Hafıza ve Barış Çalışmaları Direktörü Dr. Noemi Levy-Aksu, ‘Otoriter barış’ diye bir kavram var. Bu kavram, aslında barışın araçsallaştırıldığı ve otoriter rejimlerin güçlendirilmesine hizmet eden bir süreci ifade ediyor. Türkiye buraya doğru gidiyor. Yani buna karşı tek çözüm genel olarak demokratik hakları güçlendirmek; bu da hukuki reformlar, anayasal reformlar ile mümkündür’ dedi
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin üzerinden yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen iktidar tarafından somut adımların atılmaması ve komisyon raporunun yasalaşmaması gibi kronikleşen sorunlar eleştirilmeye devam ediyor. Türkiye’nin yasal engellerin yanı sıra yüzleşme, cezasızlık, adalet ve hakikat gibi geçmişe dair aşamadığı ciddi başlıkları bulunuyor. Sivil toplum, aydınlar ve insan hakları örgütleri ise düzenledikleri panel, sempozyum ve forumlarla iktidara adım atma çağrısını yineliyor. Sürecin gidişatını, barışın toplumsallaşmasını ve atılması gereken adımları Hafıza Merkezi Hafıza ve Barış Çalışmaları Direktörü Dr. Noemi Levy-Aksu, değerlendirmelerde bulundu.
- Türkiye’deki barış tartışmaları ve sürecin geldiği noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdiye kadar çok az adım atılmış olsa da sürecin hâlâ devam etmesi hem barış tartışmalarına ve çalışmalarına yeni bir alan açtı, hem de hukuk reformu gibi alanlarda somut adımların atılabileceğine dair yeni umutları doğurdu. Süreç açısından bunlar hepsi pozitif şeyler. Ancak demokrasi krizinin de derinleştiği bir dönemde süreç de belirsizliğini koruyor. Kapalı kapılar ardında ilerlemesi de doğru tespitleri yapmayı zorlaştırıyor. Hâlâ çok az somut adımın atılmış olması ve kurulan komisyon raporunun katılımcı ve kapsayıcı olmaktan uzak olması tabii ki endişe verici. İktidarın benimsediği dil ve barış tanımı çatışmaları sonlandırmanın ve terör paradigmasının ötesine pek geçmiyor. Sivil alanda birçok bileşenin pozitif barış, kapsayıcı barış için çabaları devam etse de müzakere sürecini etkilemeyi başardığını söylemek zor. Aksine, demokratik alan daralmaya devam ediyor. Siyasi haklara yönelik saldırılar da artıyor. Bunların hepsi barış umudundan uzaklaştıran şeyler. Çünkü demokrasi olmadan barışın sadece içi boşaltılmış bir kavrama dönüşmesi ve otoriter bir rejimi güçlendiren bir araç haline gelmesi çok muhtemel.
- Geçmişle yüzleşmenin kalıcı barış için zorunlu olduğunu sıkça vurguluyorsunuz. Türkiye’de bu süreç neden bu kadar zor ilerliyor ve hangi adımlarla ivme kazanabilir?
