Sürece dair demokratikleşme adımlarının atılması gerektiğini belirten DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, ‘Öcalan’ın rolü ve konumunun mutlaka tanımlanması lazım. Bundan kaçınılamaz’ dedi
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık Meclis grup toplantısında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulunuyor.
DEM Parti grup toplantısına katılan Alevi örgütlerini selamlayan Tülay Hatimoğulları, “Hazırladıkları çok önemli bir çalışmayı da bizimle paylaştılar. Ben bugün burada hem Ortadoğu’nun hem Türkiye’nin gündemleriyle ilgili yaşanan hengame içinde Alevi katliamını unutturmayan ve bu karmaşa içinde Alevilerin katledilmesini, işkence görmesini gündemde tutan ve bunun için çalışma yürüten bütün kurumlarımıza teşekkür ediyorum” dedi.
‘Soykırıma karşı çıktık, çıkmaya devam edeceğiz’
Suriye’deki Alevi katliamına karşı dünyanın birçok kesiminde çok önemli çalışmalar yürütüldüğüne dikkat çeken Tülay Hatimoğulları, “Bireyler ve kurumlar bu konudaki tepkilerini ortaya koyuyor. Suriye’de devam eden şiddet, baskı ve yıkım karşısında sessiz kalmayı reddeden Aleviler, demokrasi güçleri ve sosyalistlerin imza kampanyası başlattığını biliyoruz. Türkiye, Avrupa, Amerika, Avustralya’dan yüzlerce kurumun imzasıyla başlatılan Alevilere yönelik soykırımı durdurun şiarıyla topladıkları imzaları yarın Meclis’te yapacakları açıklamayla Meclise teslim edecekler. Yine aynı saatte İngiltere Parlamentosu’nun önünde basın açıklaması gerçekleşecek ve akabinde hem Birleşmiş Milletler (BM) hem de Avrupa Parlamentosu’na (AP) Alevi canlarımız ve birçok siyasi çevrenin imzasıyla oluşturulan raporu ileteceğiz. DEM Parti olarak bizler bu çalışmaların sonuna kadar yanındayız. Bizler Suriye’de Alevilere, Alevi kadınlara yapılan saldırılara ve soykırıma karşı çıktık, çıkmaya devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.
Êzıdî kadınlar gibi kaçırılıyor
Geçen yıl Suriye’de çok sayıda Alevi, Dürzi, Hristiyan, Kürt kadın ve kız çocuklarının ciddi insan hakları ihlaline maruz kaldığına dikkat çeken Tülay Hatimoğulları, “Kadınlar kaçırıldı, tıpkı Êzidî kadınların kaçırıldığı gibi. 21’inci yüzyılda kadınlar köle pazarında satıldı, satılıyor. Şimdi basına yansıyan Betül Alluş isminde 21 yaşında Tişrin Üniversitesi’ndeki tıp öğrencisinin nasıl kaçırıldığına tanıklık ettik. Kaçırmakla kalmıyorlar, din değiştirmeye zorluyorlar. Zorla örtünmesi isteniyor ve böylece kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlar. Ben Betül Alluş’un annesinin videosunu izledim. Bir annenin çığlığını bir çocuğunu ararken neler yaşadığını ve neler hissettiğini o videoda capcanlı görüyorsunuz. Betül Alluş’un de nasıl zorla din değiştirilmeye çalışıldığını ve nasıl videosunun nasıl zorla çekildiğine hep birlikte tanıklık ettik” diye belirtti.
Nafaka konusu
Anayasa Mahkemesi’nin görevinin hak ve özgürlükleri korumak olduğunu belirten Tülay Hatimoğulları devamla şunları söyledi: “Ancak Nafaka’ya ilişkin son kararla kadınların yaşamsal önemde olan en temel ekonomik güvencelerinden biri hedef alınmış durumda. Haklarının korunması gereken ve bugüne kadar kadınların dişiyle tırnağıyla mücadele ede ede kazandıkları nafaka hakkına göz dikilmiş durumda. İnanın bu karar öyle sehven boşlukta falan verilmiş bir karar değil. Yıllardır nafakayı hedef alan kampanyaların çeşitli erkek gruplarının manipülasyonlarının ve iktidar çevrelerinde yükselen açıklamaların oluşturduğu siyasal atmosferin içinde alındı bu kararlar. Topluma aynı yalanlar tekrarlandı. Sanki milyonlarca kadın, ömür boyu yüksek nafaka alıyormuş gibi sahte bir tablo çizildi. Oysa gerçek bu değil, gerçek bambaşkadır. Nafaka alan kadınların büyük çoğunluğu çok düşük miktarda nafaka alıyor ve bazen bu nafakayı erkekler kesiyor, vermiyor kadınlara bu nafakayı.
