Site icon Serbest Görüş

Mustafa Avcı: Varto modelini yaygınlaştıracağız


Gimgim’da (Varto) uygulanan katılımcı bütçe modeli diğer belediyelere de taşıyacaklarını belirten DEM Parti Yerel Yönetimler Kurulu Üyesi Mustafa Avcı, ‘Bu yıl Agirî (dört mahalle), Bazîd, Îdir, Halfeli ve Dîgor belediyelerimizde de hayata geçiriyoruz’ dedi

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Amed’de düzenlenen Yerel Yönetimler Konferansı’nda kendi belediye pratiğini masaya yatırdı. Abdullah Öcalan, konferansa gönderdiği mesajda katılımcı demokrasiye vurgu yaptı. Konferansta HADEP’le başlayan ve DEM Parti ile devam eden 27 yıllık belediyecilik deneyimi tartışıldı ve yeni hedefler belirlendi. DEM Parti Merkez Demokratik Yerel Yönetimler Kurulu Üyesi ve Wan Tarımsal İşletme Kooperatifi Eşbaşkanı Mustafa Avcı ile konferansı ve DEM Partili yerel yönetimlerin yeni dönem perspektifini değerlendirdi.

  • ‘Komün belediyedir, belediye komündür’ şiarıyla 8-9 Haziran’da Amed’de konferans gerçekleştirdiniz. Bu anlayış geleneksel belediyecilik modelinden nasıl ayrılıyor ve pratikte nasıl hayata geçirilecek?

Konferans süresince bu konu detaylıca tartışıldı. Daha önce bölge ve il konferansları da yapmıştık. Özellikle Önderliğin 27 Şubat açıklamasından sonra “komünal yaşam” meselesi yerel yönetimlerin de gündemine girdi. Konferans ağırlıklı olarak bu eksen etrafında gelişti. Güçlü eleştiriler ve öz eleştiriler de vardı. Yerel yöneticilik anlayışımız ile geçmişten bugüne gelen ve klasik belediyecilik diye tanımladığımız “sistem belediyeciliği” anlayışı arasındaki farklılık tartışıldı.

  • Sistem belediyeciliğinden kastınız nedir?

Sistem belediyeciliği, halkı, toplumu ve kenti dikkate almadan onlar adına kararlar alır ve uygular. Bizim belediyecilik anlayışımızda ise halkı ve kenti doğrudan sürece katarak karar alma, planlama, uygulama ve denetleme sürecini, yani doğrudan demokrasinin olmazsa olmazı dediğimiz katılımcı demokrasinin o dört aşamasını halkla birlikte örgütlemek var. Bu, klasik belediyecilik anlayışından birinci farklılığımızdır. İkinci farklılığımız ise kadın özgürlükçü eşbaşkanlık sistemi ve özgür eş yaşamdır. Biliyorsunuz klasik belediyecilik anlayışında bunlar yoktur. Bir diğer farklılığımız ise çok dilli ve çok kültürlü belediyecilik anlayışıdır. Son olarak, doğaya saygılı, doğal yaşamı koruyan ve geliştiren ekolojik belediyecilik de farklılıklarımızdan bir tanesidir.

  • DEM Partili belediyelerin son dönemdeki çalışmalarını artı ve eksi yönleriyle nasıl değerlendiriyorsunuz?

Klasik belediyeciliği aşma noktasında arkadaşlarımız önemli mesafeler katetti. Örneğin Agirî’ye (Ağrı) gidin bakın. Kentin tarihinde bu kadar temiz bir görünüm muhtemelen hiç olmamıştır. Ya da Iğdır’da geri bırakılmış ve gecekondu tarzı bir yaşama mahkum edilmiş mahallelere geniş bulvarlar yapıldı. İki yıl gibi kısa bir sürede önemli altyapı hizmeti götürülerek büyük mesafeler alındı. Hangi belediyemize bakarsanız bakın klasik belediyecilik hizmetleri noktasında sistem partilerinin yönettiği belediyelerin çok ötesinde hizmetler üretiliyor, ancak bu bize yetmiyor, bizim asıl farkımızı yansıtmıyor. Biz, DEM Parti’nin yerel yönetim anlayışını topluma taşıyıp hissettirmeyi ve bu anlayışı kalıcı bir kültüre dönüştürmeyi hedefliyoruz. Arkadaşlarımızın sistem belediyeciliğinden çok daha ötesini başardığını ve büyük emekler verdiğini inkar edemeyiz, ancak çok dilli belediyecilik, kadın özgürlükçü eşbaşkanlık sistemi, ekolojik belediyecilik ve katılımcı bütçe noktalarında henüz istediğimiz düzeyi tam olarak yakalayamadık.

