Site icon Serbest Görüş

Kılıçdaroğlu’nu anlama rehberi

Kılıçdaroğlu’nu anlama rehberi


Bir teşhisin doğru olması, tedaviyi sarayın kasap bıçağıyla yapan cerrahı aklamaz. Teşhisin doğruysa, neşterin kimden ödünç aldığın seni ya hekim yapar ya cellat. Kılıçdaroğlu, neşterini Saray’ın masasından aldı. Gerisi teferruat.

NEDİM HAZAR | YORUM

Bir insanı anlamak istiyorsanız illa ki onu sevmeniz gerekmiyor, bunun için mantık ve insaf masasına yatırmanız yeterlidir. Bu yazı bir aforizma ya da mersiye olarak görmemenizi istirham edeceğim. Olsa olsa yazıyla yapılan bir otopsi diyebiliriz. Ve şu anda önümüzde, henüz nefes alan ama siyaseten çoktan kendi eliyle gömdüğü bir itibarın soğumuş bedeni var: Kemal Kılıçdaroğlu.

30 Mayıs sabahı Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel merkezinde şahit olduğumuz sahneyi tarih unutmayacak, çünkü unutulacak gibi değil. Bir tarafta, iki buçuk yıl aradan sonra binanın 12’inci katındaki makamına çıkan, çevresine “Liyakat ve adalet”, “Şimdi arınma zamanı” afişleri astıran 77 yaşında bir adam. Birkaç yüz metre ötede, Güvenpark’ta, mahkeme kararıyla devrilen genel başkanın ayrı bayramlaşması.

Ülkenin en köklü partisinin iki başı, iki kürsüsü, iki bayramı. Ve bütün bu çiftleşmiş tablonun tepesinde, Silivri’de bir hücrede, partinin sandıkta gösteremediği cumhurbaşkanı adayının çığlığa dönüşmüş sessizliği.

Herkes “Ne oldu?” diye soruyor. Aslında soru saçma, çünkü neler olduğu çok açık! Hatta neden (CHP bağlamında) olduğu da…

Benim sorum daha acımasız belki: 77 yaşında bir insan, ömrünün son perdesinde, kendini bile isteye bu kadar rezil bir tablonun göbeğine neden oturtur?

Hemen şunu netleştirelim: Bu bir kaza değil, asla. Kemal Kılıçdaroğlu bugün bu ülkenin en çok nefret edilen ikinci insanı haline geldiyse, oraya tesadüfen, kaderin kendisini savurmasıyla sürüklenmedi, bizatihi yürüdü.

Tökezleyerek değil bile isteye, şuurla… Bu yüzden “Özgür Özel’e kaybetmenin acısını yenemedi” cümlesi bir noktadan sonra izaha yetmiyor, belki ucuz bir teselli olarak kalıyor.

Elbette, Kılıçdaroğlu’nun aradan geçen bunca zamana kadar Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu’na karşı yenilgi almasını hafife almıyorum. Bunun verdiği acının hafiflememesini de. Ancak o acı fitildi; yangının kendisi değil. Yangının kendisi, “siyaset” denen habis illetin bir insanın iliğine işlediğinde onu nasıl bir mahlûka çevirdiğiyle ilgili. Ve bu mahlûku tanımak için elimizde beş anahtar var.

İsterseniz onlara bakalım. (Nedense sanki Risale-i Nur tarzı gibi oldu)

Birinci anahtar: Yenilgiyi tahrif etme arzusu

13 yıl bir partinin başında durdu, 12 seçim kaybettikten sonra, ülkenin ciddi anlamda kazanacağına inandığı bir seçimi kaybetti. Ve doğal olarak akabinde siyasi hayatının en ağır cezalarından birini tattı: Kendi delegeleri onu sandıkla indirdi. İşin doğrusu şu; bir siyasetçi adam demokratik yolla, kendi partisinin iradesiyle tasfiye edildi.

Mutlak butlan kararı ona bu gerçeği bükümlemek için bir zaman makinesi sundu. Mahkeme 2023 kurultayını “delege iradesi fesada uğratıldı” diye iptal edince, Kılıçdaroğlu bir çırpıda “kaybeden adam” olmaktan çıkıp “hile ile indirilen, hukukun iade ettiği adama” terfi etti. Şunu net olarak ortaya koymak zorundayız: Bu durum onurunu kurtarma hamlesi değil, yenilginin hafızasını silme operasyonudur. Kılıçdaroğlu koltuğu kaybetti, yenilgiyi kabullendi ama bir türlü hazmedemedi. Şimdi tarihi geriye sarıp yeniden yazmaya çabalıyor. 

Şüphesiz bu nafile bir çaba ve bedelini sadece ömür boyu kendisi ve nesli bir siyasi ayıbı yaşamayacak, ülke de ona her zaman lanet okuyacak! Tarih bize şunu gösteriyor; bir mağlubu en çok yenilgi değil, yenilgisini kabul edememesi küçültür.