Türkiye’de kadın yoksulluğu derinleşiyor
Tartışmaya açtıkları yoksulluk nafakası erkeği mağdur eden değil, kadınların yaşadığı derin eşitsizliği gidermeyi amaçlayan bir mekanizmadır. Bu hakkı sanki bir haksız kazançmış gibi lanse etmeye çalışarak ortadan kaldırmaya çalışıyorlar. Bunu kabul etmiyoruz. Bu bir kadın düşmanlığıdır. Bu yalnız bir ekonomik hakkın gasp edilmesi değildir. Türkiye’de kadın yoksulluğu derinleşirken, kadınların istihdama katılımları sınırlandırılırken, her gün birçok kadın erkekler tarafından katledilirken, nafaka hakkının elimizden alınması kabul edilebilir bir şey değildir. Nafaka hakkı az da olsa kadınların bir yaşam güvencesi. Bu nedenle nafakaya dönük her saldırı kadınların ekonomik bağımsızlığına bir saldırı olduğu kadar, aynı zamanda kadınların kazanılmış haklarına yönelik bir saldırıdır ve nafakayı sınırlandırmak adil değildir. Şimdi 12. yargı paketi gündemde ve çocuk haklarını esas alan koruyucu ve onarıcı politikaların yerine daha ağır cezaları ön plana çıkarıyorlar. LGBT+ varlığını ve haklarını hedef alan düzenlemeler toplumsal cinsiyet eşitsizliğini büyütecek bir şekilde şekillendirilmeye çalışılıyor. Bu temel insan haklarına net olarak aykırıdır ve kabul edilemez.
Türkiye uçurumdan yuvarlanıyor
Türkiye’de çok derin ama kelimelerle anlatılmayacak kadar zaten her bir yurttaşımızın kendi hanesinde ayrı ayrı yaşadığı bir ekonomik kriz söz konusu. Derin gelir adaletsizliği, açık bir emek sömürüsü ve ağır bir sosyal yıkımla uçurumun kenarında değil Türkiye, uçurumdan şu an aşağı yuvarlanıyor. İktidar büyüme masalları anlatırken milyonlar her sabah daha yoksul uyanıyor. Aynı iktidarın ‘Şahlanıyoruz da şahlanıyoruz’ diye toplumu ajite etmeye çalıştığı sözler TÜİK’in makyajlı rakamlarını, mutfaktaki yangını, pazardaki çaresizliği ve tencerenin kaynamayan halinin üzerini örtmeye yetmiyor artık. Bugün Türkiye bir avuç azınlığın servetine servet kattığı bir ülke haline gelmişken milyonlar açlık açlık açlık diye bağırıyor. Bu düzenin gerçeği hem rakamlarda hem sokaklarda apaçık ortadadır. Bakın Türkiye’de her 10 kişinin altısı borçlu, ikisi açlık sınırının altında yaşıyor. Ne yazık ki Türkiye’yi bu tabloya mahkum ettiler.
Ergene Nehri can çekişiyor
Sadece 2026’nın ilk 3 ayında icra dairelerine her gün ortalama 26 bin yeni dosya geliyor. 26 bin yurttaşımız her gün icralık oluyor anlamını taşıyor bu rakamlar. İcra yurttaşlarımızın sayısı 4 milyon 271 bine ulaştı. Bu tablo, bu rakamlar soğuk rakamlar değil. Bu rakamlar açlığın rakamı, yoksulluğun rakamı, kira ödeyememenin rakamı, emeklinin maaşının kiraya ve yemeğine yetmemesinin rakamı. Yani yaşamın ve açlığın ta kendisi bu rakamlar. Bakın bugün aramızda Tekirdağ’dan yoldaşlarımız var. Ben bir kez daha Tekirdağlı yoldaşlarımıza hoş geldiniz diyorum. Bakın Tekirdağ Türkiye’de sanayinin gelişkin olduğu kentlerden biridir. Normalde sanayinin ilişkin olduğu yer demek, daha fazla istihdam alanı, daha fazla insanın çalışması demektir. Fakat Tekirdağlı kardeşlerimiz, yoldaşlarımız çok iyi biliyor ki, oradaki yurttaşımız biliyor ki, sanayinin geliştiği kentlerde emek sömürüsü, işçinin emekçinin sömürülmesi ve aynı zamanda işsizliğin de tavan yaptığını biliyoruz. Doğanın kirletildiği bir yerdir aynı zamanda Tekirdağ. Kontrolsüz sanayi atıkları sebebiyle Ergene Nehri can çekişiyor şu anda. Trakya’nın bereketli topraklarında sudan, temiz havadan mahrum olan yurttaşlar orada su hakkı, temiz hava hakkı talep ediyorlar. Emeklerinin hakkını talep ediyorlar.