  • Örneklendirebilir misiniz?

Kimi yerlerde yetersiz kalıyoruz, kimi yerlerde başarılı olamıyoruz ama denemeyi sürdürüyoruz. Örneğin; Bağlar’da 2004’te, mazbatayı aldıktan hemen sonra tek bir mahallede katılımcı bütçeyi denedik ve sonuç başarısız oldu. 2025’te Bağlar’da bu sefer iki mahallede bu model tekrar denendi. Pilot olarak biri toplumsal katman açısından daha alt tabakada olan, diğeri ise yaşam düzeyi daha konforlu sayılabilecek iki farklı mahalle seçildi ve buralarda belli bir mesafe katedildi. Varto’da ise bu uygulamayı parçalı bir şekilde değil, ilçenin bütün mahallelerini kapsayacak şekilde hayata geçirdik. Katılımcı demokrasi ve bütçe noktasında önemli sonuçlar alındı.

  • Varto’da nasıl oldu bu süreç?

Varto’nun 2026 yılı çalışma programı, 2025 yılı içerisinde doğrudan halkla birlikte hazırlandı. Bu süreç, Mayıs’ta başladı ve Kasım’a kadar devam etti. 7 ay süren bu yoğun çalışma kapsamında her mahallede halk toplantıları gerçekleştirildi. Kentin tüm örgütlü dinamikleri sürece dahil edildi. Halk adına seçilen delegeler, katılımcı bütçenin somut bir programa dönüşme sürecini titizlikle takip etti. Sürece belediyenin bürokratik birimleri ve akademik çevreler de katkı sundu.

2025’te projenin karar alma ve planlama aşamaları tamamlandı, bahar aylarıyla birlikte uygulama sürecine geçildi. Doğrudan demokrasinin olmazsa olmaz dört aşaması olan karar alma, planlama, uygulama ve denetleme sürecinin tamamının halkla birlikte yapılması, bu modelin temelini oluşturuyor.

Doğrudan demokratik katılım partimizin temel esası olmasına rağmen 27 yıllık süreçte bu model maalesef sistematik bir bütünlükle değil, parça parça uygulanabildi. Geçmişte halkla bütünleşme noktasında yaşanan eksikliklerin öz eleştirisini vererek, projeyi 2025’ten itibaren daha sistematik bir yapıya kavuşturduk. Varto Belediyesi’nin hayata geçirdiği katılımcı bütçe modelinin yerel yönetimlerde gösterdiği başarı Uluslararası Katılımcı Demokrasi Gözlemevi (OIDP) ödüllerinde finalist olmaya layık görülmüştür.

  • Başka merkezlere taşınacak mı bu model?

Varto’da uygulanan katılımcı bütçe modelini bu yıl Ağrı (dört mahalle), Doğubayazıt, Iğdır, Halfeli ve Digor belediyelerimizde de hayata geçiriyoruz. Gelecek yıl hedefimiz, inisiyatif sahibi olduğumuz tüm yerel yönetim birimlerinde bu katılımcı demokrasi modelini uygulamaktır. İşte o zaman yıllardır dile getirdiğimiz “Kentimizi de kendimizi de birlikte yöneteceğiz” sloganının gereklerini pratik politikada tam anlamıyla karşılamış olacağız. Bundan sonraki süreçte toplumla birlikte yönetmeyi esas alan bir anlayışla yürümeye devam edeceğiz.

  • Varto’yu diğer belediyelerden ayıran nelerdi? Batman, Van, Amed gibi büyükşehir ya da diğer kentlerde neden şimdiye kadar hayata geçirilemedi?

Katılımcı bütçe modeli dünyada ilk kez 1,5 milyon nüfuslu Porto Alegre’de başarıyla uygulandı, ancak orada merkezi yönetim ile yerel yönetim aynı partiden olduğu için büyük bir destek söz konusuydu. Bağlar’ın nüfus yoğunluğu ve mevcut potansiyelini göz önüne aldığımızda, merkezi yönetimin yerel yönetimleri daraltan, hizmet üretemez hale getiren ve halkla karşı karşıya getirmeye çalışan baskıları nedeniyle tüm mahallelerde uygulama imkanı bulamadık. Bu yüzden parçalı bir uygulamaya gittik. Eğer merkezi yönetim ile aynı anlayışa sahip olsaydık, büyükşehirler dahil tüm illerde bu modeli bir anda hayata geçirebilirdik.

