YORUM | ADEM YAVUZ ARSLAN
15 Temmuz’un onuncu yıl dönümü Erdoğan rejimi için devletin bütün iletişim imkânlarının tek bir resmi anlatıyı yeniden üretmek üzere seferber edildiği geniş çaplı bir propaganda kampanyasına dönüştü. Kamu kurumlarından belediyelere, üniversitelerden televizyon kanallarına, dizilerden belgesellere, reklam filmlerinden konferanslara kadar hemen her mecra aynı söylemi yeniden dolaşıma soktu.
Devlet yalnızca anma törenleri düzenlemedi; aynı zamanda toplumsal hafızayı yeniden biçimlendirmeyi hedefleyen kapsamlı bir iletişim stratejisi yürüttü. Sosyal medya ise bu stratejinin en görünür sahasına dönüştü. Binlerce hesap aynı sloganları paylaştı; kamu görevlileri, siyasetçiler, medya kuruluşları ve kanaat önderleri birbirini tekrar eden cümlelerle aynı koroya katıldı. Dikkat çekici olan yalnızca iktidarın dili değildi.
Asıl dikkat çekici olan, uzun süredir sessiz kalan kimi isimlerin de bu atmosferde yeniden görünür hâle gelmesi ve toplumsal damgalama iklimine kendi katkılarını sunmasıydı. Öyle güçlü bir mahalle baskısı oluştu ki, konuyla hiçbir ilgisi olmayan kişiler bile adeta “bir şey söyleme” ihtiyacı duydu. Sessizlik bile şüpheyle karşılanacakmış gibi bir psikolojik iklim oluşturuldu. Geniş bir koalisyon adeta linç kampanyasının parçası oldu.
Bu tablonun son örneklerinden biri, Dücane Cündioğlu’nun Hizmet Hareketi’ni küçümsemek amacıyla sarf ettiği “Bu hareketten neden bir şair çıkmadı?” şeklindeki alaycı ifadeydi. İlk bakışta sıradan bir kültür eleştirisi gibi görülebilir. Hatta bir soykırım sürecinde olmasak, oturup üzerine saatlerce konuşulabilir. Oysa buradaki mesele şiir değil.
Mesele, zaten yıllardır sistematik biçimde damgalanmış bir topluluğun kültürel varlığını dahi küçümseyerek değersizleştirme çabasının entelektüel bir dile tercüme edilmesidir. Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bir entelektüelin görevi nedir?
Hakikatin peşinden gitmek mi? Yoksa iktidarın ürettiği ötekileştirme diline felsefi ve kültürel meşruiyet kazandırmak mı?
Şeytanlaştırma yalnızca devlet eliyle yürümez
Devlet destekli sistematik şeytanlaştırma yalnızca siyasi iktidarın diliyle yürütülmez. Böyle dönemlerde toplumun farklı kesimleri de bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bu mekanizmanın parçası hâline gelir. Bürokrat, gazeteci, akademisyen, sanatçı, din adamı, entelektüel…
Herkes sahip olduğu mesleki otoriteyi, bilgisini veya sanatını bir silah gibi günah keçisine doğrultur. Siyaset bilimi ve sosyal psikoloji literatürü bu olguyu uzun yıllardır inceliyor.
Literatürde “günah keçisi mekanizması” olarak tanımlanan durum toplumların kriz zamanlarında karmaşık sorunları tek bir gruba yükleme eğilimini açıklar. Hannah Arendt ise totaliter rejimlerin yalnızca baskı aygıtlarıyla değil, hakikatin sistematik biçimde yeniden inşasıyla varlığını sürdürdüğünü anlatır. Bu nedenle şeytanlaştırma yalnızca bir propaganda tekniği değildir. Toplumsal rızanın üretildiği temel mekanizmalardan biridir.
Şiddetin sessiz hazırlığı
Şeytanlaştırmanın en tehlikeli yanı, şiddeti sıradanlaştırmasıdır. Bir grup önce ahlaken değersizleştirilir. Sonra itibarsızlaştırılır.
Ardından o gruba yönelik hukuk ihlalleri, ayrımcılık ve adaletsizlik toplumun gözünde olağanlaşır. İnsanlar yapılanı değil, kime yapıldığını tartışmaya başlar. İşte otoriter rejimlerin en kritik eşiği de tam burada oluşur. Hukuk devletlerinde suç bireyseldir.