Türkiye yurt dışına bağımlı hale geldi
Türkiye gıda enflasyonunda açık ara bütün ülkelerin önüne geçmiş durumda. Dünyada gıda enflasyonunda Türkiye 4’üncü sırada. Avrupa Birliği ülkeleri arasında ve OECD ülkeleri arasında ilk sıralarda yer alıyor. Bir tarım ülkesi olarak Türkiye’de çiftçi borçlu. Çiftçi üretemiyor, çiftçi hacizle, pahalı mazotla, pahalı gübreyle, tohumla karşı karşıya. Ürününü doğru düzgün satamıyor. Bakın arpanın alım fiyatı belirlendi. Fiyata sadece geçen seneye göre yüzde 15 zam, buğday ise yüzde 22 zam reva görüldü. Peki buradan soruyoruz bizler. Konyalı ne yapsın? Urfalı ne yapsın? Yozgatlı ne yapsın? Yani buğday üreticisi, arpa üreticisi ne yapsın? Üreticiyi koruma değildir bu rakamlar. Bunlar toprağı sahipsiz bırakmak, ekinsiz bırakmak demektir. İktidarın belirlediği bu rakamlar sadece çiftçiye sahip çıkmamak demek değildir ki. Senin, benim bütün yurttaşların pahalı ekmek yemesi, pahalı makarna yemesi demektir bu. Bizi Rusya’ya, Ukrayna’ya, buğdayda, hububatta bağımlı kılmak demektir. Oysa hepimiz çok iyi biliyoruz ki bugün Urfa’nın, Konya’nın bereketli toprakları pekala bütün Türkiye’nin hububat ihtiyacını karşılayacak düzeydedir. Ama ne yazık ki bu iktidar, uyguladığı ekonomik politikalarla Türkiye’yi hububatta bile yurt dışına bağımlı hale getirmiş durumda.
İşçilerin direnişi
İşçiler, emekçiler daha güçlü örgütlenecek. Yoksullar, emekliler daha güçlü örgütlenecek. Sesini daha güçlü duyuracak ki bizler hep birlikte sonuç alalım. Bakın Doruk Maden işçileri çok önemli bir direnişe imza attılar. Büyük bir direniş, büyük bir cesaret ve bilinçli bir örgütlenmeyle Doruk Maden işçileri şayet örgütlenirsek, şayet demokratik haklarımızı kullanırsak, demokratik zeminde eylem ve etkinliklerimizde ısrarcı olursak bir dayanışma ağı örersek nasıl haklarımızı koparabileceğimizi bizlere gösterdiler. Ve burada sizlerin huzurunda bir kez daha Doruk Maden işçilerinin direnişini selamlıyoruz. Başarılarının devamını diliyoruz.
Demokratik siyasetin dizayn edilme örneğidir
Türkiye sadece derin bir ekonomik krizin içinde değil, demokrasi krizinin dibini yaşıyoruz. Hukuk krizinin dibini yaşıyoruz. Bakın, bu kürsüden çokça ifade ettik. Bugün yeniden ifade etmek isterim. Cumhuriyet tarihi boyunca halk iradesi kimi zaman darbelerle kimi zaman olağanüstü hukukla, kimi zaman yargı kararlarıyla baskılanmıştır. Zaman zaman sekteye uğratılmıştır. Bugün CHP’ye mutlak butlan ataması demokratik siyasetin yeniden dizayn edilme örneklerinden biridir. Askeri vesayet rejimine karşı çıkanlar şimdi oluşturdukları yeni bir yönetim zümresiyle, otoriter bir zümreyle vesayet rejimine dönüşmüş durumda. Böyle bir tablo içinde CHP ve mutlak butlan tartışması bir parti içi kriz, bir koltuk kavgası ya da güncel bir siyasi çekişmenin çok ama çok ötesinde. Ve biz şuna inanıyoruz. Asıl mesele kimin nerede, hangi koltukta oturacağı ya da oturduğu değil. Asıl mesele Türkiye açısından demokrasinin nereye oturacağıdır. Siyasal rekabet sandıkta mı kurulacak, mahkeme koridorlarında mı? Halkın, üyelerin, delegelerin, seçmenlerin iradesi mi esas alınacak? Yoksa yargı eliyle siyaset yeniden mi dizayn edilecek?