Varto’yu pilot bölge olarak seçmemizin nedeni oranın toplumsal hafızası, farklı kesimlerin bir arada yaşaması ve yeniliğe açık potansiyelinin bu modele uygun olmasıdır. Türkiye’deki ilk deneme olan 2007 Çanakkale örneğinde, merkezi yönetimin teşvikiyle sadece tek bir mahallede sandık kurulmuş ve halkın önüne önceden belirlenmiş kısıtlı bir talep listesi konulmuştur. Bizim Varto’da uyguladığımız model ise 7 mahallede, kentin tüm dinamiklerinin sürece katıldığı ve her mahallede en az beş toplantının yapıldığı sistematik bir katılımcı demokrasi uygulamasıdır.

Büyükşehirlerde ve mahalle sayısı fazla olan ilçelerde ise bu modeli bütünüyle uygulamak fiziksel olarak oldukça zor. Örneğin, 80 köyü (mahallesi) bulunan Van’ın Saray ilçesinde, her mahallede asgari üç toplantı yapmaya kalktığınızda belediye yönetiminin zamanı ve gücü buna yetmeyecektir. Bu nedenle büyük yerleşim yerlerinde uygulamayı, Bağlar örneğinde olduğu gibi, ister istemez parçalı yapmak zorundayız. Ancak önümüzdeki süreçte, büyükşehir statüsünde olmayan tüm yerellerimizde bu modeli yaygınlaştırarak 2027 çalışma programlarını halkla birlikte hazırlamayı hedefliyoruz.

  • Kayyum atamaları, vesayet mekanizmaları, Cumhurbaşkanlığı kararnameleriyle yetki kısıtlamaları ve mali engeller belediyelerin önündeki en büyük sorunlar olarak görülüyor. Belediyeler bu engelleri nasıl aşıyor?

Merkezi yönetimin bize hiçbir şeyi altın tepside sunmayacağını çok iyi biliyoruz. Biz iktidarcı, merkeziyetçi ve inkarcı anlayışa alternatif olarak; katılımcı demokrasinin ve bütçenin olduğu, bütün farklılıkların eşit, özgürce yaşayabileceği bir yaşam alanının, yani kendi kendine yeten bir toplumun inşa sürecine girmek istiyoruz. Yerel yönetimler üzerinden bunun altyapısını oluşturmaya çalışıyoruz. Oysa iktidarcı ve merkeziyetçi yönetimler, yerel yönetimleri kendi “alt şubeleri” gibi görüyor. Yerel kaynakların toplum için planlanmasını değil, bu kaynakların kendilerine kanalize edilmesini ya da kendi yandaşlarına peşkeş çekilmesini istiyor. Dolayısıyla merkezi yönetim, yerel yönetimleri tasarruf tedbirleriyle, kayyum atamalarıyla ve kayyumların yaptığı borçları merkezden gelen hak edişlerimizden keserek olabildiğince daraltmaya çalışıyor. Öyle bir duruma geliniyor ki merkezden gelen paralar bazı birimlerde ancak personel maaşlarına yetiyor. Üstelik kayyumlar tarafından öz kaynaklarımız talan edildiği için kullanılabilir bir kaynak da bırakılmamış durumda. Buradaki asıl hesap, belediyeyi hizmet üretemez duruma getirip halkla karşı karşıya bırakmaktır. Ancak biz bu olumsuzluklardan bir olumluluk yaratmak zorundayız. Kimse oturup dizini dövmesin ya da merkezden bir şey beklemesin çünkü merkezin bizi daraltacağını, zaten biliyorsunuz. Bizlerin en büyük güç kaynağınız İller Bankası, merkezi yönetim veya iktidar değildir en büyük güç kaynağımız halkımızdır. Eğer katılımcı demokrasi anlayışıyla halka gidip ‘yokluğu’ dahi onlarla paylaşırsak, halk o kaynağı zaten yaratacaktır. Bu yüzden sürekli altını çiziyorum: Biz ‘belediyesiz belediyecilik’ yapmak zorundayız.

Belediye olanakları, ağır iş makineleri veya maddi imkanlar elimizde olmasa da toplum bizi beş yıllığına seçmiştir. Halkın diğer sorunlarını gündem yapıp çözümü için güç birliği yapmak zorundayız. Kaynağımız halktır, ancak halk sahiplenmediğinde irade gasp edilebiliyor.