İkinci anahtar: Koltuğu isteme sanatı

Dikkat ettiniz değil mi; hiçbir cümlesinde “İktidarı istiyorum!” demiyor, şu anda diyemiyor, çünkü bir utanç yüzüne vurulur diye çekiniyor. Bu sebeple diline doladığı kelimeler bir reklam ajansından (Sarayın olabilir) çıkmışçasına özenli: “Arınma”, “liyakat”, “tertemiz bir başlangıç”, “FETÖ artıklarıyla mücadele.”

Döner dönmez söylediği ilk şeylerden biri “CHP içindeki FETÖ artıklarını fark edemedim!” oldu. 13 yıl başında durduğu partinin içini, ancak indirildikten sonra “fark edebilen” bir liderin itiraflarını izlediniz!

Bu söylem masum değil, bir kılıf. Yetmiş yedisindeki bir adamın aynaya bakıp kendine, “Sen koltuğa yapışan bir ihtiyar değilsin, sen tarihî bir çağrıya icabet eden güçlü bir dava adamısın!” diyebilmesi için imal edilmiş ahlaki bir kılıf. “Ömrünün en zor yürüyüşünü yapan bu yaşlı adam tarih önünde helalleşsin” cümlesindeki o titreşimli mağduriyet dili, bir siyasetçinin değil, suçunu örtmek için kefaret kostümü giymiş bir adamın dilidir.

Kimse, en dipteyken bile, kendine “Ben ihanet ediyorum!” demez. Herkes kendine bir kahramanlık masalı anlatır. Piro’nun masalı ise “arınma” oldu. O masal olmasa, bir dolu rezillik ve pespayelikler neticesinde 12. kata çıkacak yüzü kalmaz.

Üçüncü anahtar: Düşmanının cellat baltasına gönüllü olmak

Ve Kılıçdaroğlu açısından en utanç verici yere geldik. Butlan karasını elbette o uydurmadı. Kararın hangi mahfillerce verildiği de herkesin malumu. Evet, bu kepaze kararı belki uydurmadı, karar neticesinde muktedirin açtığı gediği o doldurdu. Saray yargısının açtığı kapıdan tam da İmamoğlu’nun bir hücrede çürütüldüğü, partinin kayyım tehdidiyle nefessiz kaldığı anda, kendi ayakları, içinde muazzam bir intikam hissi ve kin ile gülümseyerek içeri girdi.

Bunları laf-ı güzaf kabilinden söylemiyorum şüphesiz, İmamoğlu ona “dâhili bedhah kayyım”, “bu partiyi dışarıdan yıkamayanlar şimdi içeriden teslim almak istiyor” demesi, sıradan bir siyasi refleks ile verilmiş cevaplar değil.

Yoksa herkes bu alınanın bir mahkeme kararı değil, açıkça bir darbe olduğunda hemfikir. Problem şu; bu karardan medet ummak CHP’ye ihanetten önce insanlığa ihanet! Sakın ola ki bunları Kılıçdaroğlu’nu aşağılamak için yazdığım öfke dolu cümleler olarak görmeyesiniz. Öyle bir niyetim olsa, emin olun çok daha iyisini yapabilirim. Bu söylediklerim, daha düne kadar Kılıçdaroğlu’nun “Dava arkadaşlarım!” dediği partililerin sözleri.

Esasen trajedinin olmasa da ihanetin kalbi burada atıyor. Bu adam ömrü boyunca “saraya karşı demokrasi savaşı verdiğini” söyledi ve şimdi, o saray yargısı eliyle, kendi partisini devralarak, ömrü boyunca düşman bellediği aygıtın bizzat aletine, taşeronuna, içerideki hain eline dönüştü. Dramada sahnedeki kör kahraman diye bir durum vardır: Felaketi durdurmaya, insanları kurtarmaya doğru koştuğunu zanneder oysa esas felaket elindeki bıçaktır, koştuğu yönde kim varsa ona saplayacaktır. İşin acısı bu trajik tabloyu sahnede ve salondaki herkes ondan önce görür.

Dördüncü anahtar: Bırakamamak bir hastalıktır!

Aslında meseleyi bir kişiye sıkıştırmak da hem haksızlık hem de yetersiz bir tespittir. Esasen bu hastalık – birkaç istisna hariç- Türk siyasi hayatında hemen herkes için geçerlidir. Ve Kılıçdaroğlu bir istisna değil, bir hastalığın en saf numunesidir.

Angela Merkel’i hatırlayalım. Kendisi Kılıçdaroğlu’ndan 6 yaş daha genç. Daha altmış dördündeyken, hâlâ Avrupa’nın en güçlü insanıyken, isteseydi rahatça bir dönem daha sürebilecekken, sadece “Yeter!” dedi ve ve siyaset sahnesinden gönüllü indi. Kimse indirmedi, doğru vakti kendi seçti. Belki isteseydi en az bir o kadar daha o makamda rahatlıkla kalabilirdi. Ama Merkel öyle yapmadı. Çünkü o gelenekte iktidar bir emanettir; alınır, taşınır, vakti gelince teslim edilir.