Mutlak butlan kararı
CHP’ye mutlak butlan kararı, demokratik ve sivil alanı komple tehdit etmektedir. YSK kendi görevini ve yetki alanlarını gasp ettirmiştir. Anayasaya aykırı davranmıştır. Mahkemeler yetkilerini aşmışlardır. Bunlar basitçe geçiştirilecek konular değildir. Demokrasinin az da kalan kırıntılarının kalbine hançer saplanmıştır bu uygulamalarla. Yargıtay yargı eliyle oluşan bu kaosu mutlaka çözmelidir. Zamana yaymamalıdır, siyasal sorunların çözüm adresi elbette ki mahkeme salonları değildir. Olamaz, olmamalı. Demokratik toplumlarda siyasi partilerin yönetimlerine, programlarına, geleceklerine mahkemeler karar vermez. Üyeleri, delegeleri, seçmenleri karar verir. Biz ümit ediyoruz ki CHP’nin sorunları bu yaklaşımla çözüme kavuşur. DEM Parti olarak biz yıllardır aynı ilkesel noktadayız. Halkın iradesine yönelik her türlü müdahaleye net olarak karşıyız.
Barış ve demokrasi devam edeceğiz
Demokratik siyaset alanının daha fazla genişlemesini savunuyoruz. Demokratik Cumhuriyetin inşasının mücadelesini veriyoruz. Barış ve demokratik toplum savunumuzun da bu mücadelenin temellerine dayandığını bir kere daha hatırlatmak isterim. Türkiye’nin 86 milyon yurttaşının karşı karşıya kaldığı bu antidemokratik uygulamalara karşı demokrasiye ve adil hukukun üstünlüğüne inanan herkesin ortak bir mücadele yürütmesi dışında bir seçeneğimiz kalmamıştır. Ve biz barış için, demokrasi için daha fazla mücadele etmek durumundayız. Ve bu dönemin özel olarak karakterine uygun olan iki cümle var ki o da barış ve demokrasi. Yani bizler barış ve demokrasi, barış ve demokrasi, barış ve demokrasi devam demeye ve bunun mücadelesini sonuna kadar vermeye devam edeceğiz.
Yol alınmalı, mesafe katedilmeli
Değerli halklarımız bütün Türkiye’nin yine merakla izlediği ve acaba ne olacak diye çokça soru sorduğu bir gündem var ki o da barış ve demokratik toplum süreci. Bu süreç şu an gerçekten son derece önemli bir eşikten geçiyor. Bir karar verme eşiğinden geçiyor. Bu eşikte toplumun beklediği ve sürece ivme kazandıracak olan yasal çerçevenin kendisidir. Çerçeve yasa bu sürecin teknik başlığı değildir. Bu sürecin barışın, hukukun, umudun bu süreçte güvence altına alınması ve tarihin ortak geleceğe bağlayacak olan en hayati eşiğin şimdi formülünü bulacağımız bir yasadır. Her bekleme ve her belirsizlik hem toplumda hem de müzakereyi yürüten tarafların soru işaretlerini büyütüyor. Güven duygusunu zayıflatıyor. Sayın Erdoğan şunu ifade etmişti. Süreci akılla, sağduyuyla, samimiyetle menzile ulaştırmada kararlıyız demişti. Ve ardından hayırlı işlerde çabuk olunmalı demişti. O halde bu sözün gereği yapılmalı ve harekete geçilmeli. Yol alınmalı, mesafe katedilmeli. Bu süreç hiçbir anlamda dar manadaki bir hesaba, hiçbir taktik beklentiye sığdırılamaz, buna hapsedilemez. Çünkü bu süreç stratejiktir, tarihseldir, toplumsaldır. Bu nedenle bu çerçeve yasa iktidarıyla, muhalefetiyle toplumun bütün kesimlerini kapsayacak, paydaşları daraltan değil, genişleten bir içerikte hazırlanmalı.
