Site icon Serbest Görüş

Hicret bilinci: Tarihsel bir olaydan bugüne…

Hicret bilinci: Tarihsel bir olaydan bugüne…


AHMET KURUCAN | YORUM 

Hicret, İslam tarihinin belirli bir dönemine ait, tamamlanmış bir hadise olarak görülmeye müsaittir. Ancak bu yaklaşım, hicretin mahiyetini daraltan ve onu sadece coğrafi bir yer değiştirme olarak algılayan eksik bir okumayı beraberinde getirir. Oysa hicret, Kur’an ve Sünnet bütünlüğü içerisinde değerlendirildiğinde, salt bir mekân değişikliğini değildir. Aksine o yeni bir arayış, yöneliş, tercih, kopuş ve yeniden inşa süreçlerini içeren çok katmanlı bir bilinç halini ifade eder. Bu yönüyle hicret, tarihsel olduğu kadar süreklidir; bitmiş olduğu kadar devam etmektedir.

Sa’d b. Ebî Vakkas’ın Mekke’de hastalanması ve bu hastalıktan dolayı Mekke’de öleceği endişesini yaşadığı sırada mallarının tamamını vakfetme teşebbüsü ile Efendimizin (sas) bu hadise üzerine “Allah’ım! Ashabımın hicretini geri çevirme” duasını hatırlamak lazım. Benim sahabe telakkilerim içinde Hz. Sa’d’ın ölümden korktuğu için değil, Mekke’de vefat edeceği ve hicretinin yarım kalacağını düşündüğü için endişeleniyordu.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Hicret, sahabe için Mekke’den Medine’ye ya da ilerleyen yıllarda Medine’den dünyanın başka coğrafyalarına yapılan bir göç değildi. Sahabe için hicret imanlarını, aidiyetlerini ve hayat tasavvurlarını yeniden konumlandırdıkları bir kırılma noktasıydı. Bu nedenle, hicretin başladığı çizgide tamamlanamaması ihtimali, onlar nezdinde ciddi bir eksiklik olarak telakki edilmiştir. Efendimizin (sas) “Allah’im! Ashabımın hicretini geri çevirme” duası bu bakış açısını destekleyen en büyük delillerden biridir.

Başta söylediğimiz hicreti tarihin geri kalmış zaman dilimlerinde gerçekleşmiş ve tamamlanmış bir hadise olarak görmek eksiktir görüşünü temellendiren bir başka delil de şudur:

Mekke’den Medine’ye hicretin gerekçesi malum; yeni inandıkları dinlerini özgürce yaşamak istiyorlardı. Fakat ilerleyen yıllarda Mekke İslam’ın merkezlerinden biri haline gelmesi ve dinlerini Kabe’nin bulunduğu şehirde özgürce yaşama imkanlarına rağmen sahabenin hicreti devam etti. Demek ki mesele sadece dinlerini daha iyi yaşayacakları mekan değişikliği değildi.

Burada Mekke, Medine ve hicret sembolik anlam ifade eder. Mekke, hicret öncesi hayatın; Medine ise yeni inşa edilen iman merkezli hayatın temsil eden sembolik şehirlerdir. Bu çerçevede hicret, bir mekândan diğerine gitmekten ziyade, bir hayat tarzından diğerine yönelmeyi gösterir. Bu yönelişin başladığı istikamette tamamlanamaması, sahabe zihniyetinde bir tür “yarım kalmışlık” hissi doğurmuştur. Sa’d b. Ebi Vakkas’ı endişelendiren de budur.

Gelelim sözün özüne; hicretin bu şekilde anlaşılması, onun günümüze taşınmasını da mümkün kılar. Zira hicret, tarihsel şartlara bağlı olarak şekil değiştirse de, öz itibariyle insanın Allah’a doğru yönelişini ifade eden dinamik bir süreçtir. Nitekim hadis literatüründe yer alan “Muhacir, Allah’ın yasakladıklarını terk eden kimsedir” anlamındaki rivayet, hicretin ahlâkî boyutunu açık bir şekilde ortaya koyar. Bu tarif, hicreti coğrafyadan bağımsızlaştırmakta ve onu ferdin iç dünyasında gerçekleşen bir dönüşüm süreci olarak yeniden tanımlamaktadır. Nitekim İslam âlimlerin önemli bir kısmı, hicretin ahlâkî ve manevî boyutunun kıyamete kadar devam edeceğini ifade etmiştir. Bu yaklaşım, hicreti sabit bir tarihsel olay olmaktan çıkarıp, süreklilik arz eden bir bilinç hâline dönüştürmektedir.

Hasılı, günümüz dünyasında hicret kavramı, hem fizikî hem de manevî boyutlarıyla yeniden düşünülmeye muhtaçtır. Özellikle zorunlu göçler, sürgünler ve diaspora tecrübeleri, hicretin ferdi bir tercih olmaktan çıktığını ve çoğu zaman tarihsel ve siyasal şartların dayattığı bir realite olduğunu göstermektedir. Ancak bu zorunluluk, hicret bilincinin deruni boyutunu ortadan kaldırmaz. Aksine, yeni şartlar altında bu bilincin nasıl korunacağı ve sürdürüleceği sorusunu daha da önemli hâle getirir.

Bu bağlamda asıl mesele, coğrafyanın değişmesi değildir, istikametin korunmasıdır. Mekân değişikliği, hicretin zahirî boyutunu oluşturur; ancak onun değerini belirleyen unsur, bu değişimin hangi niyet ve hedef doğrultusunda gerçekleştiğidir. Eğer yöneliş Allah’a doğru ise, her türlü terk ediş bir hicret anlamı kazanır. Buna karşılık, niyet ve istikamet kaybolduğunda, en anlamlı göçler bile sıradan bir yer değiştirmeye dönüşebilir.

Şöyle özetleyebilirim: İslam düşüncesinde hem tarihsel hem de normatif bir kavramdır. Tarihsel boyutu, belirli bir dönemde gerçekleşmiş olan fiilî göçü ifade ederken; normatif boyutu, müminin hayatı boyunca sürdürmesi gereken yönelişi temsil eder. Sa’d b. Ebî Vakkas’ın endişesi bu yönelişin ne kadar hassas bir denge üzerine kurulu olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle hicreti, tamamlanmış bir tarihsel hadise olarak ele almamak lazım; aksine her müminin kendi hayatında yeniden anlamlandırması gereken süreklilik arz eden bir ahlâkî ve varoluşsal süreç olarak ele almalı. Bu süreçte belirleyici olan ise, nerede bulunduğumuzdan ziyade, hangi istikamette yürüdüğümüz ve o yürüme de istikrar ve istimrarı hangi ölçüde koruduğumuzdur.

Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

Exit mobile version