Otoriter sistemlerde ise kimlik suç hâline gelir. İnsanlar artık eylemleri nedeniyle değil, ait oldukları varsayılan topluluk nedeniyle yargılanırlar. Böylece mağduriyet görünmez olur; adaletsizlik ise sıradanlaşır.
Aydının vicdanı nerede başlar?
Bana göre bir entelektüelin en temel görevi, gücün dilini yeniden üretmek değil; gücün karşısında hakikatin ve adaletin yanında durmaktır. Düşünce, iktidarın sopasına dönüştüğü anda felsefe olmaktan çıkar; yalnızca meşrulaştırma aracına dönüşür. Tam da bu nedenle, Dücane Cündioğlu’nun kullandığı dili not etmekte fayda var. Çünkü burada tartışılan şey estetik bir değerlendirme değil.
Ortada yüz binlerce insanın kamudan ihraç edildiği, on binlercesinin cezaevine konulduğu, ailelerin parçalandığı, çocukların damgalandığı, pasaportların iptal edildiği ve belirli bir topluluğun kolektif biçimde suçlu ilan edildiği tarihsel bir dönem bulunmakta.
Böyle bir atmosferde herhangi bir topluluğun kültürel üretimiyle alay etmek, artık masum bir edebiyat tartışması değildir. Bu, toplumsal damgalamaya sembolik katkı sunmaktır.
Eğer bir düşünür, değersizleştirmeyi felsefi kavramlarla meşrulaştırıyor veya buna zemin hazırlıyorsa, artık yalnızca fikir üretmiyor; güçlü olanın söylemine entelektüel meşruiyet kazandırıyor demektir.
Mağduru suçlamanın psikolojisi
Sosyal psikoloji literatüründe buna *victim blaming* yani mağduru suçlama deniyor. Çünkü mağdur suçluysa, adaletsizlikle yüzleşmeye gerek kalmaz. Önce mağdurun insanlığı aşındırılır. Ardından ona yönelik sert uygulamalar vicdanlarda meşrulaştırılır. Tarih bunun sayısız örneğiyle doludur. Hiçbir örnek birebir aynı değildir. Ancak psikolojik mekanizma neredeyse her zaman aynıdır.
Entelektüelin ahlaki sorumluluğu
Bizim siyasal İslamcıların çok sevdiği ama asla anlamadığı Edward Said, entelektüeli “iktidara hakikati söyleyen kişi” olarak tanımlar. Noam Chomsky ise modern entelektüelin ilk görevinin devlet propagandasını sorgulamak olduğunu söyler. Bu konuda literatür oldukça zengin. Fakat ortak sonuç değişmiyor: Entelektüel, güce yakın olduğu için değil; gerektiğinde güce karşı çıkabildiği için entelektüeldir.
Güçlünün borusunu zayıfa karşı öttürmek kolaydır. Asıl zor olan, toplumun alkışladığı zamanlarda bile haksızlığa “haksızlık” diyebilmektir. Aydın olmanın ölçüsü, güçlü adına konuşmak değil; güç karşısında vicdanını koruyabilmektir.
Tarihin hafızası
Her dönem kendi propagandasını üretir fakat hiçbir propaganda sonsuza kadar yaşamaz. Fikirler ise iktidarlardan daha uzun ömürlüdür. Tarih yalnızca siyasal iktidarları değil, onların söylemlerini üreten, tekrar eden ve meşrulaştıran entelektüelleri de yargılar.
Çünkü fikirler yalnızca düşünce üretmez. Bazen insanların toplum içindeki kaderini de belirler. Bir filozofun cümlesi bazen bir savcının iddianamesine, bir akademisyenin kavramı bazen bir mahkeme kararına, bir gazetecinin manşeti ise milyonların vicdanına dönüşebilir.
Bu nedenle entelektüel sorumluluk, yalnızca doğru düşünmek değil; doğru zamanda doğru yerde durabilmektir. Gücün yanında olmak çoğu zaman güvenlidir.
Hakikatin yanında durmak ise çoğu zaman bedel ister. Ama tarih, güvenli olanları değil; bedel ödeyenleri hatırlar.
Belki de 15 Temmuz’un onuncu yılında asıl sorulması gereken soru budur: Kim ne söyledi? Kim neden o dili konuşmayı tercih etti?
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