Bu çerçeve yasa da AKP ile görüşülmüştür
Barış ancak toplumla kurulur. Demokratik toplum ancak sorumluluklarla inşa edilebilir. Fakat Meclis gündemine dönüp baktığımızda ne ile karşılaşıyoruz biliyor musunuz? Şimdi 12’nci yargı paketinin geleceğinden bahsediliyor. Şimdilik edindiğimiz bilgilere göre bu paketin içinde genişleme yerine daralma, demokratikleşme yerine tam tersi demokratik hakların tırpanlanması var. Türkiye’nin asıl ihtiyacı hakları daraltan, demokrasiyi daraltan paketler değil. Tam tersi hakları arttıran, demokrasiyi genişleten paketlere ihtiyacımız var. Yani demokratikleşme yasalarına ihtiyacımız var. Son İmralı görüşmesinde Sayın Öcalan mevcut tıkanıklıkları ve gecikmeleri aşmaya dönük yeni bir formül ve yol haritası ortaya koymuştur. Sayın Öcalan sürecin hukuki zemini için çok yoğun bir çaba içindedir. İmralı heyetimiz de geçtiğimiz haftada çeşitli temaslarda bulundu. AKP ile aynı zamanda görüşme gerçekleştirdi. Bu çerçeve yasa da AKP ile görüşülmüştür. Heyetimiz görüşmede özel yasanın bir an önce hayata geçmesi ve bunun sürece sağlayacağı ivme konusunda yaptıkları görüşmelerde bunları AKP heyetine aktardılar. Meclis kapanmadan bu yasanın çıkmasının ne kadar önemli ve elzem olduğunun altını bir kez daha çizdiler. Bizler de buradan grup toplantımızda bunun ehemmiyetinin altını bir kez daha çiziyoruz.
Kapsayıcı yasa
Çerçeve yasanın geniş ve kapsayıcı olması son derece önemli. Çatışmalı süreçten demokratik sivil bir döneme geçişin zeminini oluşturabilmeli. Kürt sorununu terör ve güvenlik isimli daireden çıkarıp barış ve eşitlik, kardeşlik zeminine kavuşturmalı. Çatışma süreçlerinin kök nedenini ortadan kaldırmak için bir geçiş sürecine hizmet edebilmeli. Bu yasa mutlaka hukuki sonuçlar üretmeli. Çerçeve yasanın kapsayıcı karakteri 86 milyona nefes aldıracak, barış çabalarını büyütecek bir ilk adım olarak görülmeli. İkinci adımda çerçeve yasayla birlikte sürecin kurumsallaşmasına doğru güçlü bir adım atılabilir. Barışın inşası için devreye alınacak gerekli mekanizmalar süreci öngörülebilir hale getirebilir. Kurumsallaşmış süreç de barışın sigortası olur. Üçüncü adımda barışın yaşamsal hale gelmesi için Sayın Öcalan’ın rolü ve konumunun mutlaka tanımlanması lazım. Bundan kaçınılamaz. Bu adımda yani üçüncü adımda çerçeve yasanın hayata geçirilmesi, pozitif barışın eşiğinin geçilmesi konusunda ciddi anlamda bir yol alınmış olur. Bu eşiği atlamak bizlerin elindedir. Parlamentonun elindedir. Ama en önemli sorumluluk da iktidardadır. Çünkü bütün toplum biliyor ki yasanın çıkması için iktidarın öncelikle bu yasaya evet demesi gerekiyor. Çünkü çoğunluk kendilerinde. Parlamentodan çıkacak bir yasa için başta AKP olmak üzere Cumhur İttifakı’nın artık elini taşın altına koyması lazım. Yasama sürecini bu anlamıyla başlatması lazım.
