiplerini domine eden İspanya, disiplinli oyun yapısı, yüksek pas temposu ve savunma güvenliğiyle 2026 Dünya Kupası’nın en güçlü şampiyonluk adaylarından biri olduğunu şimdiden kanıtladı.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