  • DEM Parti belediyelerinin Kürtçe eğitim, kültürel projeler ve dilin kamusal alanda kullanımı konusundaki sorumluluklarını ne kadar yerine getirdiğini düşünüyorsunuz?

Çok dilli belediyecilik noktasında bazı aşamaların kaydedildiğini söyleyebiliriz. Levhalarda iki veya üç dilli ifadelerin kullanılması, köy, cadde ve mahalle isimlerindeki değişiklikler bu adımlardandır. Bazı yerlerde çok dilli eğitim veren kreşler açılmış olsa da bunlar henüz yeterli değildir. Çok dilli belediyecilik, sadece Kürtçe ve Türkçenin bir arada olması anlamına gelmez. Biz, toplumsal farklılıkların tümünün dillerine saygı duyuyoruz. Örneğin, Mardin’de Süryanilerin de kendilerine ait bir kültürü ve dili var. Dolayısıyla çok dilli ve çok kültürlü belediyecilik anlayışı, o bölgede yaşayan tüm farklılıkların dil ve kültürlerini göz önünde bulundurarak projeler geliştirmelidir.

Kürt toplumunun beklentisi doğal olarak kendi dili üzerine yoğunlaşsa da bu konudaki çalışmalar henüz istenilen düzeyde değil. Kursların ve kreşlerin sayısı mutlaka artırılmalıdır. Olanaksızlık mazeretine sığınmak yerine olanaklar yaratılmalı ve mevcut dil kurumlarımızla ortak çalışmalar yürütülmelidir. Konferansımızda bu eksiklikleri tespit ederek belediyelerimizde “Dil Daire Başkanlıkları” veya “Dil Müdürlükleri” açma kararı aldık.

  • Hedeflerin ve projelerin üç yıl sonra sadece birer slogan olarak kalmasından ya da “engeller çıktı, yapamadık” gibi gerekçelerle sonuçsuz kalmasından endişe ediyor musunuz?

Kuşkusuz şu anda yerel yönetimlerimizde yeni modeller üretmeye çalışıyoruz. Varto üzerinden açığa çıkan pilot uygulamayı şu an yaygınlaştırıyoruz; aynı stratejiyi tarımsal alanın yanı sıra dil ve kültür alanlarında da hayata geçireceğiz. Örneğin Başkale Belediyemiz şu an çok ciddi projeler yürütüyor. Bunlardan biri atölyeleri kurulmuş olan un-iplik projesi, diğeri ise hazırlık süreci devam eden mandıra projesidir.

Temel hedefimiz zorla göç ettirilmiş, şehir merkezlerine yığılmış, açlığa ve yoksulluğa mahkum edilerek sosyal yardım paketlerine muhtaç bırakılmış bir toplum gerçeğini değiştirmektir. Bu toplumun yeniden kendi kendisini idare edebilecek bir pozisyona gelmesi için yerel yönetimlerimizin öncü olması şarttır. Halkımızı yeniden toprağıyla ve yaylasıyla buluşturarak, kente yığılmış olan nüfusu kırsala doğru, yani tersine göçle yeniden üretken kılmak zorundayız.

Gürpınar’da ise 55 dönüm üzerine kurduğumuz eğitim ve uygulama bahçesi çok önemli bir model olacaktır. Bu proje, lavanta başta olmak üzere 13 çeşit aromatik bitkinin yetiştirileceği entegre bir tesisi ve Türkiye’deki tarım turizmini bu bölgeye çekmeyi hedeflemektedir. Ayrıca Saray ilçesinde, teknik heyetimizin çalıştığı ve gençlerle toplantıların yapıldığı bir “komün köy” projemiz mevcuttur. Burada, kendi kendine yeten, hem üreten hem de tüketen bir yaşam alanı inşa etmeyi hedefliyoruz.

Bundan sonra bize düşen sorumluluk şudur: Yerel Yönetimler Kurulu olarak geçtiğimiz iki yıl boyunca genellikle sorun odaklı çalıştık; nerede bir sorun rapor edildiyse onu çözmek için müdahale ettik. Ancak artık sorun endeksli değil; düşünce ve proje üreten, hafıza komünleri oluşturan ve bu projeleri halkla birlikte uygulamaya koyup denetleme süreçlerini işleten bir tarzı esas alacağız. Halkımıza karşı sözümüz ve öz eleştirimiz budur.

Kaynak: Yeni Özgür Politika Gazetesi

Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version