Türkiye’nin Kürt sorununa ve sürece hak ettiği ciddiyette yaklaşmadığını belirten Sabri Ok, ‘Barış sürecine kimler engel oluyor diye sormuştunuz. ‘Umut hakkı’ konusunda gösterilecek yaklaşım barış sürecine karşı kimlerin engel olup olmadığı konusunda bir turnusol kağıdı görevini görecektir’ dedi
KCK Yürütme Konseyi Üyesi Sabri Ok, İtalya’da yayımlanan Avvenire gazetesinin sorularını yanıtladı. Sürece dair değerlendirmelerde bulunan Sabri Ok, “Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 27 Şubat 2025 tarihinde yaptığı çağrıda, Barış ve Demokratik Toplum süreci demişti. Türk devleti ise halen ‘terör’ demekte, bazen de ‘Milli Birlik ve Kardeşlik’ demektedir. Bunu şunun için belirtiyorum; Türk devlet aklı ve zihniyeti halen sorunun varlığını kabul etmediği gibi sürecin adını da doğru belirlememektedir. Tek amaçları her gün tekraren belirttikleri gibi Hareketimizin silahsızlandırılmasıdır. Bu nedenle sürecin adını barış ya da çözüm olarak değil de ‘Terörsüz Türkiye’ olarak koymaktadırlar. Şüphesiz bu tarihsel olarak Kürt halkının varlığını ret ve inkar etme zihniyetinin bir sonucu ve yansıması olmaktadır” dedi.
Tarafların sürece yaklaşım konusunda birbirinden uzakta olduğuna vurgu yapan Sabri Ok, “Daha doğrusu Türk devleti bu kadar ciddi, tarihsel ve büyük bir soruna karşı hak ettiği gibi sorumlu ve ciddi bir yaklaşım içinde değildir. Dolayısıyla süreç çıkmaza girmemiştir, ama ciddi handikaplarla karşı karşıyadır ya da tökezleyerek gelişen bir süreçtir diyebiliriz” diye konuştu.
Sürece karşı tutum içinde olan kesimlere de işaret eden Sabri Ok, “Özellikle devlet ve bürokrasi içinde yer alan norm dışı güçler de buna dahildir. Şüphesiz bunda tarihsel olarak Kürt sorununu görmeyen, bunun da ötesinde sorun yaratan Kürdistan’ın parçalanmasına ve statüsüz bırakılmasına yol açan uluslararası güçlerin sorumlulukları da büyüktür. Halen çıkarları için Türk devletini tolere etmekte ve sorunun çözümü için olumlu bir yaklaşım göstermemektedirler. Bunun da sorunun çözümünde ve sürecin ilerlemesinde önemli ve etkileyici bir sorun olduğunu rahatlıkla belirtebilirim” diye kaydetti.
Sürecin başlaması
Sabri Ok, devamında sözlerini şöyle sürdürdü: “Bilindiği üzere Türk devleti ile onlarca yıldır savaş halindeyiz. Türk ordusu NATO’nun ikinci büyük gücüdür. Türk devleti her türlü ekonomik, siyasi, askeri, diplomatik gücünü kullanarak Hareketimizi çözmek ve tasfiye etmek istedi. Bunun için gerçekten her şeyi yaptı. Kuralsız, ahlaksız, kirli bir özel savaş yürüttü. Fakat sonuçta bunda başarılı olamadı. Arap Baharı denilen süreçle birlikte Ortadoğu’da taşların yerinden oynanması ve özellikle Gazze’den sonra Ortadoğu’da yaşanan ve bundan sonra muhtemel yaşanabilecek olan olası gelişmeler karşısında Türk devlet aklı devreye girmiştir. Bize karşı en sert ve şiddetli mücadeleyi yürüten partinin başkanı Devlet Bahçeli’nin ‘beka sorunu’ diyerek bu sürecin başlatılması da konunun önemini ve ciddiyetini göstermek açısından önemli bir göstergedir.