Bizim coğrafyamızda ise iktidar bir emanet değil, bir kalıcı haslet, hayatın anlamı ve varlık nedeni olarak algılanıyor. Koltuğa yapışan bedeli ne olursa olsun bırakmak istemiyor, gerekirse ülkeyi ateşe atmaya zerre miktar tereddüt etmiyor.

Çünkü bu zihniyete göre bırakmak ölmek demek! Bu yüzden bizim siyasetçimiz tekerlekli sandalyede bile iktidar olmak ister. Altını ıslatan, koltuğunda kokmasın diye çocuk bezi bağlanan ama hâlâ ülke yönetmeye talip olan adamlar gördü bu topraklar. Çünkü onlar için makamı bırakmak yokluk demek, hayat anlamsızlaşıyor sanırım.

Merkel’in emekliliği bu bağlamda hayatın doğal bir neticesidir; bizim ihtiyarlarımızın siyasetten çekilişi ise bir cenaze. Kılıçdaroğlu, yetmiş yedisinde, indirildikten sonra, mahkeme zoruyla geri dönerek bu hastalığın röntgenini çekti ve hepimizin yüzüne dayadı: Bakın, işte biz buyuz.

Beşinci anahtar: Unutulmaktansa nefret edilmek

Geldik son anahtara. Bir politikacı için en katlanılmaz şey nefret değildir; ilgisizliktir, unutulmaktır.

Kılıçdaroğlu’nun önünde iki kapı vardı. Birincisinden girseydi, tarihe “on üç yılda on üç seçim kaybedip kendi delegeleri tarafından kapıya konan adam” diye geçecekti; sessiz, silik, artık adı bile anılmayan. İkincisinden girmeyi tercih etti. Ve bu yazarın anlam arayışı da tam da bu noktada.

Neden bunu tercih etti?

Lanetlenmek, lekelenmek, tarih boyunca kötü anılmak, üç-beş yıllık siyasi bir hırs (o bile şüpheli, Kılıçdaroğlu’nun görevi üç ay içinde ve bir anda sona erip, saray tarafından çöp sepetine yollanabilir) uğruna sokağa bile çıkamayacak hale gelmeyi göze almanın nasıl bir mantıklı ve ikna edici gerekçesi olabilirdi ki?

Evet Kılıçdaroğlu, ikinciyi seçti.

Sanırım cevap buldum gibi.

Çünkü nefret bile bir varlık ispatıdır; insan nefret edildikçe vardır, unutulduğu an yoktur. Yaşlı siyasetçi (bakınız kurt siyasetçi bile diyemiyorum), yok olmaktansa hain olmayı tercih etti. Ve bunu bir zaaf olarak görmemek lazım. Öyle görürsek tespiti eksik yapmış oluruz. Bu olsa olsa soğukkanlı bir tercih ve açıkçası Kılıçdaroğlu’nu işte bu tercihi affedilmez kılacak.

Peki yüzde 100 haklı bile olsa, üzerine yapışan bu nefret kostümünden kurtulabilir mi? Ya da ne zaman kurtulur?

Cevap asla ve hiçbir zaman!

Hadi şimdi gelin insaf namına savunmasını bir an dinleyelim.

Evet belki o kurultayda delege iradesi gerçekten parayla, pazarlıkla kirlendi; belki “arınma” lafının tabanda bir karşılığı vardır.

Olabilir.

Ama bir teşhisin doğru olması, tedaviyi sarayın kasap bıçağıyla yapan cerrahı aklamaz. Teşhisin doğruysa, neşterin kimden ödünç aldığın seni ya hekim yapar ya cellat. Kılıçdaroğlu, neşterini sarayın masasından aldı. Gerisi teferruat.

Başta da belirttiğim gibi bu yazı Kılıçdaroğlu’nu anlamak amacıyla yazıldı ve anlamaya çalışmak bağışlamak demek değil. Hem biz bağışlasak ne yazar, tarih affetmeyecek Kılıçdaroğlu’nu. Ve Kılıçdaroğlu’nu anlamak, siyaset denen illetin bir insanı son nefesine dek nasıl esir aldığını, bulaştığı bedeni ölene kadar nasıl bırakmadığını çıplak gözle görmek demekmiş. Kemal Kılıçdaroğlu bu illetin kurbanı mı, taşıyıcısı mı bence artık fark etmiyor zira gelinen noktada ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Geriye tek bir ders kalıyor, hepimize pahalıya patlamış bir ders: Bir insanın en zalim düşmanı, çoğu zaman koltuğundan inemeyen kendisidir.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version