Geçmişle yüzleşme kalıcı barış için çok büyük bir önem taşıyor. Bu arada bu kavramı kullanırken sadece geçmişi hatırlamaktan bahsetmiyoruz. Aynı zamanda hakikate erişmek, adalet talep etmeyi de kastediyoruz. Yani burada adalet, hafıza ve hakikat ayrılamaz üç kavram. Buna erişmek için farklı yöntemler var. Ama Türkiye’de de farklı zorlukları var. En büyük zorluk, Türkiye’nin çok katmanlı bir tarihe ve ağır meselelere sahip olması. Çünkü Osmanlı son döneminden beri farklı toplulukları, grupları, bireyleri hedefleyen çok sayıda katliam, hak ihlalleri, yapısal eşitsizlikler oldu. Cumhuriyet’in kuruluş ideolojisinde de milliyetçilik merkezi bir yer tutuyor. Tüm bu tarihsel süreçleri sorgulamak aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu sürecini ve onu izleyen yılları da yeniden düşünmek demektir. Bunlar ne? Ermeni Soykırımı, etnik temizlik süreçleri, iskan politikaları, sivil katliamlar ve benzeri…
Kürtlere ve Kürt illerine karşı uygulanan şiddetin boyutlarını ve sömürgeci uygulamaları sadece bir dönemle sınırlandırmıyoruz. Yani uzun bir dönemden ve çok katmanlı meselelerden bahsediyoruz. Başka bir zorluk ise bu politikaların bir partiye, ya da bir döneme özgü değil, devletin politikası ve ideolojisinin bir parçası olmasıdır. Dolayısıyla köklü bir siyasi irade, yapısal reformlar ve devletin dahil olacağı bir geçmişle yüzleşme olmadan adalet taleplerine cevap vermek biraz zor. Bence geçmişle yüzleşmeyi sadece devletin görevi veya yetkisi olarak düşünmek de yanlış. Türkiye’de belki devlet adım atmıyor ama onlarca yıldır farklı sivil girişimler, akademisyenler, mağdur yakınları bu alana çok önemli katkıda bulunuyor. Mesela Cumartesi Anneleri, öncü bir rol oynuyor. Geçmişle yüzleşme ve adalet taleplerini dile getiren, bu talepleri yükseltmeye devam eden çok sayıda insan ve grup var.
- Barışın sadece masada değil, toplumun geniş kesimlerinde toplumsallaşması için neler yapılmalı? Eğitim, medya, kültür-sanat ve yerel dinamikler bu süreçte nasıl rol oynayabilir?
Barış, demokrasiden ayrılamaz. Sivil alan, sivil aktörler, toplumun farklı kesimleri de rollerini oynayabilirse barış toplumsallaşabilir. Bu aynı zamanda da farklı taleplerin, farklı grupların taleplerinin de dikkate alınacağı bir denge demek oluyor. Bu yüzden de zaten şu andaki süreç ancak sınırlı bir şekilde ilerleyebiliyor. Eğitimden bahsettiniz. Bence süreçlerde eğitim en önemli alanlarından biri. Maalesef büyük ölçüde devletin elinde olan bir alandan bahsettiğimiz için bu şimdi barışın önünde en önemli engellerden biri. Barış kültürü oluşturmada eğitimin rolünü biliyoruz. Kapsayıcı bir müfredat, barış eğitimi, insan hakları, toplumsal cinsiyet alanlarında kapsayıcı bir eğitim vermenin önemini de biliyoruz. Şu andaki müfredat ve eğitim sistemi maalesef bundan çok uzak ve daha çok militarist, milliyetçi bir anlayış üzerinde kurulu. Türkiye’de eğitim reformu çok önemli ama maalesef şu anda buna çok uzağız. Medya ise maalesef daha çok devlet kontrolü altında. Yanlı ve karşıt bir yayın yürütülüyor.
- Diyarbakır Toplumsal Barış ve Özgürlük Forumu’na katıldınız. Özellikle Sur’da kolektif hafıza yürüyüşünü tasarladınız. Bu etkinlik, barışın konuşulması ve yaygınlaşması açısından ne gibi katkılar sağladı? Katılımcılardan ve süreçten edindiğiniz izlenimler neler?
Bence çok önemli bir forum oldu. Diyarbakır Belediyesi’nin yaptığı şey çok önemliydi. Neden önemli? Çünkü birincisi; toplumsal barış yaklaşımını benimseyen organizasyondu. Birçok kesimi bir araya getirdi, geçmişle yüzleşme, toplumsal cinsiyet ve birçok konu konuşuldu tartışıldı. Sadece Türkiye’den değil farklı Kürt bölgelerinden ve dünyanın farklı yerlerinden gelen aktivist ve tanıkların da orada olması çok önemliydi. Oranın enerjisi ve katılımcıların gösterdikleri ilgi bence gerçekten heyecan vericiydi ve önemliydi. Her şeye rağmen barış özleminin var olduğunu, devam ettiğini gördüm. Aynı zamanda buna yönelik eleştirel yaklaşımların da bir arada bulunabileceğini ve bunların da barışa bir katkı olarak algılanabileceğini gösteriyor. Bizim de Hafıza Merkezi için de çok önemli bir etkinlikti. Umarız gelecekte buna benzer çalışmalar tekrarlanır, zenginleştirilerek sürdürülür.