Abdullah Öcalan’ın rolü belirleyici
Tabii ki Kürt sorununun demokratik ve barışçıl bir şekilde çözülmesini isteyen Önder Abdullah Öcalan’ın oynadığı rolü unutmamak gerekir. En ağır tecrit koşullarında büyük bir sorumlulukla uzatılan eli tutmuş ve bu sürecin başlamasında önemli bir rol oynamıştır. Önder Abdullah Öcalan dışında hiç kimse bu süreci başlatacak ve yürütecek konumda ve gücünde değildi.
Sürecin başlamasından bu yana, ilk 3-4 ayı saymazsak Medya Savunma Alanlarında yaklaşık bir yıldır karşılıklı süren bir ateşkesten söz edebiliriz. Türk devletinin zaman zaman bazı alanlara güç yığdığını, bazı alanlarda güç değişikliğine gittiğini, yoğun bir istihbarat çalışması yürüttüğünü biliyoruz. Fakat belirttiğim gibi bu süreçte gerilla güçlerimizle Türk ordu güçleri arasında istisna kabilinde sınırlı bazı çatışma ya da operasyonlar olduysa da genel anlamda bir çatışmasızlık durumunun olduğunu belirtebilirim.
Ankara’ya güven son derece zayıftır
Zaman zaman basın ve medyanın halkla yaptığı röportaj ve diyaloglarda da görüyoruz ki halkımız süreç için Önder Abdullah Öcalan’a tereddütsüz bağlı ve inanmaktadır. Buna karşın Türk devletine yani Ankara’ya güven son derece zayıftır, hatta yok gibidir. Çünkü Kürt halkı Hareketimizin tarihsel anlamda attığı adımları, aldığı stratejik kararları, yani PKK’nin feshini ve silahlı mücadele stratejisinden vazgeçtiğimizi çok iyi bilmektedir. Buna karşın Ankara’nın son derece ketum, sürecin gelişmesine katkı sunacak hiçbir söylemde bulunmaması ve ciddi hiçbir pratik adım atmamış olması halkta doğal olarak büyük bir ihtiyat hatta yer yer inançsızlığa neden olmaktadır diyebilirim. Zira Kürt halkı 52 yıllık mücadele sürecinde büyük bedeller ödeyen, direnen bir halk olarak gerçekten son derece bilinçli, politik bir halktır. Yani gelişmeleri iyi görmekte, iyi okumaktadır.
‘Umut hakkı’ bir turnusol kağıdı görevini görecektir
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, ‘Umut hakkı’ konusunda Türkiye’nin AİHM’nin kararları doğrultusunda gerekli mevzuatları yerine getirmesi için Haziran 2026 tarihine kadar süre vermiştir. Bu çerçevede Türk devletinin ‘Umut hakkı’ konusuna hukuki değil siyasi nedenlerle yaklaştığını görüyoruz. Bir yandan AİHM’in kararlarına karşı çıkmıyormuş gibi bir görüntü vermekte, öbür taraftan zamana yayma ve erteleme politikasıyla geçiştirmek istemektedir. Avrupa Konseyindeki üye devletler ise siyasi dengeler nedeniyle sürecin uzatılmasına ve zamana yayılmasına göz yummaktadır. Her şeyden önce Avrupa devletlerine çağrımız kendi demokratik değerlerine sahip çıkmasıdır. Bunun için insan haklarını savunan ve saygı duyan bütün kurum, örgüt ve şahsiyetlerin bu demokratik değerlerin uygulanması için kendi devletlerine baskı yapmasıdır. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi Türk devletinin ‘umut hakkı’ kararının gereklerini yerine getirmesi için hem teşvik etmeli hem de baskı uygulamalıdır. Dolayısıyla ‘umut hakkı’ konusunda hem hukuki hem siyasi hem de toplumsal mücadelemiz Türkiye ve Kürdistan başta olmak üzere Avrupa’da sürecektir. Barış sürecine kimler engel oluyor diye sormuştunuz. ‘Umut hakkı’ konusunda gösterilecek yaklaşım barış sürecine karşı kimlerin engel olup olmadığı konusunda bir turnusol kağıdı görevini görecektir.
