- Türkiye’nin yorgun hafızasına yaslanmış o yüz sustu. Perdede “Ben bu oyunu bozarım” diyen adam, hayatın her faniye oynadığı oyunu bozamayacaktı ne yazık ki! Kadir İnanır da gitti; filmlerinde, hafızamızda, sustuğu yerlerde kalarak.
PORTRE | M. NEDİM HAZAR
Birkaç hafta önce, onu yeniden hastanede öğrendiğimde bir yazı kaleme almış, sonunu “Geçmişler olsun” diye bağlamıştım. İçimde küçük, inatçı bir umut vardı o satırları yazarken. Tatar Ramazan’ın o yenilmeyen yüzü, bu oyunu da bozar diyordum. Bozamadı. 26 Haziran sabahı, yetmiş yedi yıllık uzun bir yolculuk, mavinin yeşile âşık olduğu Fatsa’da başlayıp İstanbul’un bir hastane odasında sessizce noktalandı.
Kader denen şeyin bazen ne kadar girift bir senaryo yazdığını yine gördük. Daha üç gün öncesinde, ablası Altun Hanım’ı toprağa vermiştik. Karadeniz’in o kalabalık, sımsıcak ailesinden bir büyük, kardeşine yolu açar gibi önden gitti. Sonra sıra ona geldi. Bazı vedalar tek başına gelmiyor işte; bir hanenin ışıkları peş peşe sönüyor.
Hatırlıyorum, vaktiyle yazmıştım: Tatar Ramazan, sesini yükselterek değil, alçaltarak isyan ederdi. “Benim adım Tatar Ramazan, ben bu oyunu bozarım” derken bile bir fısıltının ağırlığı vardı o cümlede. Oysa şimdi karşımızda kimsenin bozamadığı bir oyun var. Ölüm, ne rüşvet tanır ne pazarlık, ne de yiğitlik. Ama doğrusunu söylemek gerekirse, Kadir İnanır o oyunu da kendince bozdu. Çünkü gidenler iki türlüdür: Bir kısmı toprağa girer ve unutulur, bir kısmı ise hafızaya çekilir ve orada yaşamaya devam eder. O, ikincilerden.
Şimdi gözlerimi kapatınca, bir veda alayı geçiyor önümden. En önde İlyas var. Selvi Boylum’un kırmızı kamyonu uzaklaşırken, aynadan son bir kez bakan o buruk yüz. “Sevgi neydi?” diye sormuştu ya hani. “Sevgi emekti” demişti. İlyas, sevgiyi geç anlayan adamdı; biz de onu, kıymetini ancak ardından anladığımız nicelerinden biri yaptık. Hemen arkasında, hapisten çıkıp kalabalığa “Ben Kadir, deli Kadir Ulen” diye haykıran o delişmen delikanlı geliyor. Öfkesi vicdanından değil, vicdanı öfkesinden büyük adam. Sonra Yılanların Öcü’nün toprağa yapışmış Kara Bayram’ı, Dila Hanım’ın mağrur Karadağlı Rıza’sı… Hepsi sırayla başını eğip selam veriyor.
Bu kadar çok karakteri aynı yüzde taşıyabilmek herkesin harcı değildi. Kadir İnanır, yıllar boyunca yalnızca rol yapmadı; bir memleketin ruh hâlini taşıdı omuzlarında. Onun yüzü yaşlandıkça Türkiye de yaşlandı sanki. Gençlik yıllarındaki o romantik kırılganlık, yerini zamanla ağır, yorgun, biraz da kırgın bir ifadeye bıraktı. Çünkü o yüz, kazananların değil, onuruyla kaybedenlerin yüzüydü. Ve bu topraklar, uzun yıllar tam da öyle hissetti kendini: Kırgın ama ayakta, yorgun ama gururlu.
En çok da sustuğu yerlerle konuşurdu. Bugün ardından söylenen onca sözün arasında, bana en çok onun o meşhur sessizliği yakışıyor. Çünkü gerçek güç çoğu zaman sessiz görünür. Şimdi o sessizlik ebedileşti. Bir daha o uzun bakışı, o alçak ve tehditkâr tonu, sigarayı tutuşundaki o yorgunluğu göremeyeceğiz. Geriye, eski film karelerinin loş ışığı kaldı.
Bugünlerde bu ülke, Atatürk Kültür Merkezi’nin önünde toplanıp ona veda edecek. Ama asıl veda, salonlarda değil, hafızalarda gerçekleşiyor. Bir kuşağın çocukluğu, ilk aşk sahneleri, pazar öğleden sonraları, ailecek izlenen o akşamlar… Hepsi bugün biraz daha eksildi.
Perde indi. Işıklar yandı. Ama o yüz, hafızanın o eski karesinden hâlâ bakıyor bize. Uzun bir yolculuktan dönmüş gibi. Yorgun ama dimdik.
Güle güle Tatar Ramazan. Huzur içinde yat deli Kadir…
Kaynak: Tr724
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