- Haftaya İstanbul’da düzenlenecek “Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü” konferansının da konukları arasındasınız. İstanbul, Ankara, Diyarbakır ve Van’da barış nasıl benzer bir tanıma dönüşebilir?
Bu çalışmaları çok önemsiyoruz. Çünkü gerçekten her yerde farklı dinamikler oluyor ama aynı zamanda her yerde farklı bir çeşitlilik ve farklı hafıza katmanları mevcut. Hem geçmişi hem bugünü yerellerde konuşmak sadece dediğiniz yerlerde değil, Karadeniz’de, İç Anadolu’da, Ege’de ve başka yerlerde de konuşmak lazım. Bu geçmişleri, bu deneyimleri dinlemek çok önemli. Bunları bir aşamada ortaklaştırmak da önemli. Bunlar kolay çalışmalar değil. Ama yerelde bunları yürüten çok fazla inisiyatif ve grup var. Onların sayesinde bu çalışmaları devam ettirmek ve işletmek mümkün diye düşünüyorum. Bir bütün olarak düşünmek ve barışı inşa etmek gerekiyor.
- Barış sürecinde devlete ve iktidara düşen temel görevler nelerdir? Neler yapıldı ya da neler yapılmadı? Gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında bütün bu barış süreçlerinde siyasi irade çok önemli bir şey. Devletin adımları olmadan süreçlerin tıkandığını görüyoruz. Dediğim gibi “otoriter barış” diye bir kavram var. Bu otoriter barış kavramı aslında barışın araçsallaştırıldığı ve otoriter rejimlerin güçlendirilmesi için kullanılan bir süreç. Türkiye bu kategori içinde değerlendirilebilir veya buraya doğru gidiyor. Yani buna karşı tek çözüm veya yöntem siyasi kültürel haklar ve genel olarak demokratik hakları güçlendirmektir; bu da hukuki ve anayasal reformlardır. Türkiye içinde bir an önce baskı uygulamalarına son verilmeli, demokratik alan güçlenmeli, köklü bir siyasi değişim ve dönüşüm olmalı. Otoriter barışa karşı demokratik kapsayıcı, toplumsal barışı sağlamak her zamankinden daha önemli. İktidar bunu yapmalı, bu alanı genişletmeli. Yoksa var olan gidişat bizi doğru yöne götürmüyor.
- Türkiye’de barış umudunuzu diri tutan unsurlar neler? Kısa ve orta vadede en gerçekçi adımlar hangileri olabilir?
Süreç katılımcı ve şeffaf bir şekilde ilerlemediği için kısa ve orta vadede ne adımlar atılabilir, bilmek de çok zor. Bir buçuk yıldır konuşulan reformlar bile yapılmadı. Hem adım atılmıyor, hem de cezasızlık ve hukuki baskılar hâlâ olduğu gibi devam ediyor. Yargı bağımsızlığından da bahsetmek mümkün değil. Dolayısıyla atılacak çok adım var ama ne zaman ve nasıl atılabileceğini bilmiyorum. Bunu sorgulamak gerekiyor. Az önce dediğim gibi çok katmanlı meseleler var, çok da kolay çözümleri olmayan süreçler var. Dolayısıyla bu konuda tartışmaya ve üretmeye devam etmek gerekiyor. İktidarın adım atmasını beklemek elbette önemli, ama bizim de yapacağımız çok şey var.
- Şili, Güney Afrika, Kolombiya veya Kuzey İrlanda gibi dünya barış ve geçiş adaleti deneyimlerini incelediniz. Hangi modeller Türkiye’ye daha uyarlanabilir?