Süreç için bütün hukuki adımlar atılmalı
Barış sürecinin gelişmesi için her şeyden önce Hareket yönetimimiz olarak pek çok kez belirttiğimiz gibi Önder Abdullah Öcalan’ın Türk devleti tarafından baş müzakereci, muhatap olarak kabul edilmesi gerekir. Bunun için özgür yaşar ve çalışır koşullarına sahip olması lazımdır ki baş müzakereci olarak rolünü oynayabilsin. Bu gerçekleşmeden süreçten ve sürecin gelişmesinden bahsetmek kesinlikle olası değildir. Ayrıca süreç için gerekli ve bütünlüklü hukuksal düzenleme, demokratik siyaset ve mücadele için siyasi ve yasal güvence sağlamak durumundadır. Özetle Kürt sorununun Türkiye sınırları içinde yerel demokrasiye dayalı çözümü önemlidir. Kürtler varsa hakları da olacaktır. Demokratik ve özgür bir yaşam Kürtlerin kendi kimlik ve kültürleriyle sistemde yer almaları doğru ve olması gerekendir. Bu da Kürtleri yüz yıldır ret ve inkar eden zihniyetin terk edilmesi, karşılıklı birbirini tanıma ve kabullenme yani demokratik entegrasyon, Türkiye’nin demokratikleşmesi demektir.
Türkiye ‘eski’de ısrar ediyor
21. yüzyılın siyasal sistemi Ortadoğu merkezli kurulmak istenilmektedir. Tüm siyasi, askeri hatta ekonomik ve teknolojik mücadele ve savaşın bunun için olduğu açıktır. Bir de ticaret ve enerji savaşları var. Ayrıca İsrail’in güvenlik sorunu da birinci öncelik olmaktadır. Şu an yaşanan İran-ABD-İsrail savaşını bunun dışında görmek ve değerlendirmek mümkün değildir. Yüzyıllık konsept yıkılırken yerine yeni bir dizayn kurmak istiyorlar. Türkiye’nin Ortadoğu’daki gelişmelere karşı direnç içinde olduğu açıktır. Statükoyu koruyan bir politika izlemektedir. Çünkü Ortadoğu’nun değişmesi demek Türk devletinin de zorunlu olarak değişmesi anlamına gelecektir. Bu nedenle Türk devleti ulus devletçi politikasında ısrarlı olmaktadır.
Kürtler kimse için koçbaşı olacak değil
Kürtlerin İran’da çok önemli ve etkili bir güç olduğu tartışmasızdır. Fakat Kürtler de elbette kimse için koçbaşı olacak değildir. Birçok kırım ve katliamdan geçmiş bir halk olarak tarihsel bilinç hafızası kuvvetlidir, tecrübe sahibidirler. Rojhilatlı birçok parti ve örgüt bir araya gelip birliklerini ilan ettiler. Hangi zamanda ve koşullarda nasıl bir strateji ve taktikle mücadele vermek gerektiği konularda tartıştıklarını biliyoruz. Ne hazırlıksız ve vakitsiz harekete geçme ne de gelişmelerin gerisinde kalma gibi bir durumlarının olacağını düşünmüyorum.
Silahlı mücadele bir yöntem olarak esas alınmayacaktır
Silahlı mücadeleden ve ona dayalı stratejiden vazgeçmek, öz savunma yapamayacağımız anlamına gelmemelidir. Ancak öz savunma derken ilk akla gelen silahlı mücadele olmamalıdır. Bundan çok toplumun her düzeyde örgütlenerek mücadele etmesi anlaşılmalıdır. Kürt varlığı, demokratik toplum olarak haklarını garantiye almadan öz savunma seçeneğinden vazgeçmesi ölümü kabullenmesi anlamına gelir. Kürt halkı silahlı mücadeleye niçin başvurdu, varlığını korumak için. Kürt halkı üzerindeki tehditler devam ediyor mu, ediyor. Bu tehditler ortadan kaldırılmadığı sürece öz savunma hakkımızdan vazgeçmeyiz. Özsavunmada temel ilkemiz nedir? Kürt halkının varlığı reddedilmedikçe, üzerine imha amaçlı gelinmedikçe, silahlı mücadele bir yöntem olarak esas alınmayacaktır. Varlığa imha amaçlı saldırılar, seferler düzenlenirse silah da dahil her türlü yönteme başvurmak temel bir haktır.”
HABER MERKEZİ
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