Barış için sesimizi daha gür çıkarmalıyız
Toplumun inanın yüzde 95’i barışın olması için canı gönülden duacı istekli ve mücadele eder. Ancak süreç uzadıkça bu sürece dair soru işaretlerinin gittikçe katmerlendiğini de mevcut olan iktidar da bilmeli. Bizler DEM Parti olarak sadece bugün barış demedik. Sadece bugün müzakere ve diyalog demedik. Biz çatışmaların en yoğun olduğu dönemde de müzakere kapılarını nasıl açabiliriz? Diyalog kapılarını nasıl açabiliriz diye her daim çalışma yürüttük. Barış demekten asla vazgeçmedik. Bakın Barış Anneleri bütün acıları ve kayıplarına rağmen barışın mücadelesini vermekten bir an bile geri durmadılar. Barış demeye devam ettiler. Ben sizlerin huzurunda bir kez daha verdikleri mücadeleyi buradan saygıyla selamlıyorum. Toplumun umut ettiği barış için sesimizi daha gür çıkarmalıyız. Daha fazla sahiplenmeliyiz. Bizler moralimizi, motivasyonumuzu, mücadele azmimizi bu süreçte acaba ne olacak beklentisiyle bunu yavaşlatmayalım. Buradan asla ve asla bir negatif duyguya kapılmayalım. Biraz önce belirttim. Biz savaşın ve çatışmanın en derin olduğu zamanda da barış dedik. Şimdi aynı moral ve motivasyonu daha ileri bir seviyeye taşıyarak acaba ne olacak beklenticiliğinden herkesin mutlaka çıkması lazım.
Birlikte barışın tarihini bizler yazacağız
Bu ülkede kadınlar, gençler, doğa ve insan hakları savunucuları, Aleviler, farklı halklardan ve inançlardan canlarımız, insanlar barışın sesini kendi kulvarlarından daha fazla yükselttikçe biz bu iktidara o zaman adım attırabiliriz. Bu anlamıyla demokratik zeminde güçlerimizi farklı yerlerden yükselterek barış sesini bir ortak bileşkeye çevirirsek biz barışa o zaman daha çok yaklaşırız. Bundan hiç kimsenin kuşkusu ve şüphesi olmasın. Bakın tarih bu eşikte barışı oyalayanları değil cesaret gösterenleri yazacaktır. Hep birlikte barışın tarihini kesinlikle bizler yazacağız. Barışın tarihini bilinçle, umutla, emekle, mücadeleyle, örgütlülükle yazacağız ve barış kazanacak, barışın mutlaka kazanmasını sağlayacağız. Bu coğrafyada tesis edilmesi için de bedelin ne olursa olsun asla bir geri adım atmadan daha da ileriye yürüyeceğimizin sözünü burada bütün Türkiye yurttaşlarına veriyoruz.
Cumhuriyetin demokratik dönüşümü
Bir grup aydın, yazar ve siyasetçinin çağrısıyla bu hafta sonu Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü tartışılacak. 13-14 Haziran’da İstanbul’da gerçekleşecek olan Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansını, Türkiye’nin demokrasisi, barışı ve ortak yaşam arayışını güçlendirmeye dair katkı sunacağına inanıyoruz bu konferansın. Otoriter değil demokratik Cumhuriyet ufkunun İnşa edilmesinin elzem olduğu bu süreçte aydınların, yazarların, sanatçıların böyle bir çalışmaya öncülük etmesi son derece önemli, son derece anlamlı. Bu bakımdan konferansın ortaya çıkaracağı tartışmaların ve önerilerin Türkiye’de barışın toplumsallaşmasına, demokratik dönüşüm arayışlarının güçlenmesine ve demokratik çözüm ufkunun genişlemesine katkı sunacağına yürekten inanıyoruz. Bu değerli girişim Emeği geçen herkese sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz. Barış ve ortak geleceğe inanan tüm kesimlerin bu tartışmayı sahiplenmesi son derece önemli.
Zor bir zamandan geçiyoruz
Zor bir zamandan geçtiğimizin hepimiz farkındayız. Barışın yolunun, demokratikleşmenin yolunun zorlu bir yol olduğunu, ince, uzun ve aynı zamanda dikenli bir yol olduğunun hepimiz farkındayız. Ama biz bu yolu yürümeye kararlıyız. Tarih boyunca verdiğimiz emek, ödediğimiz bedeller, bezendiğimiz bilinç, yürüttüğümüz mücadele, dökülen alın teri, verilen emek bu mücadelenin daha ileriye taşınması içindir. Ve bizler barışın ve demokrasinin bu topraklarda inşa edilmesi ve demokratik cumhuriyete giden bütün yolları ardına kadar açmak için yola devam diyoruz.”
Kaynak: MA
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

