PROF. DR. M. EFE ÇAMAN | YORUM
Bir ülkenin vermesi elzem olan en önemli soru, “Kimiz?” sorusudur. Bu soruya verilen yanıt birleştirici veya ayrıştırıcı olabilir. Bu soruya yanıt vermemek de mümkün değil. Soruyu es geçemiyorsunuz. Haritada gördüğünüz her ülke bu soruyla bir şekilde muhatap oluyor. Kaçmak imkânsız. Verilen yanıtın doğru ve yerinde olması, tutması, dengeli ve kapsayıcı olması, bulunan coğrafyaya uygun olması, geçmişle bağ kurması gibi bir takım ölçütler var. Şunu söylersem abartmış olmam; “Kimiz?” sorunun nasıl yanıtlandığıyla ülkenin “başarısı” arasında somut bir bağ olduğu bariz.
Türkiye’nin en önemli problemlerinin başında kimlik meselesi geliyor. Çok uzun süredir kim olduğumuz konusuyla ilintili kronikleşmiş bir problemle karşı karşıyayız. Bu salt cumhuriyet dönemiyle alakalı kronikleşmiş bir sorun değil. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sürecinden bu yana devam edegelen, yanlış politikalar ve kararlarla öteleme arasında kronikleşen, son derece derin ve karmaşık bir mesele.
En basit ifadeyle, kozmopolit ve çok kültürlü bir imparatorluk sosyolojisi üzerine kurulu siyasal yapının, toprak kayıpları ve dağılma travması üzerinde şekillenen ulus devletleşme sürecinde habisleşmesi ve ortaya çıkan patolojinin siyaseti ve toplumu toksik etkisi altına alması olarak özetlenebilir.
Kimlikler oluşturulur. Kendiliğinden birbiriyle aynı anda – paralel – var olan kimliksel unsurlar devlet tasarımlarıyla derlenir ve geçmişten bugüne, bugünden de geleceğe uzanan bir kimlik öyküsü oluşturulur. Bunu bazı öğeleri öne çıkartarak yaparsınız. Bunu yaparken mümkün olan en geniş kapsayıcılığa ulaşmak hedef olmalıdır.
Mesela salt ABD’deki beyazları sabite alarak kimlik öyküsü oluşturulursa bu çoğunlukta olan siyahlarca benimsenmemesine paralel bir güvenlik ve beka sorunu meydana getirir. Oluşturulan kimlik öyküsünün kapsayıcılığı, kapsayıcı bir kimlik var etmede yaşamsal önemdedir.
Kimlikler hedef belirler ve birarada yaşama amacına hizmet eder. Eğer bir kimlik ayrıştırıcılığa neden oluyorsa onda ısrar etmek bir ülke için intihardır.
Osmanlı İmparatorluğu’nda yeni bir kimlik oluşturma meselesi iç nedenlerden ziyade dış nedenlerle ortaya çıktı. Bu da tasarımsal-rasyonel bir üst akıl kararından falan kaynaklı değildi. Bilakis fikirsel dönüşüm kaynaklı bir dış etkiyle oluştu: Fransız Devrimi.
Aslında Westfalya Antlaşması (1648) ve onun devamını getiren Fransız Devrimi (1789) sadece Osmanlı kimliği üzerinde etkili olmadı. Bir o kadar da Avusturya-Macaristan, Rusya, İngiltere vs. büyük çok uluslu imparatorluklar üzerinde de etkili oldu. Kozmopolitan ve çok kültürlü kimliklerin yerini belli bir toprak parçasıyla sınırlı bir millet – ulus – kimliği alıyordu. Fransız Devrimi, Westfalya’nın teritoryal devletini ulusal teritoryal devlete dönüştürürken, o çok uluslu dokulardaki tüm etnisitelere uluslaşma – kendi ulus devletine sahip olmayı – ulvi bir amaç olarak vaat ediyordu. Bu vaat tanrısal bir çağrı gibi karşılık buluyor, çok uluslu imparatorluklar devri büyük bir çöküşle kapanıyordu. Osmanlı’da da durum bundan farklı olmayacaktı. Nitekim olmadı da.
Farklı olan bir şey vardı ama – o da Osmanlı siyasi ve askeri elitlerinin duruma ayak uyduramamaları! Diğer imparatorluklar merkez-çevre ilişkisini çok önceden kurmaya başlamışlardı. Ya da siyasal sosyolojileri buna daha müsaitti. Bu konu Osmanlı tarihçileri tarafından üzerinde çok durulmayan bir konu ve kanımca karşılaştırmalı siyaset alanından gelen yöntemler ışığında kimliksel oluşum ile bu meseledeki başarısızlıkların kök nedenleri mukayeseli olarak daha iyi anlaşılabilir.
Kanımca ön planda duran en başat belirleyici Osmanlı tarihinde coğrafyayla kurulan ilişkinin Batı’daki büyük imparatorluklardan farklı oluşudur. Kimlik dönüşümü bağlamında bu çok önemli görünüyor. Batılı imparatorluklar bulundukları coğrafyayı teritoryal devlete dönüştürdüler. Bu 1648 Westfalya sonrası gerçekleşti. Bu alanın dışında kalan toprakları onların kolonileriydi ki teknik terimle buraya çevre diyoruz.
Merkez çevre ilişkisi merkez lehine bir durumdu. Bu merkezin gelişimine yararken içeride aidiyetleri perçinledi ve uluslaşmanın yolunu hazırladı. 1789 sonrasında bu fiilen devam etmekte olan merkez-çevre ilişkisi üzerinden uyum süreci çok daha dikensiz oldu.
Oysa Osmanlı’da merkez-çevre ilişkisi hiçbir zaman teritoryal devlet konseptiyle uyumlu olmamıştır. Osmanlı merkezi bir toprak parçası olarak değil, hanedan olarak kavradı. Elbette hanedanın yaşadığı bir toprak parçası vardı. Ama burası imparatorluğun esas yurdu olarak ön plana çıkarılmamıştı. Esas ilgi alanı vergilendirmeydi. Sahip olunan topraklara vergilendirme finansı perspektifinden yaklaşıldı ve yatırımların imparatorluğun merkezinde toplanması gibi bir uygulama hiç olmadı. Bu nedenle merkez-çevre ilişkisi de oluşmadı.
Bundan kaynaklı birçok sorun 19. ve 20. yüzyıllarda Osmanlı modernleşmesinin ve başarısız sanayi-altyapı-tarım-üretim dinamiklerinin akamete uğramasının en temel nedenidir. Bu konu da Türkiye sosyal bilimince teferruatlı şekilde ele alınmamış, sosyal bilim kuramlarından, özellikle modernleşme teorilerinde yeterince yararlanılmamıştır.
Böylece merkezde coğrafyayla sağlıklı ilişki kurabilen kapsayıcı bir biz duygusu oluşmadı. Bunun bir başka nedeni de elbette Osmanlı tarih yazımındaki sakilliktir.
Bu konuya diğer yazıyla devam edeceğim.
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