Bahsettiğiniz her bağlam tabii ki çok ilginç ve aynı zamanda birbirinden çok farklı. Sanırım bir model aramaktan çok aslında tüm bu örnekler ve başka da örnekleri, farklı yöntemleri ve yaklaşımları düşünmek için önemli. Aynı zamanda onları eleştirel bir şekilde değerlendirmek ve zaman geçtikçe tekrar değerlendirmek için hepsi önemli örnekler. Bahsettiğiniz tüm örnekler geçiş dönemi adaleti süreçlerin örnekleridir, bazıları diktatörlük veya otorite rejim, bazıları savaş veya iç savaş bazıları ise ikisinin de beraber olduğu örneklerdir. Kolombiya’da ise daha devam eden bir süreç var ve bence bunu izlemek çok önemli. Çünkü Kolombiya’da aynı zamanda farklı yöntemler var. Özellikle onarıcı adalet kavramı ve yaklaşımlarının kullanıldığı bir süreç söz konusu. Devam eden yargılamalar, gerillaların durumu, devlet mensuplarının yargılanmaları ve hakikate erişmek için farklı bir model denenmesi var. O yüzden Kolombiya örneği çok önemli diye düşünüyorum. Silahsızlandırma ve buna bağlı ortaya çıkan ekonomik, sosyal sorunları da kapsıyor. Dolayısıyla belki en güncel örnekler tabi ama bunların da kendi dinamikleri var. Onu unutmamak lazım. Yani böyle Türkiye için doğrudan uygulanabilecek bir model söz konusu değildir. Belki de tüm bu örneklerden de birkaç ana dersi çıkarabiliriz.
Birincisi; bu süreçlerde, sınırlı bir zaman dilimine veya tek bir meseleye indirgeme çabaları yetersiz kalıyor. Bir geçiş süreci, geçiş dönemi adalet süreci olacaksa, gerçekten farklı zaman dilimlerini ele almak, farklı boyutları dahil etmek, özellikle sosyoekonomik dinamikleri, kültürel haklar, özgürlükler gibi dinamikleri almak çok önemli.
İkincisi; kapsayıcılığın önemini görüyoruz. Bazı süreçler daha çok dış güçler tarafından tasarlanmış ve böyle çok da bir sahiplenme olmadan uygulamaya çalışılmış. Mesela şimdi Hafıza Merkezi olarak Bosna’dan dönüyoruz. Biraz öyle de oldu. Bosna ve Eski Yugoslavya savaşının ardından imzalanan Dayton Anlaşmaları. Bu tür dışarıdan empoze edilmiş veya tasarlanmış süreçler, çok fazla sorunları açık bırakıyor.
Gerçekten birçok dünya örneklerinden biliyoruz ki ne kadar çok yerel aktör dahil olursa ne kadar çok topluluk, etnik, sınıfsal gruplar dahil olursa o kadar kalıcı barış sağlanma şansı yüksek olur. Son olarak belki tüm bu örneklerden öğrenebileceğimiz bir şey. Bu meseleler, bir çatışmanın veya bir otoriter rejimin açığa çıkardığı bir süreçle çözülecek meseleler değil. Süreçler, müzakere süreçleri veya geçiş dönemi adaleti süreçleri çok önemli. Ama bunların sonrası en az bu kadar önemli. Ne demek oluyor? Aslında kalıcı reformlara el atmak, kalıcı sosyoekonomik dönüşümleri başlatmak gerekiyor. Yoksa süreçte tasarlanan modeller genelde maalesef başarıya ulaşmıyor. Açıkta bir sürü sosyoekonomik, siyasi, kültürel meseleler kalıyor.
- Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?
CHP’ye saldırıları bence genel olarak siyasi haklara ve demokrasiye karşı saldırılar olarak değerlendirmek lazım. Bu saldırılar, demokrasi ve barış için çok olumsuz ve tehlikeli gelişmeler. Çünkü toplumsal barış derken aynı zamanda özgürlük ve haklara herkesin erişebileceği bir toplumdan bahsediyoruz. Bundan uzaklaştıkça barışı düşünmek, hayal etmek maalesef de zorlaşıyor. Bu alanı genişletmek, büyütmek lazım.
Kaynak: Yeni Özgür Politika Gazetesi
Kaynak: Yeni Yaşam Gazetesi
***Mutluluk, adalet, özgürlük, hukuk, insanlık ve sevgi paylaştıkça artar***

